1. YAZARLAR

  2. Sevgül Uludağ

  3. “Kormacit’ten Birmingham’a hatıralar...” (1)
Sevgül Uludağ

Sevgül Uludağ

0090 542853 8436/00357 99 966518

“Babam o dolaba çok büyük değer vermişti…”

A+A-

BİR KIBRISLIRUM OKURUMUZDAN…

 

Geçtiğimiz günlerde bu sayfalarda yayımladığımız Ayyani’den bir dolabın öyküsüyle ilgili olarak Kıbrıslırum okurumuz biz ek bilgiler vererek şöyle yazdı:

“Sevgili Sevgül,

Biz Kambosluyuz ve bu köy Ambeligu köyünden çok uzakta değildir. 1969 yılında Digomo’ya yerleşmiştik ve 1974 yılında ise göçmen edildik… Babam bir çiftçi idi ve Ayyani köyüne gitmeye karar vermişti Kasım 1975’te… Köyde hala bazı eşyalar ve araç gereç bulunmaktaydı…

Bunlardan birisi de bu sana sözünü ettiğim dolaptı…1993 yılına kadar oturduğumuz evde bu dolabı kullanmıştık.

Babam bana bu dolabı, oturduğumuz evde değil, köyde başka bir yerde bulduğunu anlatmıştı. Ben Lefkoşa’da okulda olduğum için, babam bu dolabı bulup eve getirdiği zaman köyde değildim… Babama bu dolabı hangi evde bulduğunu sorduğumda, hatırlayamamıştı…

Ayyani köyünden ayrıldığımız zaman bu dolabı da yanımıza aldık ve şu anda köyümüz Kambos’ta bulunmaktadır. Çünkü düşündük ki eğer bu dolabı geride bırakırsak birileri onu alacak ve gelecekte başına ne geleceği belli olmayacak (belki de para karşılığı satılacaktı).

Aslında bu köyde kullandığımız bazı çanak çömlek için Yeroşibu’nun Etnoğrafya Müzesi’ne başvuru yaptık ve bu çanak-çömleği oraya teslim ettik, şimdi müzededirler…

Dolabın iç kapağında bazı isimlerin bulunduğunu gördüğümüz için bu dolabı ileride sahiplerine geri vermek istedik… Bu hatıralardan başka bu dolap çok kaliteli bir keresteden üretilmiştir – sedir ağacından yapılmıştır ki bu çok kaliteli bir kerestedir. Aynı zamanda çam kerestesi de bulunuyor bu dolapta… Ve üzerindeki oymalar da çok iyidir. Bozulabilen bir dolaptır ve şu anda bozulmuş vaziyette köyümüz Kambos’taki evimizdedir. Tekrar kurulduğunda ve biraz tamir edildiği zaman, eminim ki tam bir sanat eseri ortaya çıkacaktır. Fakat en önemlisi taşıdığı hatıralardır… Ayyanni’de bizim oturmuş olduğumuz evin sahiplerini bulmuştum, onlar bu dolabın sahipleri olmadıklarını söylemişlerdi bana… Bu dolabı, sahiplerine Birleşmiş Milletler veya başka herhangi bir örgüt vasıtasıyla geri vermekten çok mutlu olacağım…”

Bu çok duyarlı okurumuza çok teşekkür ediyorum…

Geçtiğimiz Salı günü (20.10.2020) bu dolapla ilgili olarak şöyle yazmıştık:

“Sahibini arayan bir dolap…

Çok değerli bir Kıbrıslırum okurumuz, Baf’ın Ayyanni köyünden bir Kıbrıslıtürk aileye ait bir dolap buluyor ve bunun fotoğraflarını çekerek bize gönderiyor… Bu dolabın sahibini bulmamızı istiyor ve böylelikle belki Birleşmiş Milletler aracılığıyla, bu dolabı sahibine veya dolabın sahibinin çocuklarına iade etmek istediğini yazıyor… Bunun nedeni, dolabın son derece özgün bir dolap olması ve kapağının içerisine o ailede doğan çocukların doğum tarihlerinin yazılmış olması…Bu çok değerli ve bize “kayıplar” konusunda her zaman yardımcı olan Kıbrıslırum okurumuz şöyle yazıyor:

“Sevgili Sevgül, bugün köye gittim ve dolabın fotoğraflarını çektim. Ön kapının içerisinde elyazısıyla yazılmış tarihler vardır. Dolabın ön yüzünün resmini çektim, iki çekmeceden birisinin de fotoğrafını çektim ve ayrıca dolabın başlığının da fotoğrafını çektim, dolabın başlığında bir yıldız ve yarım bir ay oyulmuştur.Umarım ki bu dolabın sahibi belirlenebilir ve işte o zaman belki Birleşmiş Milletler bu dolabın sahibine ya da sahibinin çocuklarına geri verilmesi için yardımcı olabilir.Bu dolap Baf’ın Ayyanni köyünden bir dolaptır – anladığım kadarıyla bu köyden çoğu insan halen Zodya köyünde yaşamaktadır. Bir zamanlar birkaç tanesiyle tanışmıştım… Umarım ki dolabın kapağının iç kısmında yazanları okuyabilirsin…”

Bu duyarlı okurumuza çok teşekkür ediyoruz.Dolabın kapısının içinde çeşitli tarihler bulunuyor.

Kurşunkalemle yazılı yazılardan birisinde “Mayıs 14, 1940”, bir diğerinde “Halil 1947” ve “Aysel 1947” yazıyor. Bir diğer yazıda ise “Haziran 25, sene 1941 – Selma” yazıyor.  Kurşunkalemle yazılmış bir diğer yazıda ise “6.6.54 – Yıldıray” diye yazıyor.

Umarız bu dolabın sahibini bulabiliriz ve Kıbrıslırum okurumuzun yardımıyla eğer istiyorlarsa, kendilerine bu dolap iade edilebilinir…

Eskiden Kıbrıs’ta, doğan çocukların isimlerinin ve doğum tarihlerinin elbise dolabının kapısının içine yazılması gelenekti…

Bu konuda beni aramak isteyen okurlarım için cep telefon numaram: 0542 853 8436 Ayyani’den bu aileyi biliyorsanız, lütfen beni arayınız…”


BU DÜNYADAN BİR YAZAR GÖÇÜP GİTTİ… ALKİ ZEİ, SİSAM ADASINDA DOĞUP BÜYÜMÜŞTÜ…

 

“Buralardan Sisam'a giden "kaplan"…”

 

Arif ŞENTEK

Kaplan canlı değil, ama Melya, ablası ve arkadaşları için canlı gibi. Melya'nın dedesinin Sisam'daki evinde, salondaki camekânda duruyor. Aslında kaplan da değil yaban kedisi, ama Sisamlılar ona kaplan dedikleri için "kaplan" olmuş.

İçi saman doldurularak korunan "kaplan"ın buralardan, Anadolu kıyılarından Sisam'a getirildiği söyleniyor. Çocuklar "kaplan"ı her istediklerinde göremiyor.

Zaten salon ancak vali, kilisenin başpapazı gibi itibarlı konuklar geldiğinde açılıyor. Bir de evin çalışanı Stamatia temizlik yaparken, ev sahiplerinin haberi olmaksızın çocukların kısa bir süre için "kaplan"ı görmesine izin veriyor.

Stamatia da "kaplan" gibi Anadolu'dan gelmiş, "Küçük Asya Felaketi"nde yerini yurdunu terk etmek zorunda kalan yüz binlerce göçmenden biri.

Kaçış sırasında ailesini yitirmiş, tek başına geldiği Ada'nın sokaklarında aç dolaşırken bir lokma yiyecek için evin kapısını çalmış. O günden beri evin "çalışan"ı olmuş.

"Kaplan", çocukların dünyasında çok güçlü, bilinmeyenden haberler getiren, mavi boncuktan yapılmış gözleri kötü günlerde kararan olağan dışı bir kahraman. Eski toplumlardaki totemlerle benzeşiyor sanki.

Öykünün başından sonuna kadar anlatılanlara bu "totem" eşlik ediyor. Sonunda "kaplan"ın marifetleri o kadar dilleniyor ve politik bir gizem haline geliyor ki, evi basan jandarmalar "Bunun içinde ne var" diye hayvancağızı delik deşik ediyor, samanlarını yerlere saçıyor.

Öyküde 1930'lar Yunanistan'ında yaşananların izlerini buluyorsunuz.

Politik çatışmaların Ada'ya ve aileye yansımaları, devrimci genç Niko, diktatör Metaksas'ın iktidara gelişi, faşist örgütlenmeler, direnenler, basılan evlerden toplanan kitapların kentin alanında öğrencilere yaktırılması...

Yakılan kitapların arasında Melya'nın dedesinin o çok düşkün olduğu eski çağ Yunan edebiyatından kitaplar, örneğin Eflatun'un "Devlet"i de vardır.

Öykü, Yunanistan'ın ünlü yazarı Alki Zei'nin "Karşı Kıyıdan Gelen Kaplan" (çeviren Niko Stavridu, Arion yayınları, 2007) adlı kitabında anlatılıyor.

Kitabın Yunanca özgün adı "To Kaplani Tis Vitrinas (Vitrindeki Kaplan)". Zei, daha çok çocuklar için yazan bir yazar olarak biliniyor. Yalın anlatımıyla, bir film senaryosu gibi yazıyor. Yetişkinlerin de okuyabileceği içerikte yazdıkları.

 

"Ahilya'nın Nişanlısı", "Mor Şemsiye" ve "Petros'un Savaşı"

Alki Zei'nin yetişkinler için yazdıkları da var. Örneğin "Yaşamak - Ahilya'nın Nişanlısı" (çeviren Kriton Dinçmen, Arion Yayınları 2006, İletişim 1997) böyle bir roman.

İçinde otobiyografik öğeler taşıyan roman, Yunanistan'ın sol siyasal tarihinden önemli bir kesiti yansıtıyor.

"Ahilya'nın Nişanlısı"; 2. Dünya Savaşı ve sonrasındaki antifaşist direniş, iç savaş, yenilgi sonrası yurdunu terk etmek zorunda kalan siyasal sığınmacılar, 1967-1974 Albaylar cuntası döneminde yinelenen olaylar üzerine kurulmuş.

Alki Zei bu kez öykülerini, Albaylar cuntası döneminde Paris'te yaşayan siyasal sığınmacıların biraz para kazanmak için figüranlık yaptığı "Dehşet Treni" filminin çekiminden geri dönüşlerle anlatıyor.

Zei'nin Türkçeye çevrilen bir diğer kitabı "Mor Şemsiye" (Çeviren Ari Çokona, Bu Yayınevi, 2013). Kitapta anlatılanlar Atina'nın çevresindeki Marusi semtinde 2. Dünya Savaşı'nın hemen öncesinde dört çocuk arasında geçer.

Anlatılanlar bu çevre ile sınırlı kalmaz, çocuklardan Elefteriya'nın hayal gücü onları dünyanın uzak diyarlarına götürür.

Bu hayali yolculuğa, büyükannenin bahçesinde bir köşede duran mor şemsiye ile çıkacaklardır. Elefteriya, yoksulluklarını hayal gücüyle zenginleştirir.

 

Kendi yaşamından izler var

"Mor Şemsiye", Zei'nin diğer kitapları gibi toplumsal tarih öğeleri taşımaktadır ve kitapta yazarın kendi yaşamından izler vardır.

Alki ve ailesi Atina'ya ilk geldiklerinde Marusi'de oturmuşlardır, dolayısıyla kendi çocukluğunda tanıdığı bir ortamda geçer kurguladıkları.

Alki Zei'nin Türkçede yayınlanmış dördüncü kitabının izini bulmak biraz güç.

Üzerinde çok konuşulan "Petros'un Uzun Yürüyüşü" 40 yıl önce 1980'de M. Yunus Şahin'in Türkçesiyle, "Petros'un Savaşı" adı ile Gözlem Yayınevi tarafından yayınlanmış. Bugün ancak sahaflarda bulabiliyorsunuz.

Zei "Petros'un Uzun Yürüyüşü"nde, 10 yaşındaki Petros'un gözünden Atina'da 1940'larda yaşanan Nazi işgalini anlatır. Romanın kahramanları Petros, ailesi, arkadaşları ve çevresindeki kişilerdir. Annesi kıtlık ortamında çekilen sıkıntılarla baş etmeye çalışmaktadır.

Dedesi yiyecek bulmak için hırsızlık ve dilencilik yapmak zorunda kalmıştır. Her gün sokaklardan açlık nedeniyle ölenlerin cesetleri toplanmaktadır.

İşgal ve savaş yılları

İşgal ortamında Petros giderek militanlaşır. Arkadaşlarıyla birlikte direnişçiler arasında haber getirip götürürler, duvarlara direniş sloganları yazarlar, mitinglere katılırlar, işgal ordusu araçlarının geçtiği yollara çiviler koyarlar.

Sonunda işgalciler yurdu terk eder, kurtuluş sevinci yaşanır ama kısa bir süre sonra başlayacak iç savaşın da habercisi olaylar yaşanmaktadır.

Benim gibi "Petros'un Uzun Yürüyüşü"nü okuyamadıysanız siz de, İbrahim Kelağa Ahmet'in 2007'de yayınlanan "Çağdaş Yunan Çocuk Edebiyatında Tarihsel Roman: Alki Zei'nin 'Petro'nun Uzun Gezintisi" adlı makalesinden yararlanabilirsiniz.

Zei'nin yazdıklarında ülkesinin 1940-1950 döneminde yaşadığı işgal ve savaş yılları önemli bir yer tutar.

Yaşamında dönüm noktaları

Alki Zei 2016'da yaptığı bir konuşmada yaşamının onda iz bırakan dönüm noktalarını anlatmış. İlk anımsadıkları, ablasıyla birlikte Sisam'da dedelerinin yanında geçirdikeri çocukluk günleri olmuş. O günlerini şöyle anlatıyor:

"Sisam benim için bütün dünya, Yunanistan'ın tamamı demekti. Orada çam ağaçları, deniz ve kendisini eski çağlardan kalma bir Yunanlı gibi gördüğümüz dedem vardı. Dedem eski Yunan dili ve edebiyatı öğretmenliğinden emekliydi. Bize mitolojiden öyküler anlatırdı. Elimizde sürekli bir kitap taşımanın önemini ondan öğrendik. Çünkü dedem öyle yapıyordu. Dedemi yitirdiğimizde her şeyi yanında alıp götürdüğünü sanmıştım."

Sonra Atina'ya dönerler. Okul yaşamı başlar. Okulda yeni arkadaşlar edinir Alki. Ömür boyu dostlukları sürecek olan bir başka ilerici yazar, babası Ayvalıklı olan Zorz Sari ile bu sıralarda tanışır.

O yıllarda Alki ve ablasının yaşamına bir başka kadın kahraman daha girer: Dido Sotiriyu. Şöyle diyor Alki:

"Annemin bir ikiz erkek kardeşi vardı. Harika bir insandı. Bir kızla nişanlanmıştı. Önceleri o kızdan nefret ediyorduk, çünkü dayımın sadece bize ait olduğunu sanıyorduk. Kızın adı Dido'ydu, görünüşü biraz garipti ama gözleri ateş gibiydi. O, daha sonraki yıllarda ünlü romancımız Dido Sotiriyu oldu."

İki kardeş sürekli kitap okumaya başlar. Özellikle duygusal şiir kitapları okurlar. Alki şiir yazabileceğini düşünür, dener.

Düğün gününde onun için yazdığı bir şiiri Dido pek beğenmeyince şair olamayacağına karar verir. Ama ablasıyla birlikte Dido'dan yaşama ve kitaplara ilişkin çok şey öğrenirler.

Alman işgali başladığında Alki 18 yaşındadır ve Dido onları direniş hareketine katılmaya yönlendirir.

Direniş, gece verilen partiler ve İç Savaş

Direnişte ilk görevleri, babalarının işe gittiği saatlerde evde Dido ve diğer direnişçi kadınların toplantı yapmasına yardımcı olmaktır.

Bu arada direnişin gençlik örgütü EPON'a üye olurlar. Lise yıllarından başlayarak sanat eğitimi veren bir ikinci okulda da okuyan Alki o yıllarda Atina Üniversitesinde felsefe eğitimi almakta, Ulusal Konservatuarın tiyatro bölümüne devam etmektedir.

İşgal yıllarının açlık, yokluk ve baskı ortamında edebiyat, tiyatro ve özellikle kukla tiyatrosu o ve arkadaşları için bir sığınak olur.

Okulda arkadaşları ile birlikte yaptıkları kukla tiyatrosu çalışmaları için oyunlar yazmaya başlar.

Bu çalışmaları Atina sanat çevrelerinin ilgisini çeker. Gelecekte eşi olacak tiyatro yönetmeni Yorgo Sevastikoglou ile böyle bir ortamda tanışırlar. Yorgo, İstanbul Fener'de doğmuş, küçük yaşta ailesiyle Atina'ya göç etmiştir.

Yorgo ile tanıştığı yıllarda Alki tiyatro oyuncusu olmayı düşünmektedir. Ama Yorgo ona kibarca "Sanırım yazmayı sürdürsen daha iyi olacak" der.

Direnişçi EPON üyelerinin bir bölümü sık sık geceleri evlerde toplanarak müzikli, danslı partiler vermektedir. Gramofonda dans müziği plakları çalarlar, gençler dans eder gibi yapar, ama evin bir başka yerinde direniş bildirileri, illegal gazeteler basılmaktadır.

"Elbette gerçekten dans ve flört ettiğimiz de oluyordu" diyor Alki.

Bazı geceler, boynunda kırmızı atkısıyla durmadan piyano çalan bir genç vardır aralarında. Açlığını bastırsın diye arkadaşları onu birer ikişer üzüm tanesi ile beslemektedir. Bu genç sonraki yılların ünlü bestecisi Manos Hacidakis'tir.

Bütün güçlüklere, tutuklanma tehlikesine, hatta idamlara, infazlara karşın Alki ve arkadaşları için o direniş günleri, yaşadıkları en mutlu günlerdir.

Çünkü ülkenin özgürlüğü için, yeni bir ülke için mücadele etmektedirler. Sonunda 12 Ekim 1944'te Nazi ordusu ülkeyi terk eder, ama kurtuluş sevinci uzun sürmez, gidenlerin yerine bu kez bir başka işgalci ordu, İngilizler gelmiştir.

İki ay geçmeden o kanlı "Aralık" olayları yaşanır. Anayasa Meydanı'nda toplanan devrimcilerin üzerine İngilizler ateş açar, çoğu kadın ve çocuk 28 kişi ölür. Bu, dört yıl sürecek İç Savaş'ın başlangıcıdır. Alki Zei "Aralık" olaylarını şöyle anlatıyor:

"Keşke o günler tarihte, yaşamımda hiç olmasaydı. İç savaşın ve bölünmenin ne olduğunu o günlerde öğrendim. Kilometrelerce yürüyerek gittiğim Volos'ta bir okul arkadaşımın kapısını çaldığımda, neden bana düşmanıymışım gibi baktığını anlayamamıştım. O Aralık ayının getirdiği şiddet ve zulmü unutmak mümkün değil."

İç Savaş sırasında eşi Yorgo, Demokratik Ordu ile birlikte dağlardadır. Alki de tutuklanır ve Sakız Adası'na sürgüne gönderilir. Sürgünde Yunanistan'ın her yanından getirilmiş tutsak kadınlarla tanışır.

Kadınlar, devrimcilere katılan oğulları nedeniyle sürgündedir ve ancak oğulları öldürüldüğünde serbest bırakılmaktadırlar.

Göçmenlik yılları... Taşkent, Moskova, Tarkovski ve Paris

İç Savaş yenilgiyle sonuçlandığında Yorgo on binlerce savaşçı gibi yurdu terk etmek zorunda kalır.

Alki uzunca bir süre uğraştıktan sonra yurt dışına çıkmayı başarır, İtalya'ya gider.

Sovyetler Birliği'ne giriş vizesi alabilmek için iki yıl bürokratik işlemlerin tamamlanmasını bekler. Sonunda 1954 yılında, eşi Yorgo'nun diğer politik göçmenlerle birlikte olduğu Taşkent'e ulaşabilir.

Taşkent'te 20.000 Yunanlı devrimci yaşamakta, olanaklar kısıtlı da olsa politik mücadelelerini sürdürmektedir.

Taşkent'teki göçmenliğin ayrıntıları "Aşil'in Nişanlısı" romanında oldukça geniş bir yer tutar. Alki, bu göçmenlik yıllarında yeni öyküler yazar, Rusça öğrenir. Ailenin ilk çocuğu İrini o yıllarda doğar.

Aile üç yıl sonra, 1957'de Moskova'ya geçer. Alki için verimli bir ortamdır. Moskova Sinema Enstitüsüne devam eder, senaryo yazarlığı üzerine çalışır.

Öyküler ve ilk romanı "Vitrindeki Kaplan"ı yazar.

İlginçtir, o sırada öğrenci olan Andrey Tarkovski kimi günler ufak bir cep harçlığı karşılığında ailenin ikinci çocuğu küçük Petros'a bakıcılık yapar. Rastlantı bu ya, Petros da yıllar sonra babası ve Tarkovski gibi sinemacı olacaktır.

Yunanistan'da görece daha demokratik bir ortamın oluşmasıyla Alki Zei, eşi ve çocuklarıyla birlikte 1964'te ülkeye döner. Alki, yazmaya ara vermiştir.

Evin geçimini sağlamak için çeviriler yapar. Üç yıl sonra 1967 darbesi ile Albaylar Cuntası yönetime gelir ve ülkede demokrasi yeniden rafa kalkar. Aile yine ülkeyi terk etmek zorunda kalır.

Bu kez Fransa'ya geçerler. Yaşamında bir başka dönüm noktası olan o günlerden Alki şöyle söz ediyor;

"Çoğu kitabımı Fransa'da yazdım. 'Petros'un Savaşı', 'Mor Şemsiye'... hatta 'Aşilin Nişanlısı'nı orada yazmaya başladım. Orada sizi yazmaya teşvik eden bir çevre vardı. Fransız okullarına gidiyordum, çocuklarla konuşuyordum. Bu bana acı veriyordu. Kendi ülkemde bunu yapamıyordum."

Atina'ya kesin dönüş

Cunta yönetimin yıkıldığı 1974'te Alki ve ailesi Atina'ya bu kez "kesin dönüş" yaparlar. Artık uluslararası düzeyde tanınan bir yazardır. Kitapları 20 dile çevrilmiştir. Yazdıkları şimdi kendi ülkesinin okullarında da okutulmaktadır.

Alki o okullardaki çocuklarla birlikte olabilmektedir.

Yazdıklarıyla Yunanistan Çocuk edebiyatında bir dönüm noktası olmuştur.

Yazdıkları için"Yunanistan'da politik referanslarla yazılan ilk çocuk romanları ve öyküleri" denilmektedir.

Çocuklar için yazar, ama anlattıkları ülkenin yakın dönem toplumsal tarihinden izler taşımaktadır. Genellikle yazdıklarında otobiyografik öğeler yer almaktadır. Kendi geçmişinden giderek, yaşadıkları üzerine kurar romanlarını, öykülerini.

Alki Zei, kendi kuşağının yaşadığı sürecin önemli kesitlerini çocuklarla paylaşmak ve bu yolla kolektif belleğe katkıda bulunmak için çocuklara yönelik yazmayı seçtiğini söyler.

Onu "Çocukları küçük yaşlarda politikaya bulaştırıyor" diye eleştirenler de vardır. Alki bu eleştirileri, "Yazdıklarım politika değil, ülkemizin yaşanmış gerçekleri" diye yanıtlar.

Yazarın genellikle otobiyografik öğeler kullandığını söylemiştik.

2013'te yayınlanan "İki Numaralı Faber Kurşun Kalemle (With a Faber Number Two Pencil)" adlı kitabı ise bütünüyle bir otobiyografidir. Kitap, Zei'nin yaşamının 1925-1945 arası ilk 20 yıllık bölümünü kapsamaktadır. Zei bu kitaba ilişkin şöyle diyor:

"Yaşam öykümü yazmak için iyi bir belleğe ve çokça sevgiye ihtiyacım vardı. Bir romanda hayal ettiklerinizi yazabilirsiniz. Kahramanlarınıza istediklerinizi yaptırabilir, istediklerinizi söyletebilirsiniz. Ama kahramanlarınız gerçek kişilerse en ufak bir hata yapmamalısınız, özellikle eğer yazdıklarınızı doğrulayacak birileri yoksa. Bu konuda şanslıydım, çünkü yaşamı benimle iç içe geçmiş olan ablam sağdı ve sapasağlam bir belleği vardı."

Ablası, Alki'nin yazdıklarını okuduktan sonra "İşte yaşadıklarımız, tanıdığımız ve sevdiğimiz insanlar tam böyleydi" der. Alki ona "Farklı bir yaşamın olsun ister miydin?" diye sorar.

Ablası hiç düşünmeden "Kesinlikle hayır!" diye yanıtlar. Hemen ardından Alki de aynı şeyi düşündüğünü söyler: "Kesinlikle hayır!"

Büyük bir olasılıkla yazar 1945 sonrası döneme ilişkin anılarını da yayına hazırlamış olmalı. Alki son yıllarına kadar yazmayı sürdürür.

Geçen yıl yayınlanan "Nereden Geldiği Bilinmeyen Bir Çocuk (A Child from Nowhere)" adlı kitabı güncel bir öyküye dayanır. Kitapta günümüzde Atina'nın merkezindeki Pangrati semtinde, onunla pek ilgilenmeyen teyzesinin yanında yaşayan, anne ve babasını yitirmiş bir çocuğun, İkarus'un yaşamı, hayalleri anlatılmaktadır. İkarus, okulda kendisinin ve sığınmacı çocukların neden dışlandığını anlayamamaktadır.

Alki'nin son yıllarında yazdığı kitaplardan biri, 2017'de yayınlanan "Daha Ne Kadar Yaşayacaksın Büyükanne?"dir.

Yazar bunu yıllar önce kendisine bu soruyu soran torunundan etkilenerek yazmış. Alki torunun sorusuna anılarından söz eden 20 öykü ile yanıt vermiş.

Alki yazdıklarıyla ülkesinde ve diğer ülkelerde ödüller alır. Selanik, Patras ve Kıbrıs Üniversitelerinin ilgili bölümleri ona onursal doktorluk unvanı verir.

Kitapları yoğun ilgi görür. Yunanistan gibi nüfusu 10 milyon dolayında olan bir ülkede Alki Zei'nin bir kitabının 300.000 satması yazarın toplumda geniş bir beğeni kazandığını göstermiyor mu?

"Alki'nin Uzun Yürüyüşü"

Türkçede, Türkiye'de Alki Zei hakkında neler var diye internette bakınırken geçtiğimiz yıl İstanbul Yunanistan Konsolosluğunun düzenlediği Çağdaş Yunan Filmleri etkinliğinde Zei'nin yaşamını anlatan "Alki'nin Uzun Yürüyüşü (Alki's Long Walk)" belgeselinin gösterildiğini gördüm. 2017 yapımı 88 dakikalık filmin yönetmeni Margarita Manda.

Programda filmin adı biraz buruk bir Türkçeyle "Alki'nin Hayat Gezintisi" diye verilmiş.

Oysa "Uzun Yürüyüş" tanımlaması Zei'nin "Petros'nun Uzun Yürüyüşü" kitabına bir gönderme olmalı. Bu belgeselin bir özelliği de senaryo metnini yönetmen ile birlikte Alki'nin oğlu sinemacı Petros'un yazmış olması.

Film 2017 yılında 19. Selanik Belgesel Film Festivalinde de gösterilmiş. Filmde Zei'nin kendi aktardıklarıyla birlikte onun yaşamına yakından tanıklık etmiş olanların anlattıkları veriliyor.

Ablası Eleni Kokkou, yol arkadaşları sinema yönetmeni Manos Zacharias ve şair Titos Patrikios, Alki Zei'nin uzun serüveninden anımsadıklarını anlatıyor. Bu bilgiler belgeselin kısa tanıtım videosundan.

Belki bu işlerin ustası Murat Türker bir kolayını bulur da filmin tamamını izleyebiliriz.

Alki Zei 97 yaşındaydı, onun uzun yürüyüşü geçtiğimiz 27 Şubat günü son buldu.

Başbakan Miçotakis başsağlığı mesajında onun ölümü ile edebiyat ortamının yoksullaştığını, toplumun acı duyduğunu söyledi. Syriza lideri Çipras yayınladığı mesajda özetle şöyle demiş:

"Alki Zei'nin yokluğunda kendimizi biraz öksüz gibi hissedeceğiz... Onun kahramanlarıyla büyüdük, onlarla birlikte yaşadık, onlarla birlikte ağladık... Uzun yürüyüşünde Petros ile birlikte yürüdük, biz de büyükbabanın hikâyelerini dinledik, vitrindeki kaplana hayranlık duyduk... Onun kitaplarını okuyarak ülkemizi sevmenin, özgürlüğün ne anlama geldiğini öğrendik... O sonuna kadar ilerici sol çizgisini korudu, politik görüşlerinden dolayı acı çekti, sürgün hayatı yaşadı ama yılmadı, insanın inançları uğruna neler yapabileceğinin mükemmel bir örneğini verdi."

Dostları onu beyaz çiçeklerle ve alkışlarla son yolculuğuna uğurladılar. Cenazenin haber videosuna baktım, ortalıkta din adamları görünmüyordu, sadece dostları vardı. Bir de Teodorakis'in gönderdiği beyaz çiçekler...

(BİANET.ORG – Arif ŞENTEK – 17.10.2020)

Bu yazı toplam 964 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar