Devlet Kimin İçin Var?
Devlet yalnızca düzen kuran bir aygıt değildir. Kimin korunduğunu, kimin dışlandığını, hangi taleplerin meşru sayıldığını ve hangi itirazların bastırıldığını belirleyen siyasal bir merkezdir. Asıl mesele devletin varlığından çok, kimin adına ve kimin yararına işlediğidir.
İnsanlığın en büyük icatlarından biri devlettir. Belki de en büyüğü. Ama aynı zamanda en büyük açmazlarından biridir. Çünkü devlet yalnızca düzen kuran bir mekanizma değildir. Aynı zamanda gücün kimde toplandığını, kimin korunduğunu, kimin susturulduğunu ve kimin dışarıda bırakıldığını belirleyen siyasal bir merkezdir. Bu yüzden devlet meselesi yalnızca yönetim biçimleriyle ilgili değildir. Adaletle ilgilidir. Eşitlikle ilgilidir. Özgürlükle ilgilidir. En çok da iktidarla ilgilidir.
Asıl soru şudur: Devlet neden vardır? Daha önemlisi: Kimin için vardır?
Bu soruya verilecek yanıt yalnızca siyaset teorisinin konusu değildir. Bir ülkede yurttaşın nasıl yaşayacağını, haklarını ne ölçüde kullanabileceğini, kamusal gücün hangi tarafta duracağını ve eşitliğin ne kadar hayata geçeceğini belirler. Çünkü devlet yalnızca yasa yapan, vergi toplayan ya da sınır koruyan bir aygıt değildir. Aynı zamanda hangi hayatların korunmaya değer bulunduğunu, hangi taleplerin meşru sayıldığını ve hangi itirazların tehdit olarak damgalandığını belirleyen büyük bir siyasal akıldır.
Hobbes bu tartışmanın en sert kapısını açar. Ona göre devlet yoksa özgürlük değil, korku vardır. Ortak bir otoritenin bulunmadığı yerde herkes, herkes için potansiyel bir tehdittir. Güvenlik dağılır, belirsizlik büyür, hayat sürekli çatışma ihtimalinin gölgesinde yaşanır. Bu nedenle Hobbes için devlet bir tercih değil, zorunluluktur. İnsan hayatta kalabilmek için özgürlüğünün bir bölümünden vazgeçer, karşılığında güvenlik ister. Devlet de böyle doğar: Kaosu bastıran, düzeni kuran ve ortak yaşamı mümkün kılan güç olarak.
Ama devletin hikayesi burada bitmez. Çünkü devletin herkese eşit mesafede duran tarafsız bir hakem olduğu iddiası, modern siyasal düşüncenin en güçlü itirazlarından biriyle sarsılır. Marx tam bu noktada soruyu değiştirir: Devlet gerçekten herkesin devleti midir?
Marx’a göre değildir. Sınıflı toplumlarda devlet, bütün toplumu temsil eden nötr bir yapı değil, egemen sınıfın çıkarlarını koruyan siyasal bir örgütlenmedir. Hukuk, güvenlik, bürokrasi ve kamu düzeni çoğu zaman bütün toplum adına konuşur gibi görünür. Oysa gerçekte üretim araçlarını elinde tutanlar, devlet aracılığıyla kendi egemenliklerini kalıcılaştırır. Devlet evrensel bir dil kullanabilir. Ama işleyişi çoğu zaman sınıfsaldır. Vergi düzeninden çalışma hayatına, eğitim politikalarından mülkiyet rejimine kadar birçok alanda, görünürde kamusal olan ile fiiliyatta ayrıcalıklı olan arasındaki mesafe tam burada açılır.
Engels bu çerçeveyi tarihsel bir zemine yerleştirir. Devletin gökten inmediğini, toplumun dışından gelen kutsal bir güç olmadığını söyler. Ona göre devlet, uzlaşmaz hale gelmiş sınıf çelişkilerinin ürünüdür. Toplum kendi içindeki çatışmaları artık doğrudan yönetemez hale geldiğinde devlet ortaya çıkar. Böyle bakınca devlet, insanlığın değişmez kaderi olmaktan çıkar. Başlangıcı olan tarihsel bir kuruma dönüşür. Başlangıcı olanın sonu da olabilir. Bu bakış, devleti ebedi ve doğal bir zorunluluk değil, belli toplumsal koşulların ürünü olan siyasal bir yapı olarak görmemizi sağlar.
Lenin ise tartışmayı doğrudan iktidarın kalbine taşır. Marx ve Engels’in tespitlerini yalnızca teorik bir çözümleme olarak bırakmaz. Onları siyasal mücadele alanına taşır. Ona göre devlet, bir sınıfın başka bir sınıf üzerindeki baskı aracıdır. Bu nedenle mevcut devlet aygıtı yalnızca ele geçirilip halk adına kullanılabilecek masum bir araç değildir. Tam tersine, sorgulanması, dönüştürülmesi, hatta parçalanması gereken bir egemenlik düzeneğidir. Çünkü sorun yalnızca iktidarın el değiştirmesi değildir. Asıl sorun, devletin hangi sınıfın çıkarını taşıdığıdır.
Tam da burada Marksizm-Leninizm açısından eksik bırakılmaması gereken önemli bir halka vardır. Bu gelenek, devletin sınıfsal niteliğini saptamakla yetinmez. Buradan doğrudan siyasal bir sonuç çıkarır. Eğer devlet bir sınıfın başka bir sınıf üzerindeki egemenlik aracıysa, o halde burjuva devletinin yıkılması ve yerine proletaryanın siyasal egemenliğine dayanan bir geçiş düzeninin kurulması gerekir.
Marksizm-Leninizm literatüründe bu geçiş düzeni “proletarya diktatörlüğü” olarak adlandırılır. Buradaki “diktatörlük” kavramı, gündelik dilde anlaşıldığı anlamda kişisel bir zorbalığı değil, sınıfsal bir egemenlik biçimini anlatır. Burjuva diktatörlüğü, azınlığın çoğunluk üzerindeki egemenliğidir. Proletarya diktatörlüğü ise çoğunluğun azınlık üzerindeki siyasal hakimiyeti olarak tanımlanır. Bu yaklaşımda sosyalizm, yalnızca ekonomik mülkiyet ilişkilerinin değişmesi değil, aynı zamanda siyasal iktidarın sınıfsal karakterinin tersine çevrilmesidir.
Ancak Marksist teori açısından bu da son aşama değildir. Eğer devletin varlığı sınıfların varlığına dayanıyorsa, nihai hedef yalnızca burjuva devletini ortadan kaldırmak değil, sınıfları bütünüyle tarihten silmektir. Proletarya da dahil olmak üzere sınıfların ortadan kalktığı bir toplumsal düzende devlet de tarihsel işlevini yitirir. Böylece devlet, tarihsel olarak ortaya çıkmış bir kurum olarak yine tarihsel olarak sönümlenir. Komünist toplum ideali tam burada belirir: Sınıfsız, devletsiz ve sömürüsüz bir toplumsal düzen.
Ama burada durmak da yetmez. Çünkü devletin sınıfsal niteliğini ve açık baskı karakterini görmek, onun nasıl işlediğini tek başına açıklamaz. Devlet yalnızca zor kullanan, bastıran ve sindiren bir aygıt olarak işlemez. Eğer öyle olsaydı, iktidarın sürekliliğini yalnızca korkuyla açıklamak yeterli olurdu. Oysa tarih bize şunu gösterir: Hiçbir egemenlik yalnızca çıplak zorla uzun süre ayakta kalamaz. İşte tam burada Gramsci devreye girer.
Gramsci, Marx, Engels ve Lenin hattını terk etmez. Tam tersine, onu derinleştirir. Devletin yalnızca baskı aygıtı olmadığını, aynı zamanda rıza üreten bir düzen kurduğunu gösterir. İnsanlar yalnızca polisle, mahkemeyle, orduyla ya da yasalarla yönetilmez. Okulda, medyada, kültürde, ailede ve gündelik hayatın alışkanlıklarında da yönetilir. Egemenlik yalnızca sokakta değil, zihinlerde de kurulur. Bu yüzden devlet yalnızca bastıran değil, aynı zamanda normalleştiren bir güçtür. Neyi makul, neyi meşru, neyi tehlikeli, neyi “düzen bozucu” sayacağımızı da öğretir. Böylece itaat yalnızca zorla değil, kabullerle, alışkanlıklarla ve gündelik hayatın görünmez pedagojisiyle üretilir.
Burada önemli bir eşik belirir: Devlet yalnızca yasa koyan bir yapı değildir. Aynı zamanda hangi yaşam biçimlerinin tanınacağını, hangi taleplerin duyulacağını ve hangi itirazların bastırılacağını belirleyen bir düzen kurucudur. Gücünü yalnızca zor kullanma kapasitesinden değil, meşruiyet üretme becerisinden de alır.
Elbette modern siyasal düşünce içinde devlete daha olumlu yaklaşan çizgiler de vardır. Locke’tan Montesquieu’ye uzanan liberal gelenek, devleti mutlak iktidarın aracı değil, hakların güvencesi olarak düşünür. Bu anlayışta devletin temel işlevi bireyin canını, malını ve özgürlüğünü korumak, hukuk yoluyla keyfiliği sınırlamak ve kuvvetler ayrılığıyla siyasal gücü denetlemektir. Hukuk devleti fikri de buradan beslenir.
Fakat tarih bize başka bir şey de göstermiştir: Kağıt üzerindeki eşitlik, hayatın içindeki eşitliğe her zaman karşılık gelmez. Anayasal ilkeler ne kadar güçlü görünürse görünsün, ekonomik güç belli ellerde toplanmışsa, bürokratik yapı kapalıysa ve siyasal kültür eleştirel yurttaşlık yerine itaati besliyorsa, devletin biçimsel tarafsızlığı gerçek toplumsal eşitsizlikleri görünmez hale getirebilir. Bu nedenle mesele yalnızca devletin hukukla sınırlandırılması değildir. Mesele, o hukukun kimin lehine işlediğidir.
Bu tartışmalar içinde Mustafa Kemal’in devlet anlayışı da ayrı bir yerde durur. Çünkü onun kurduğu siyasal çerçevede devlet, yalnızca asayiş sağlayan bir otorite değil, ulusal bağımsızlığın, halk egemenliğinin ve çağdaşlaşma hedefinin örgütlü biçimidir. Çöken bir imparatorluğun ardından kurulan bu devlet, bir halkın kendi kaderine sahip çıkma iradesidir. Bu yönüyle devlet, yalnızca güvenlik aygıtı değil, kurucu bir tarihsel hamledir. Eğitimden hukuka, yurttaşlık anlayışından kamusal yaşama kadar geniş bir dönüşümün taşıyıcısıdır.
Ama tam da burada dikkat edilmesi gereken kritik eşik başlar. Halk adına kurulan devlet zamanla halkın üstünde konuşan bir aygıta dönüşürse, toplumu özgürleştirmek için kurulan merkez toplumu kendi tanımladığı sınırlar içine hapsetmeye başlarsa, kurucu meşruiyet ile merkezi tahakküm arasındaki çizgi silinirse, devlet halkı ayağa kaldıran bir güç olmaktan çıkıp halk adına karar veren bir vesayet düzenine kayabilir. Tarih bize defalarca şunu göstermiştir: Kurucu irade ile bürokratik katılık arasındaki mesafe her zaman açık kalmaz. Bu yüzden kurucu devlet deneyimlerini değerlendirirken yalnızca niyetlere değil, zaman içinde oluşan kurumsal yapılara, denetim mekanizmalarına ve yurttaşın gerçek siyasal kapasitesine de bakmak gerekir.
Bakunin gibi anarşistler ise itirazı daha kökten kurar. Onlara göre merkezi iktidar hangi adla ortaya çıkarsa çıksın, zamanla toplumun üstüne çöken bir ağırlığa dönüşür. Koruma vaadiyle kurulan yapı, sonunda itaat talep eden bir makine halini alabilir. Bu yüzden onlar, devlet olmadan da düzenin mümkün olduğunu savunur. Dayanışmanın, gönüllü birlikteliğin, yatay örgütlenmenin ve özgür işbirliğinin toplumsal yaşamın temeli olabileceğini söylerler.
Ancak burada ciddi bir teorik ve pratik sorun vardır. Marksist gelenek açısından anarşizmin temel açmazı, kapitalist devlet yapısından doğrudan sınıfsız ve devletsiz bir topluma geçişin mümkün olduğunu varsaymasıdır. Oysa sınıflar ortadan kalkmadan devletin ortadan kalkması, güç ilişkilerinin de kendiliğinden ortadan kalkacağı anlamına gelmez. Tam tersine, böyle bir boşluk çoğu zaman daha örgütlü olan güçlerin, yani sermayenin, yerel zor odaklarının ya da başka egemen yapıların alanı denetlemesine yol açar.
Bu nedenle anarşizmin otorite karşıtlığı teorik olarak çekici görünse de pratikte ciddi bir çıkmaz riski taşır. Dahası, Bakunin’in anarşizmini marksizmin bir alt kolu ya da ekolü gibi görmek de doğru değildir. Anarşizm, marksizmin içinden türemiş bir varyant değil, onun devlet, geçiş süreci ve devrim stratejisi konularındaki temel öncüllerine karşıt bir çizgidir. Marksizm, sınıfsız topluma giden yolun tarihsel bir geçiş uğrağı olan proletarya diktatörlüğünden geçtiğini savunurken, anarşizm bu geçiş uğrağını reddeder. Bu yüzden iki yaklaşım, devletsiz özgürlük arayışında aynı ufka bakıyor gibi görünse de, oraya giden yolun niteliği konusunda birbirine taban tabana zıt yerde durur. Bu karşıtlığa rağmen anarşist itirazın özgürlük talebi açısından taşıdığı ahlaki ağırlık küçümsenemez.
Yine de burada romantizme kapılmamak gerekir. Devletin zayıfladığı her yerde özgürlük doğmaz. Bazen devletin geri çekildiği yerde halkın değil, sermayenin sözü geçer. Bazen hukukun boşaldığı yerde eşitlik değil, güçlünün düzeni kurulur. En örgütlü olanın, en zengin olanın, en silahlı olanın dediği olur. Bugün çalışma hayatında kuralsızlaşmanın, sosyal hakların budanmasının, kamusal hizmetlerin piyasaya devredilmesinin ve yurttaşın müşteri gibi görülmesinin arkasında da çoğu zaman böyle bir tablo vardır. Bu yüzden ne kör bir devlet övgüsü ikna edicidir ne de romantik bir devletsizlik savunusu.
Asıl mesele devletin var olup olmaması değildir. Asıl mesele, siyasal gücün nasıl kurulduğu, nasıl sınırlandırıldığı ve kimin yararına işlediğidir.
Bugün bu soru daha da yakıcıdır. Çünkü devlet artık yalnızca sınırları koruyan ya da yasaları uygulayan bir mekanizma değildir. Aynı zamanda emeği denetleyen, sermayeyi kollayan, göçü kontrol eden, savaşları meşrulaştıran, yurttaşlığı tanımlayan, muhalefeti sınırlayan ve toplumsal hayatın çerçevesini çizen büyük bir iktidar merkezidir. Bir yandan güvenlik vaat eder, öte yandan gözetimi büyütür. Bir yandan hakların koruyucusu olduğunu söyler, öte yandan o hakların sınırlarını da kendisi belirler. Bir yandan halk adına konuşur, öte yandan halkın taleplerini istikrar, düzen ve milli güvenlik adına bastırabilir.
Bunu yalnızca büyük teorilerde değil, gündelik hayatta da görürüz. İşe alımlarda liyakatin yerini kayırmacılık aldığında, sosyal yardımlar yurttaşlık hakkı olmaktan çıkıp sadakat ilişkisine dönüştüğünde, sendikal itirazlar kamu düzeni gerekçesiyle bastırıldığında, üniversiteler bilimsel özerklikten uzaklaştırılıp idari itaate zorlandığında devletin kimin için işlediği daha görünür hale gelir. Çünkü devletin gerçek karakteri, anayasada yazan soyut ilkelerden çok, kriz anlarında ve çıkar çatışmalarında kimin yanında durduğuyla açığa çıkar.
Soru artık daha çıplaktır: Devlet yurttaşı koruyor mu? Yoksa onu denetlenen, hizaya çekilen ve itaate zorlanan bir kalabalığa mı dönüştürüyor? Sosyal adaletin güvencesi mi oluyor? Yoksa ayrıcalığın, kayırmacılığın ve bürokratik tahakkümün kalkanına mı dönüşüyor? Halkın iradesini mi büyütüyor? Yoksa halk adına konuşup halkı siyasetin dışına mı itiyor?
Bütün tartışma dönüp dolaşıp aynı yere gelir. Mesele devletin yalnızca varlığı değildir. Mesele, devletin kimin devleti olduğudur. Kimin adına konuştuğu, kimi koruduğu, kimi görünmez hale getirdiği ve kimi susturduğudur. Hobbes’un korkudan doğan devleti, Marx’ın sınıf devleti, Engels’in tarihsel devlet çözümlemesi, Lenin’in baskı aygıtı vurgusu, Marksizm-Leninizmin proletarya diktatörlüğü ve devletin sönümlenmesi tezi, Gramsci’nin rıza üreten hegemonya fikri, liberalizmin hukukla sınırlanmış devlet iddiası, Mustafa Kemal’in bağımsızlık ve halk egemenliği temelindeki kurucu devlet anlayışı ve Bakunin gibi anarşistlerin devletsiz özgürlük arayışı, aslında tek bir sorunun farklı yüzleridir.
O soru bugün de bütün ağırlığıyla önümüzde duruyor: İnsan eliyle kurulan siyasal düzen gerçekten insanı mı büyütüyor, yoksa iktidarı mı? Halk adına kurulan düzen, yurttaşı gerçekten özne mi yapıyor, yoksa onu yalnızca yönetilecek bir topluluğa mı çeviriyor?
Sonuçta mesele şudur: Devlet, halkın iradesini büyütüyorsa, eşitliği güçlendiriyorsa, adaleti koruyorsa ve yurttaşı edilgen bir tebaa değil, etkin bir özne haline getiriyorsa meşrudur. Ama halk adına konuşup halkı susturuyorsa, güvenlik diyerek özgürlüğü daraltıyorsa, hukuk diyerek eşitsizliği büyütüyorsa, düzen diyerek itirazı bastırıyorsa artık orada devlet, ortak yaşamın güvencesi değil, iktidarın kalkanı haline gelir.
Çünkü bir devletin gerçek değeri, ne kadar güçlü göründüğüyle değil, yurttaşı ne kadar güçlendirdiğiyle ölçülür. Halkı büyütmeyen, yurttaşı söz ve karar sahibi yapmayan hiçbir düzen kalıcı bir meşruiyet üretemez. Devlet halk için varsa anlamlıdır. Halkı kendine razı etmek için varsa, orada korunması gereken şey artık devletin itibarı değil, toplumun onuru ve yurttaşın iradesidir.






