Hakkı Yücel

Hakkı Yücel

 “Ebedi Barış”: Ütopyayı Hakikatle Buluşturmak..

A+A-

“Umut edelim, eyleme geçelim. Dünyanın herhangi bir yerinde herhangi bir kişi doğru siyaseti yapmaya başlayabilir. Sonra da bunun etrafında, yaptığının etrafında konuşabilir. Her şey böyle başlar.”

                                           A.Badiou

                                            (‘Pasajlar Dergisi’ Sayı:3. Alan Badiou Dosyası)

 

S:Zizek ‘Kırılgan Temas’ (Metis Yayınları) kitabının Türkçe basımına yazdığı önsözde ilginç bir olaydan söz eder:

“ 7 Kasım 1942 akşamı tekinsiz bir olay oldu; Hitler Thüringen’den geçmekte olan özel treninin yemek vagonunda çeşitli yardımcılarıyla günün önemli gelişmelerini tartışıyordu; demiryolları müttefiklerin hava saldırıları yüzünden zarar görmüş olduğu için, tren sık sık yavaşlamak zorunda kalıyordu. Yemek harika Çin porselenleriyle servis edilirken, tren bir yan hatta bir kez daha durdu.. Hemen yanlarında bir hastane treni bekliyordu ve yaralı askerler, gözlerini dikmiş, ranzalarından Hitler’in konuşmaya daldığı yemek odasının göz kamaştırıcı ışığına bakıyorlardı..Hitler birdenbire başını kaldırdığında, ona bakıp duran huşu içindeki yüzleri gördü.. Büyük bir öfkeye kapılıp perdeleri kapattırdı ve yaralı savaşçılarını kendi kasvetli dünyalarının karanlığına gömdü..”

Sol arayışlar içinde olan Zizek’in doğurgan ve bir o kadar da hınzır zekâsının bu olaydan hareketle yaptığı değerlendirme ve yorumlar bir yana, bu ilginç buluşmayı resmeden tablo, savaşın (burada İkinci Dünya Savaşı söz konusu olsa da tablonun hükmünün bütün savaşlar için geçerli  olduğunu söylemek mümkün) iki yüzünü çarpıcı biçimde ortaya koymak bakımından dikkate değerdir: Bir yanda İkinci Dünya Savaşı’nın baş aktörlerinden, özel trendeki lüks vagonu içinde ve mükellef sofrasında Hitler ve kurmayları (karar alıcılar/sorumlular); diğer yanda hastaneye çevrilmiş bir trenin vagonlarında yine bu savaşın -büyük şans- ölüme çeyrek kala kurtulmuş yaralıları (karar alıcıların aldığı kararların sahadaki uygulayıcıları/kurbanları); daha somut ve yalın olarak ifade edecek olursak bir yanda bütün savaşlarda/sorunlarda olduğu gibi ‘hep konuşanlar’, diğer yanda ise her seferinde olduğu gibi ‘hep ölenler/kurbanlar’. Tarih henüz 1942 olduğuna ve sona erdiğinde geride 40-50 milyon arası ölü bırakacak olan İkinci Dünya Savaşı henüz devam ettiğine göre ‘konuşanlar’ daha çok konuşacak, bu arada daha çok insan yaralanıp, ölecektir. (Birinci Dünya Savaşı’nda ise sivil-asker ölü sayısı 16-17 milyon.)

Savaş insanlık tarihi kadar eski. Uluslaşma ve ulus-devletleşme süreciyle (modern dönemle) birlikte uluslararası ilişkilerde Prusyalı General Carl Von Clausewitz’in (1780-1831) ünlü eseri, sonraları ders kitabı olarak da okutulacak olan, ‘Savaş Üzerine’de ifade ettiği “savaş siyasetin başka araçlarla devamıdır” mottosuyla kazandığı mahiyet ise belirleyici olacaktır. Bir başka ifadeyle modern dönemde savaş, uluslararası ilişkilerde, normatif değerlerden azade, ilke gözetmeyen, güç ve çıkar temelli ‘reel(real)- politika’nın yedeği olarak varlığını koruyacak, gerektiğinde gündeme gelecektir. Bunun ise insanlığa maliyeti çok ağır olacağı gibi elan olmaya da devam edecektir.

Ancak şu da vardır: Prusya-Fransa savaşında görev alan General Clausewitz’in ‘Savaş Üzerine’ eserini yazdığı dönemlerde bir başka Prusyalı, bir filozof, Immanuel Kant, Prusya-Fransa arasında imzalanan mütarekenin verdiği ilhamla,-hukukun gücüne de inanarak-, sadece iki ülke arasında değil, bütün dünyayı kapsayan, ‘dünya barışı’nı hedefleyen, bunun nasıl olması gerektiği yönünde düşünce geliştirip açılımlarda bulunan ünlü eseri ‘Ebedi Barış’ı yazacaktır. İki eserin eş zamanlılığı ise “siyasetin başka araçlarla devamı” olan ‘savaş’ karşısında ‘barış’ı (politik) bir seçenek haline getirdiği kadar,-bunu ‘güç’ temelli ‘reelpolitik’e karşı ‘değer’ temelli ‘moralpolitik’ olarak okumak da mümkün-; bir filozof tarafından yazılması, yani aynı zamanda felsefi bir metin olması itibarıyla, ‘düşünsel/entelektüel” alanda da karşılık bulmasına neden olacaktır. Aşikâr olan ise politik/entelektüel (düşünsel) bu mücadelenin (barış mücadelesinin)  gerekli olduğu kadar zorlu geçeceği, reelpolitik’in moralpolitik’e son kertede baskın çıkmasının da bu hakikati ortadan kaldırmayacağıdır.

İbret vericidir, Stockholm Barış Araştırmaları Enstitüsü, 2000’li yılların başlarında insanlık tarihinin, savaşlarla ilgili olarak, son 300 yılını kapsayan bir rapor yayınlar. Sonuç: Son 300 yıllık süre zarfında dünyada hepi topu 26 gün çatışmasız geçmiş, geri kalanında bölgesel ya da çok daha geniş ölçekli savaşlar yaşanmıştır. Sadece bunlara bakarak bile Dünya Tarihi’nin bir ‘savaşlar tarihi’ olduğunu söylemek mümkündür. Paul Klee’nin ‘tarih meleği’nin şaşkın gözlerle baktığı bu kanlı geçmiş, evet, beraberinde, uluslararası sistem içinde ‘barış’ arayışlarını da gündeme getirmiş, keza zaman içinde ‘barış mücadeleleri’ ivme kazanmıştır; ancak bugünlere gelende, özellikle sistem içinde, bu kapsamda yapılan çalışmaların amaçlanan hedeflerden çok uzak kaldığı da inkâr edilmez bir gerçekliktir. Gerek Birinci Dünya Savaşı’nın ardından, o tarihten sonra yaşanacak uluslararası sorunları barış yoluyla çözmek amacıyla 1920 yılında kurulan Milletler Cemiyeti’nin; gerekse İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan (24 Ekim 1945) ve kuruluş amacı -yaşanan onca felaketten sonra- dünya barışını, güvenliğini korumak ve uluslararasında ekonomik, toplumsal ve kültürel bir iş birliği oluşturmak olan Birleşmiş Milletler Örgütü’nün, belirlenen amaçlar çerçevesinde ne kadar başarılı oldukları, süreç boyunca  yaşananlar göz önüne alındığında (nitekim Stockholm Barıs Araştırmaları Enstitüsü’nün araştırma sonuçları da bunu doğrulamaktadır)  ayan beyan ortadadır.

Şu da olmuştur: Yirminci yüzyıl sonu itibarıyla yaşanan büyük altüst oluşlarla yerleşik uluslararası sistemde köklü değişikliğin meydana gelmesi (iki kutuplu dünyanın  ve soğuk savaşın nihayete ermesi) insanlık adına yeni bir başlangıç  zemini teşkil etmiş; güç temelli ‘reel politik’in giderek değer temelli ‘moralpolitik’le yer değiştireceğini ima eden gelişmeler yaşanmıştır. Bu bağlamda ‘ulus-ötesi talepler artarken, çatışma ve savaşlar yerine  bir arada yaşama kültürünün yerleşmesine yönelik  adımlar da atılmıştır. Öyle ki bu ‘yeni’ dönemde, iki dünya savaşının merkez üssü olan Avrupa’nın, yaşadığı kanlı deneyimlerden sonra en başta bu tehlikeyi ortadan kaldırmak ve kalıcı barışı temin etmek adına, önce ekonomik daha sonra da siyasi temelli oluşturduğu ‘Avrupa Birliği’, belirlediği ekonomik ve siyasi kriterleriyle, bu ulus-ötesi taleplerin ve bir arada yaşama kültürünün somutlaştığı, giderek genişleyen siyasi bir yapı olarak öne çıkmış, adeta umudun adresi olmuştur.

Ancak yeni milenyuma ‘avrupa merkezli’ bu ‘olumlu’ gelişmelerle girilirken; yirminci yüzyıl nihayetinde yaşanan dramatik değişimin uluslararası sistemde yarattığı ideolojik/siyasi boşluk  özellikle en kırılgan bölgelerde, -ilk etapta iştah kabartan Ortadoğu’da- pay koparmak ve hegemon güç olmak taleplerini de tetiklemiştir. Bir yanda eski dönemin bölgede etkin olan hegemon güçleri, diğer yanda aynı taleplerle bölgeye müdahil olan yeni aktörler, yıllara yayılan ve halen devam eden kanlı bir sürecin yaşanmasına yol açmışlardır. O kadar ki, kimi ülkeler yıkılmış, yüzbinlerce insan hayatını kaybederken, milyonlarcası ülkelerini terk etmek zorunda kalmıştır. Şimdilerde bu paylaşım kavgasına, yeni enerji kaynaklarının bulunduğu Doğu Akdeniz -derken Ege- dâhil olmuş, zaman zaman yükselen gerilim Üçüncü Dünya Savaşı senaryolarının dillendirildiği kerteye kadar varmıştır. Dahası bu bölgede yaşanan gerilimler doğrudan ya da dolaylı olarak dünyanın başka bölgelerini de etkilemiş, bu arada umudun adresi olan Avrupa Birliği de bundan payını alarak, varlığını sürdürüp sürdüremeyeceği ciddi tartışma konusu haline gelmiştir. Özetle güç temelli (ulus ölçekli)‘reel-politik’ yeniden öne çıkarken, değer temelli (evrensel ölçekli)‘moral-politik’ bir kez daha göz ardı edilmiş; bir yanda ‘ hep konuşanlar/sorumlular’, diğer yanda ise “hep ölenler/kurbanlar” bir kez daha sahnedeki yerlerini almışlardır. Yaşanmakta olan tablonun dehşeti ise ‘barış’ın ve ‘barış mücadelesi’nin önemini ve gerekliliğini bir kez daha açığa çıkarmıştır.  

Kant 225 yıl önce (1795) kaleme aldığı ‘Ebedi barış’ adlı eserinde bir ideal olarak (ütopya) kalıcı ‘dünya barışı’nı önerirken, bütün dünyayı hedef alan bu önermenin -en azından kısa vadede- hayatiyet kazanamayacağının da farkındaydı. Ancak böyle olsa da bu yolda uğraş vermenin ve ‘ideal önerme’nin (ütopyanın) gelecekte gerçekleşeceği, hakikatle buluşacağı,  ümidini korumanın önemli olduğunu söylüyordu.  Bugün itibarıyla yaşanmakta olanlar, ‘ebedi barış’ önermesine (ütopyasına), bunun beyhude bir hayal olduğunu söyleyenlere/yazanlara inat,politik/entelektüel/düşünsel her alanda daha güçlü sahip çıkmayı; onu hakikatle buluşturma çabasını,bireysel-toplumsal düzeyde, ısrarla sürdürmeyi, insanlık ve dünyanın geleceği adına, vazgeçilmez bir sorumluluk olarak çok daha fazla gerekli kılmaktadır.

 

 

 

 

 

   

  

 

   

Bu yazı toplam 2530 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar