BM’nin Kıbrıs sorununda zayıflayan rolü
Kıbrıs sorununda dönemsel-geçici bir tıkanma mı var, yoksa kuzeydeki seçimlerden önce umulan yeni süreç daha başlamadan çöktü mü? Hiç kimse ikinci sıradaki olasılığı kabullenmek istemiyor. Ama mevcut durumun nereye doğru evrileceği belli değildir. Yani Kıbrıs sorunu boşlukta sallanıyor. Herkes mevcut statüsüyle veya statüsüzlüğüyle baş başadır.
Kıbrıs Sorununda etkili olan, yani süreç başlatıp, sürecin geleceğinde söz sahibi olan BM’nin (Güvenlik Konseyi ve Genel Sekreter) mevcut uluslararası ve bölgesel koşullarda rolünü sürdürmekte oldukça zorlandığı açıktır.
BM örgütü açısından bakıldığında, Kıbrıs sorununda hem Güvenlik Konseyi hem de Genel Sekreter’in etkin olduğu söylenebilir. Son zamanlarda, Kıbrıs sorununda adını en çok duyuran Genel Sekreter olmuştur. Ama bu durum bizi, BM Genel Sekreteri’nin tek başına sonuç alıcı bir girişimde bulunacağı konusunda yanılgıya sürüklememelidir. Genel Sekreter, diğer uluslararası sorunlarda olduğu gibi, Kıbrıs konusunda da BM GK kararlarının oluşturduğu çerçeve içinde hareket etmektedir. Bilindiği gibi BM GK’nin Kıbrıs’la ilgili kararlarına göre, Kıbrıs sorunu, taraflar arasında yapılacak müzakereler yoluyla ve siyasal eşitliğe dayalı, iki toplumlu, iki bölgeli federal bir devletin hayata geçmesiyle çözümlenmelidir. Genel Sekreter bu çerçeve içinde kalarak, gerekli gördüğü girişimleri üstlenmekte ve sürecin başarıyla sonuçlanmasını sağlamaya çalışmaktadır.
Genel sekreterin raporlarına yansıyan tutumuna göre taraflar, günümüzde kapsamlı bir çözüme zemin oluşturacak karşılıklı güven ortamını oluşturmaktan sorumludur. Hatta son zamanlarda, kişisel temsilcisi aracılığıyla da bu durumu sürekli vurgulamaktadır. Bu nedenle, Genel Sekreter BM adına taraflardan bazı adımlar atarak Kıbrıslıların günlük yaşamda karşılaştıkları sorunları giderecek açılımlarda bulunmalarını beklemektedir. İki toplumun temasını sağlayan geçiş kapılarının sayısının artırılmasına dair çabalar bu beklentiyi ifade eden güncel bir örnektir.
Ama tarafların bu beklentiyi karşılayacak ortak bir tutum geliştiremediği de gün gibi meydandadır.
BM Genel Sekreteri kendi payına düşeni yapmakta, toplumlararası temas artıp yaygınlaştıkça toplumların birbirlerini daha yakından tanıyıp anlayacağını ve dolayısıyla arzulanan bir çözüme destek olasılığının yükseleceğini varsayıyor. Geçiş noktalarının faaliyete geçmesinden sonra yaşananlar bunun yabana atılamayacak bir varsayım olduğunu kanıtlamaktadır.
BM genel Sekreteri’nin mevcut durumdan çıkışı sağlayacak yenilenmiş bir girişim içinde bulunması ise Güvenlik Konseyi’nin sürece aktif müdahalesini gerektirmektedir. Ama uluslararası sistemi etkisi altına alan ve Rusya’nın Ukrayna’yı işgaliyle başlayıp, ABD-İsrail ikilisinin Ortadoğu’daki eylemleriyle şiddetini artıral türbülans, BM GK’nin etkinliğini kısıtlamıştır. Bu durumun yakın zamanda değişeceğine dair bir emareye de rasytlamak oldukça zordur. Bunun sonucunda uluslararası sistem, Avrupa’yı tehdit eden Ukrayna’daki işgal ve ABD-İsrail ve İran arasındaki savaşın yarattığı istikrarsızlığa teslim olmuş görünmektedir. İran'la savaşı sürdürmeye kararlı bir ABD ve Ukrayna üzerinden Avrupa’ya kılıç sallamakta ısrar eden bir Rusya’nın varlığı uluslararası sistemdeki istikrarsızlığı sürdürmek için yeterlidir!
Eğer Kıbrıs'ta çözüm sürecinde ciddi bir toparlanma sağlanacaksa, bunun mutlaka BM Güvenlik Konseyi tarafından desteklenmeye ihtiyacı vardır. Halbuki bugünkü koşullarda böyle bir desteğin çerçevesinin BM GK’nde oluşması imkansız olmasa bile oldukça zordur. O zaman Kıbrıs sorununun çözüm sürecinde ‘BM’nin rolü’ ile çözüme ilişkin ‘BM parametreleri’ arasında bir ayrım yapmanın eşiğinde bulunduğumuzu söyleyebiliriz. BM GK malum nedenlerden ötürü Kıbrıs sorununun çözümünde aktif rol oynayamayacaksa, BM parametreleri kullanılarak başka bir uluslararası insiyatif eliyle çözüm sürecini rayına oturtmak mümkün müdür?
Halehazırda mevcut bazı faktörler, BM parametreleri zemininde bir çözüm sürecinin ileriye götürülmesinde AB’nin daha aktif bir rol üstlenmesine imkan tanımaktadır.
Bu faktörlerin başında Kıbrıs’ın AB üyeliği gelmektedir. AB üyeliği toplum olarak katılımını sağlamada başarısız olsa da, KıbrıslıTürkler açısından da önemli sonuçlar üretmiştir. Ayrıca AB de KıbrıslıTürklerin çözüm elde edilene kadar AB’ye hazırlanması hedefine bağlılık göstermektedir.
AB’nin rolünü destekleyen ikinci faktör ise, Türkiye’nin AB yolculuğunun yeniden tanımlanmasına dair var olan karşılıklı eğilimdir. Türkiye’nin yenilenmiş bir AB perspektifine sahip olması, AB’nin Kıbrıs sorununda daha aktif bir rol üstlenmesine de zemin hazırlayacaktır. Türkiye’nin AB’den alacağı yeşil ışığı olumlu değerlendirmesi oldukça mümkündür. Bu durumda AB’nin daha aktif bir rolü üstlenmesi kolaylaşacaktır.
AB’nin Kıbrıs sorununda daha aktif hale gelmesini destekleyen başka bir olgu ise üçüncü bir faktör olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu da Türkiye’nin Avrupa’nın kolektif güvenliğinde sahip olduğu tartışmasız roldür. Türkiye’nin Avrupa’nın kolektif güvenliğine zaten şimdiye kadar NATO aracılığıyla katılmakta olduğunu hesaba katarsak, yenilenmesi oldukça muhtemel görünen yeni AB güvenlik politikası, Kıbrıs sorununun en zor yönlerinden birini oluşturan ‘güvenlik ve garantiler’ konusunda da daha uyumlu söylemlerin üretilmesine katkıda bulunabilir. Mevcut durumda Türkiye'nin bölgesel denklemde Kıbrıs'a ilişkin herhangi bir adım atması oldukça zor görünmektedir. Bu sadece Türkiye'nin bir tercihi olmakla da sınırlı olan bir konu değildir. Türkiye, doğusunda ve güneyinde neler olacağını anlamaya çalışırken, hareket alanını kısıtlayan başka bir gelişmeyle de karşı karşıya kalmıştır. Bu da İsrail'in Kıbrıs Rum tarafı ve Yunanistan ile olan ciddi yakınlaşmasıdır. ABD’nin bölgeye ilişkin siyasetinin gölgesinde şekillenen bu yakınlaşma, Türkiye’nin penceresinden bakıldığında kuşku vericidir ve Türkiye'nin bölgesel denklemden tam olarak çıkarılmasa da etkisinin zayıflatılmasını hedeflediği açıktır. Böyle bir durumda Türkiye'nin Kıbrıs'ta ciddi olumlu adımlar atmak yerine beklemeyi tercih edeceği zaten mevcut tutumu incelendiğinde anlaşılmaktadır. Son dönemde Kıbrıs sorununda geliştirdiği olumlu retoriği ayaklar altına alırcasına, basit bir geçiş noktasının açılmasına bile ‘askeri bölge’ gerekçesi ileri sürülerek engel olunmasının başka bir izah tarzı bulunmamaktadır.
Türkiye’le ilişkilerini yeniden rayına oturtan AB’nin, BM’nin zayıflayan rolünü paylaşarak Kıbrıs sorununda daha aktif bir rol üstlenmesi, Uluslararası sistemde giderek etkisini artıran türbülansın Kıbrıs üzerinde yaratabileceği olumsuz etkilerden korunmak için de bir çıkış yolu sunmaktadır.
Yani Doğu Akdeniz’de, bölgesel dengeleri yeniden şekillendirmek adına ‘kılıç sallama provaları’na girişmek yerine, AB zemininde bir işbirliği ve çözüm süreci öngörmek daha mantıklı görünmektedir.






