Güç zehirlenmesi!
Yenidüzen’de geçtiğimiz gün, “İnsan, sahip olmadığı bir niteliğe sahte diploma ya da unvanla sahip çıkabilir mi?” başlıklı bir yazı yazdım…
-*-*-
Bakıp yeniden okuyabilirsiniz…
-*-*-
Bugün, aynı konu ile bağlantılı başka bir konuya dikkat çekmek istiyorum; güç zehirlenmesi!
-*-*-
Güç zehirlenmesinin önüne geçmek için örneğin Amerika veya birçok ülkede devlet başkanlarının görev sürelerine sınırlama getirilir…
-*-*-
Bu görev sürelerinin sınırlanma sebeplerinin başında “güç zehirlenmesi endişesi, olasılığı veya korkusu” vardır…
-*-*-
Bir devlet, demokrasiden ne kadar uzaklaşırsa, o devletin başına gelenler de liyakat ilkesinin en temel maddelerinden biri olan “süre kısıtlaması”na asla uymaz!
-*-*-
Kuzey Kore’den tutun, Rusya’ya geçin, Türkiye’de durun!
Çok farklı sistemlerin birbirine benzer güç zehrilenmeleri örneklerine ratlayabilirsiniz!
-*-*-
Nedir güç zehirlenmesi?
-*-*-
Güç zehirlenmesi, “… bir insanın sahip olduğu makam, yetki, servet veya nüfuzun etkisiyle kendisini diğer insanlardan üstün görmeye başlaması; eleştiriye tahammül edememesi, hesap vermekten kaçınması ve zamanla gücün sınırlarını unutarak hareket etmesidir.”
-*-*-
En basit ifadeyle; “İnsanın gücü yönetmesi gerekirken, gücün insanı yönetmeye başlamasıdır.”
-*-*-
Güç zehirlenmesi yaşayan bir kişi ya da siyasetçi; kendisini başkalarından üstün görmeye başlar. Kendisine yöneltilen eleştirileri düşmanlık olarak algılar. Yaptıklarının sorgulanmasını istemez. Çevresini yetenekli insanlarla değil, kendisine sadık kişilerle doldurur. Kendisini toplumun vazgeçilmezi olarak görür. Yasa ve kuralların kendisi için geçerli olmadığını düşünür. Farklı düşünceleri tehdit olarak algılar. Makamını kişisel çıkarları veya hesaplaşmaları için kullanır. Kendisine gerçeği söyleyen insanları uzaklaştırır. Makamını korumak için giderek daha sert ve baskıcı davranır.
-*-*-
Aslında yukarıdakileri yazmak yerine “Bakınız: Recep Tayyip Erdoğan” deseydik; bence yeterliydi…
-*-*-
Güç zehirlenmesi özellikle siyaset alanında tehlikeli sonuçlar doğurabilir. Siyasetçi halkın hizmetçisi olmaz; halkın temsilcisi olmaktan çıkar, halkın üzerinde bir otorite kurmaya çalışır…
-*-*-
Birçok kaynak şunları yazar: Güç zehirlenmesi yaşayan bir siyasetçi, devletin imkânlarını kamu yararı için değil, kendi siyasi geleceği için kullanabilir. Eleştiriyi demokratik bir hak değil, kendisine yönelik bir saldırı olarak görür. Başarıyı kendisine, başarısızlığı başkalarına mal eder. Kurumları kişiselleştirir, kişileri kurumların önüne geçirir.
-*-*-
Yönetim bilimi ile alakalı birçok yorum veya kitapta en çok vurgulanan “görüş”, “Güç sahibi olmak ile güçlü olmak aynı şey değildir” görüşüdür…
-*-*-
Gerçekten güçlü bir yönetici eleştiriye tahammül eder, hukuka bağlı kalır, farklı düşüncelere saygı gösterir ve gerektiğinde yetkisini sınırlandırabilir.
-*-*-
Güç zehirlenmesine uğramış bir yönetici ise kendisine itaat edilmesini ister.
-*-*-
Şu söz de bence “güç zehirlenmesi” adına çok değerlidir:
"Demokrasilerde tehlike, iktidarın güçlü olması değil; iktidarın kendisini sınırsız güçlü sanmasıdır."
-*-*-
Güç zehirlenmesi yaşayan siyasetçiler; güçlüyken saygı ve sevgi görür…
Güçten düştükleri anda unutulur…
-*-*-
Güçlüyken kendisine gösterilen saygı ve sevgi, daha çok korku ve kişisel çıkara bağlıdır… Sevgi – saygı tamamen göstermeliktir…
-*-*-
Güç zehirlenmesi ile ilgili gösterilebilecek son günlerin en önemli kişisi Fatoş Ünal’dır…
-*-*-
Hele hele dedikoduya bayılan Kıbrıs ahalisi, en başta da kendi partilileri, Fatoş Hanım daha yargılanmaya başlamadan aleyhine dedikodular yaymaktaydı!
-*-*-
Bir bakandan bir işin olmasını talep etmiş; ilgili bakan yapamamış; Fatoş hanım da o bakana, “… g.tün yerse yapma” diye yazılı mesaj göndermiş… Bakan o mesajı herkese göstermiş!
-*-*-
Bir kişi rahatsızlanmış…
Hastanede özel oda istemişler…
Torpil maksadıyla da ilgili bakanı aramışlar…
İlla ki “ilgili bakan, şu andaki bakandır” demiyorum…
-*-*-
Neyse; o bakan, kendisini arayanlara demiş ki, “… yapamam, hastanede bu tür şeylere karışmam doğru olmaz…”
-*-*-
Ailenin canı sıkılmış…
Bir başka kişi demiş ki, “Fatoş Ünal’ı ara, o halleder!”
-*-*-
Nitekim, bir saat içinde ilgili bakan bizzat hastaneye gelmiş ve özel oda hazırmış!
-*-*-
Bu dedikodular ya da söylentiler daha da çoktur…
-*-*-
Başbakan konuşma yaparken, Türkiye’nin Ada’daki en önemli adamı olarak görülen bir bakan yanındakilerle sohbet ediyormuş; Fatoş Ünal yanına gitmiş, omuzuna çimdik atmış ve “başbakan konuşuyor, sus” demiş!
-*-*-
Sonuç!
-*-*-
UBP’nin kesinlikle öyle ya da böyle, güç zehirlenmesiyle de olsa en önemli isimlerinden biri haline gelen Fatoş Ünal şu anda beş yıl hapis cezası aldı!
-*-*-
Doğum gününde kendisi ile fotoğraf çektirmek için kendilerini parçalayanlar sessiz!
Bizzat kendi partilileri, onlarca, yüzlerce “güç zehirlenmesi” hikayesi anlatıyor!
Arkasından konuşuyorlardı, şimdi daha çok konuşuyorlar!
-*-*-
Kendisine, aile yakınları dışında destek veren Zerrin Üstel ve BRTK Müdür Vekili Gül Uzun dışında biri de yok gibi!
-*-*-
Ki bu noktada, her ikisine de bravo diyorum…
Dost, iyi günde değil, kötü günde bulunandır…
Bu da ayrı bir mesele!
Cinsiyet kotası meselesini yeni dönemde yeniden tartışmalıyız!
KKTC’de sol partiler ve sağ partiler arasında ideolojik fark aramak çok doğru değil...
Elbette “bakış” farkları vardır ama “siyaset bilimi” açısından “sol – sağ” ayrımı pek fazla karşımıza çıkmıyor!
-*-*-
Neyse!
Sol ve sağ arasındaki en büyük fark, “kadın” veya “cinsiyet”le ilgilidir...
-*-*-
Sol partilerde “kadın” vardır; sağ partilerde “kadın”, erkeklerin izin verdiği kadar veya yasa ile izin verildiği orandadır!
-*-*-
Örnek?
UBP’de iki kontenjan ve İskele’de iki seçilmiş aday dışındaki kadınların hep son sıralarda yer alması ve bunların çoğunluğunun da “cinsiyet kotası” ile listeye girmiş olması, “kadın aşağılaması”nın ötesinde “kadına şiddet” bile sayılabilir...
-*-*-
Kota uygulaması ciddi bir tartışma konusudur...
-*-*-
600 oy alan kadın listeye giriyor; 4 bin oy alan erkek giremiyor!
Bu meseleyi tartışmak şart!
-*-*-
Haaa sağdaki ötekiler, kotayı elle dolduruyor ki o daha da acı bence!
Neyse!
Yeni dönemde bu konuyu ciddi bir şekilde ve çok ayrıntılı tartışmak gerektiği inancındayım...
-*-*-
Evet, kadınların siyasette yer alabilmesi için tabii ki cinsiyet kotası olabilir ama işin bir de “erkeklerin müsaade ettiği kadarı” konusu açısından ve tabii ki “demokrasi” adına da incelenmesi şarttır!







