“Birlikte Başarabiliriz”
Bir zamanlar “Akdeniz’in yeşil adası” olarak anılan bu güzelim ada, keşke üzerindeki ağaçların köklerini, kültürünün güzelliklerini saklasaydı toprağında.
Bu topraklar yalnızca zeytin ağaçlarını, narenciye bahçelerini ya da yasemin kokularını saklamıyor.
Bu ada, aynı zamanda yarım kalmış hayatları da saklıyor.
İsimsiz mezarları...
Bir daha eve dönemeyen babaları...
Annesinin "gelir" diye yıllarca beklediği oğulları...
Ve aradan yarım asır geçmesine rağmen hâlâ bulunamayan insanları...
***
Kıbrıs tarihi acılarla örülmüş bir tarihtir. Yakın tarihi ise daha bir acılıdır.
Toplumlararası çatışmalar...
1974 darbesi...
Ardından gelen savaş...
Yerinden edilen binlerce insan...
Dağılan aileler...
Yağmalanan ve parçalanan köyler...
Ve geriye kalan gözyaşları...
Bu acıların hiçbirinin milliyeti yoktur.
Acının dili de dini de bayrağı da olmaz.
Bir annenin ağlaması kuzeyde de aynıdır, güneyde de...
Bir çocuğun babasını bekleyişi Türkçe de olsa Rumca da olsa aynı acılı kelimelerle olur.
İşte tam da bu yüzden kayıplar meselesi, insanlığın meselesidir.
***
Bu ada onlarca yıldır kayıplarının, yitip gidenlerin yasını tuttu.
Kimi zaman kayıplar, milliyetçiliğin söylemlerine malzeme yapıldı.
Kimi zaman "bizim acımız", "sizin acınız" diye ayrıştırıldı. “Öteki” denilmek istendi...
Oysa toprağın altındakiler birbirine benzerdi.
Hepsi aynı sessizlikte kayboldu, bulunmayı bekledi.
Bekliyorlar...
***
Belki de en büyük trajedimiz buydu.
İnsanların ölümünden sonra bile "öteki" olmaya devam etmeleri...
İki Toplumlu Kayıp Yakınları ve Savaş Mağdurları Derneği önceki gün bir açıklama yaptı. “Birlikte Başarabiliriz” denilen açıklamada tam olarak bu yaraya işaret edildi.
Kayıpların, yıllar boyunca "öteki" yaratmanın bir aracı hâline getirildiği; oysa her bir kaybın, kimliğinden önce insan olduğu gerçeği...
Gözlerim doldu okurken, nutuklarımızdan da, düşüncesizce tutturulan tarihimizden de utandım!
***
Yıllardır iki toplumlu Kayıp Şahıslar Komitesi'nin yürüttüğü çalışmalar, bu adanın en sessiz ama en değerli barış çalışmalarından biridir.
Arkeologlar, antropologlar, genetik uzmanları...
Kazı ekipleri...
Ve ailelerle birebir çalışan insanlar...
Onlar siyaset yapmıyor.
Onlar yalnızca kayıp insanlardan son kalanları ailelerine geri götürmeye çalışıyor.
Hem de tüm olanaksızlıklar arasında, her geçen gün daha da yapılaşan ada toprağında, bir bir göçüp giden şahitlerin sessizliğinde...
***
İnsan yas tutabilmek için bile önce gerçeği bilmek ister. Geçmişte birçok kayıp defininde bunu gördük. Yüzleştik.
Bu nedenle bugün hâlâ bir şey bilenlerin sessiz kalma hakkı yoktur.
Belki gençliğinde bir şey gördün.
Belki çocukken büyüklerinden bir şey duydun.
Belki anlatılan eski bir hikâyeyi hatırlıyorsun.
Belki yıllardır içinde taşıdığın bir sır var.
Şimdi konuşma zamanıdır.
Çünkü suskunluk acıyı büyütüyor.
Belki vereceğiniz küçücük bir bilgi, elli yıldır bekleyen bir yakının mezar başında dua etmesini sağlayacak.
***
Kıbrıs'ın geleceği, yalnızca müzakere masalarında kurulmayacak.
Gerçek barış, önce vicdanlarda kurulacak.
Kayıplar bulunmadan, acılar paylaşılmadan ve geçmiş dürüstçe konuşulmadan bu adanın hafızası tamamlanmayacak.
Bugün hâlâ bildiklerini paylaşmayan herkese sesleniyorum:
Konuşun...
Hatırlayın...
Anlatın...
Bu, insan olmanın en temel görevidir.
***
Geçmiş değişmez.
Ama geçmişle nasıl yüzleşeceğimiz, geleceğimizi belirler.
O mezarlar açılmadan, bu adanın hiçbir yarası gerçekten kapanmayacaktır.
***
Bu adada bazı insanlar, geçmişi unutmak için değil, kayıpları bulmak için yaşadı. Sevgül Uludağ da onlardan biriydi.
Onun yıllarca sürdürdüğü hakikat arayışı, bize şunu öğretti: Barış, unutmakla değil; gerçeği cesaretle söylemekle mümkündür.






