1. YAZARLAR

  2. Sevgül Uludağ

  3. Stavros Antoniu’dan insani jest… - 2 -
Sevgül Uludağ

Sevgül Uludağ

0090 542853 8436/00357 99 966518
Yazarın Tüm Yazıları >

Stavros Antoniu’dan insani jest… - 2 -

A+A-

Kıbrıslırum gazeteci Stavros Antoniu, yürüttüğü  araştırmaları sonucu belirlediği 1964 “kaybı” iki Kıbrıslıtürk’ün olası gömü yerini bize ve  Kayıplar Komitesi’ne gösterdi…

 

kk-057.jpg

 

Kıbrıslırum gazeteci Stavros Antoniu, yürüttüğü araştırmalar sonucu belirlemiş olduğu, 1964 “kaybı” iki Kıbrıslıtürk’ün olası gömü yerini, geçtiğimiz Perşembe günü (3 Ocak 2019)  bize ve Kayıplar Komitesi yetkililerine gösterdi…

Stavros Antoniu, daha önce de Pervolya’da “kayıp” edilen Halil Ziya Desteban’ın gömü yeri hakkında Kayıplar Komitesi yetkililerini bilgilendirmişti… Mazoto’da Panayi Bedunda Kilisesi’ne yakın bir bölgede bir kamışlığın yakınına 1964 “kaybı” Şevket Salih Sakallı ile Yusuf Emir Hasan’ın defnedilmiş olduğunu anlatan Stavros Antoniu, öğrenmiş olduklarını bizimle ve Kayıplar Komitesi yetkilileriyle paylaştı.

Hala ıssız bir yer olan bu bölgede inceleme yaptık, Kayıplar Komitesi yetkilileri bu bölgeyi fotoğraflayarak koordinatlarını aldılar.

Stavros Antoniu, Aysozomeno çarpışmaları ardından Aysozomeno’da öldürülen bir Kıbrıslırum’un Anafodiyu’daki cenazesinden dönerken, Mazoto’ya giden yol kenarında davarlarını otlatmakta olan iki Kıbrıslıtürk’ü görerek bunları “intikam” gerekçesiyle öldüren dört-beş kişilik grubun, onları daha sonra Mazoto’daki Panayia Bedunda Kilisesi yakınındaki bu bölgeye getirerek, kamışlıkların yedi ayak yakınındaki doğal bir çukura gömmüş olduklarını öğrendiğini belirtti. Stavros Antoniu, bu olası gömü yerinin iki Kıbrıslıtürk “kayıp” olan Yusuf Emir Hasan ve Şevket Salih Sakallı’nın gömü yerleri olduğuna inandığını da belirten sosyal medya paylaşımında bulunmuştu…

 

“KAYIP” YUSUF EMİR HASAN VE ŞEVKET SALİH SAKALLI’NIN ÖYKÜSÜ…

Eylül 2009’da “Kıbrıs: Anlatılmamış Öyküler” başlıklı yazı dizimizde, “kayıp” Yusuf Emir Hasan’ın ve “kayıp” Şevket Salih Sakallı’nın öykülerine şöyle yer vermiştik:

“Sağır ve dilsiz “kayıp” Yusuf Emir Hasan’ın hikayesi…

Yaşlı adam sağır ve dilsizdi – kulakları duymuyordu ve konuşamıyordu… Bu yaşlı çoban çevresindeki insanlarla ancak el hareketlerini ve yüzünün mimiklerini kullanarak iletişim kurabiliyordu…

Yusuf Emir Hasan yaşlı bir adamdı, Civisilli bir çobandı, Civisil  ovalarında davarını otlatmaya gitmişti… 1964’te Şubat ayının ilk günleriydi, yanında Şevket Salih Sakallı da vardı… O da davarını otlatmaya Yusuf Emir Hasan’la birlikte gitmişti… Bu yaşlı çoban, Şevket Bey’in eşi Pembe Hanım’ın dayısıydı…

Yaşlı çoban, bu günün hayatının son günü olacağını bilmiyordu, son kez gülümseyeceği gün, son kez güneşi göreceği, son kez koyunlarına bakacağı gün… Tam 74 yaşındaydı – 1890 doğumluydu… Uzaktan gelen kalabalığı görmüş ve yaşlı çoban onlara doğru ilerlemişti… Bu kalabalığın aslında Anafodya’daki bir cenazeden dönmekte olduğunu bilmiyordu yaşlı çoban… Cenaze töreninin Ay Sozemeno (Arpalık) köyünde öldürülen bir Kıbrıslırum polis için düzenlendiğini bilmiyordu… Bu Kıbrıslırum polis acaba Ay Sozemeno (Arpalık) dışındaki motor evinde bir grup TMT’ci gencin, köyün TMT liderinin karşı çıkmasına rağmen pusu kurarak öldürdükleri iki Kıbrıslırum’dan birisi miydi? Yoksa bu genç TMT’cilerin kurduğu pusuda öldürülen ve yaralanan Kıbrıslırumlar’ın intikamını almak üzere köye saldıran civar köylerden gelen ve çatışmalarda öldürülenler arasında mıydı?

Yaşlı çobanın tüm bunlardan haberi yoktu… Civisil’de onun koyunlarını otlatmakta olduğu yerden geçen ve Mazoto’ya giden bir yol vardı… Yaklaşmakta olan kalabalığı görünce Mazoto’ya giden bu anayola doğru giderek yolun kenarında durmuş ve onlardan bir sigara istemişti… Elinin işaret ve orta parmağını dudaklarına doğru götürerek sigara içer ve üfler gibi hareketler yaparak, bir sigaracık istediğini anlatmaya çalışmıştı…

Yaşlı çobana bir sigara vermek yerine onu oracıkta, Mazoto’ya giden yolda akrabası Şevket Salih Sakallı’yla birlikte öldüreceklerdi… Şevket Salih Sakallı henüz 44 yaşındaydı, Civisil’de evliydi, eşi Pembe Hanım’la birlikte altı çocuğunu geride bırakacaktı… Çocuklarının en küçüğü üç yaşlarında, en büyüğü 18 yaşlarındaydı… Ay Sozemeno’da (Arpalık) öldürülen Kıbrıslırum polisin cenazesinden dönenler arasında bulunan bazı Kıbrıslırumlar, her ikisini de burada öldürecekti… Akrabaları daha sonra onların öldürüldüğü yerde bir diş ve kan izleri bulacaktı…

Eminim ki yaşlı adam bu Kıbrıslırumlar’ın onu neden öldürmek istediğini anlamamıştı… Onun tek istediği yoldan geçen bu grubun kendine bir sigara vermesiydi… O sessiz adam, katillerine “Durun! Lütfen yapmayın!” bile diyemeyecekti çünkü dilsizdi... Ölümü de, yaşamı karşıladığı gibi tümüyle sessizlik içinde karşılayacaktı – belki de gözleriyle, elleriyle, yüz ifadeleriyle Kıbrıslırum katillerine tek istediğinin yalnızca bir sigara olduğunu anlatmaya çalışmıştı…

Yaşlı adam, Ay Sozemeno dışında bulunan motor evinde bazı genç TMT’cilerin bir pusu kurduğundan, burada bazı Kıbrıslırumları öldürdüğünden, bunun üzerine köye saldıran Kıbrıslırumlar’la köydeki Kıbrıslıtürkler arasında çatışma çıktığından, ardından Ay Sozemeno’nun (Arpalık) hemen ertesi günü boşaltılarak buradaki tüm Kıbrıslıtürkler’in Lurucina’ya (Akıncılar) göç ederek yaşamları boyunca göçmen olarak yaşayacaklarından habersizdi… Yaşlı çoban, Ay Sozemeno’nun (Arpalık), Dali ve Bodamya’nın kıyısında bir hayalet köye dönüşeceğini, buradaki binaların yıkılarak toz ve taş parçaları olarak etrafa dağılacağını, köyden hiçbir eser kalmayacağını, köyün yokolacağını göremeyecekti… Geride hiçbirşey kalmayacaktı, hiçbirşey – yalnızca bu köyde bir zamanlar capcanlı bir hayat yaşandığına dair belleğinde hatıraları olanlar hatırlayacaktı Ay Sozemeno’yu – burası tam bir hayalet köye dönüşecekti…

Kıbrıslıtürk solunun efsane isimlerinden Ali Fegan bu hatıraları belleğinde taşıyarak bana bu köyün öyküsünü anlatacaktı…

1957-58 yıllarında Ay Sozemeno çevresinde Lurucina (Akıncılar) ve Piroyi’de (Gaziler) çatışmalar çıkmaya başladığında, köyün muhtarı olan sevgili babacığı Mustafa Lefkaridi, köyün Kıbrıslırum muhtarı “Sağır Dimitri” ile oturup bir anlaşma yapacaktı… Ali Fegan bunu şöyle anlatacaktı:

“1956-58 yılları arasında Rum-Türk çatışmaları başladığında bizim köyün etrafında bulunan Piroyi’de ve Lurucina’da (Akıncılar) da olaylar çıktı. Akıncılar’da çok az sayıda Rum yaşıyordu. Rumlar o köyden ayrılmak zorunda bırakıldılar. Ayrılan Rumların bir ailesi bizim köyün Rum muhtarının oğlu ve ailesi idi. Rum-Türk çatışmaları başladığı zaman köyün Rum ve Türk muhtarı (babam Mustafa Lefkaridi) oturup bir anlaşma yaptı: Çatışmaları köye taşımamak ve dıştan gelecek Rum veya Türk’ün köye yerleşmesine müsade etmemek…

Bu anlaşma ışığında Rum muhtarının oğlu köye anne ve babasının evine geldiği zaman, Türk muhtar Rum muhtarın evine gidip anlaşmayı hatırlattı. Vakit gece ve geç olduğu için muhtarın oğlunun babasının evinde misafir edilmesi ve ertesi günü Yeri köyündeki kızkardeşinin yanına taşınması üzerinde anlaştılar. Silahlı eğitim görmüş olan TMT’li gençler bundan rahatsız oldular, geceleyin Rum muhtarın avlusunu çeviren çalılardan yapılan duvarı ateşe verdiler ve koşarak nöbet tutan arkadaşlarının yanına gittiler. Bu olay Ay Sozemeno’da (Arpalık) ve civar Rum köylerinde büyük bir tedirginlik yarattı. Rum-Türk çatışması olmaması için köyün Rum-Türk ileri gelenleri bu olayı yapanları polise teslim ettiler. Köyün bağlı olduğu polis Akıncılar Türk polisi idi. Tutukluların olaylar yatışıncaya kadar poliste tutulmaları sağlanmış, böylece bu köydeki ilk çatışma, sağduyulu insanlar tarafından önlenmiş oldu. Fakat TMT’li gençler ve aileleri bu olayı büyütüp Türk muhtarını Rumcu ve komünist ilan ederler. Türk muhtarının Lefkoşa’da sütçülük işletmesi vardı, köydeki sütleri toplar ve Lefkoşa’daki işletmeye taşırdı. Gecenin birinde Türk muhtarı, köyün öğretmeni Mustafa Ethem ve süt işletmecisi ortağı Hasan Cıdık Lefkoşa’dan köye gelirlerken önleri kesilip dövülürler ve ikaz edilirler. Bu olay sonrası köy ikiye bölünür. Köylüler artık birbirlerine karşı nöbet tutmaya başlarlar.

21 Aralık 1963 olayları başladığında ve Rum polislerin Lefkoşa Türk Lisesi’ndeki öğrencilere ateş açtığı günün gecesi, Rum-Türk polis devriyesi köyü kontrola geldiği zaman kendilerine ateş açılır. Polisler dağın eteğinde arabayı bırakıp dağ üzerinden yaya Yeri köyüne giderler. Köydeki gerginlik Rumlar’ın Ay Sozemeno (Arpalık) köyünden ayrılmasına neden olur. Terminatörler köyü teslim almışlar, her istediklerini yapmaya başladılar. Bu dönemde köyün üç kilometre uzağında Rum köylerinin su ihtiyacını karşılamak için bir kuyu vardı. Rumlar her gün buraya gelir ve motoru çalıştırıp ihtiyaçları olan suyu köylerine depolara gönderirlerdi. TMT’li gençler bu kuyuyu çalıştırmaya gelen Rumlar’I vurmaya karar verir ve bu kararlarını uygulamak için bazı köylüleri de ikna ederler. Köyün TMT başkanı ve diğer ileri gelenlerini dinlemezler.

6 Şubat 1964 tünü Rumlar’a pusu kurulmaya karar verirler. Köyün TMT Başkanı (Mehmet Hüseyin Guspo) bağlı olduğu Bodamya köyündeki liderine durumu bildirmeye gider, o gidip gelene kadar alınan karar uygulanır ve Rumlar’a pusu kurulur. Motorlarını çalıştırmaya gelen araba içerisindeki Rumlar’a ateş açılır, karşılıklı çatışma çıkar, daha sonra geri çekilerek köye dönülür, iki-üç saat sonra köyün etrafı Yeri, Dali, Kiracıköy (Atienu) ve Dimbu köylerinden gelen fanatik Rumlar tarafından sarılır. Çatışmalar başlar, saatler sürer. Köyün bir mahallesi teslim alınır, orada bulunan erkekler öldürülür (içlerinde köyün TMT Başkanı da vardır) ve kadınlar ile çocuklar esir alınır. Akşama doğru Barış Gücü görevini yapan İngiliz askerlerinin müdahalesi ile ateşkes yapılır. Köyün Türk muhtarı İngiliz zırhlı aracın içerisinde Rumlar ile konuşur, yaralıların hastahaneye kaldırılarak ölülerin toplanmasına müsaade edilir. Geceleyin kadın ve çocuklar 2-3 evde toplanır, etrafı silahlılar tarafından beklenir. 7 Şubat 1964 sabahı Akıncılar (Lurucina) köyünden 20-30 silahlı kişi, iki köy arasındaki ovalarda güvenlik geçidi oluşturdular, köylü alabildiği eşyaları ve hayvanları ile bu geçitten Akıncılar’a (Lurucina) gider. Bu olayların neticesinde civar köylerden Bodamya, Dali, Goşşi (Üçşehitler), Petrofan (Esendağ) ve Piroyi’deki (Gaziler) Türkler de köyleri de Akıncılar’a taşınır. Böylece yüzlerce Kıbrıslıtürk’ün evini, malını ve işini terk edip tek bir köyde toplanması sağlandı. O günün şartlarında kantonal taksim öngörülüyordu. 1974’te EOKA-B ve darbeci diğer Rum faşistlerin yarattığı şartlarda Türk askerinin mücahalesi sonucunda bölgesel taksim gerçekleştirildi. Bugün gelinen noktaya emperyalizmin böl-yönet siyaseti sayesinde varıldı. Bölünmüş yurdumuzun yeniden bütünleştirilmesi eskiden olduğu gibi Kıbrıslılar’ın, Kıbrıs’ın ne Türksiz ne de Rumsuz var olamayacağını kabul ederek iki topluma mensup barışseverlerin güç ve çabalarını birleştirerek verecekleri ortak mücadele sonucunda mümkün olacaktır...”(*)

O sağır ve dilsiz yaşlı çoban yani Yusuf Emir Hasan ile akrabası Şevket Salih Sakallı, hala “kayıp”… Onların nerede gömülü olduğu belki bir gün ortaya çıkarılabilir… Ve onlardan geride kalanlar ailelerine iade edilerek toprağa verilirler… Ama öyküleri hep bizimle kalır…

(*) Birleşik Kıbrıs – Yıl:4, Sayı: 200, 17 Şubat 2007 – Sayfa 7)

“YENİDÜZEN – Kıbrıs: Anlatılmamış Öyküler – Sevgül Uludağ - Eylül 2009)

 

BİR OKURUMUZUN ANLATTIKLARI…

Aralık 2011’de yine bu sayfalarda, bir okurumuzun “kayıp” Şevket Salih Sakallı’yla ilgili anlattıklarına yer vermiştik. Okurumuz bize şöyle yazmıştı:

“Geçtiğimiz gün Mustafa Abuzet’le ilgili yazdıklarınızı okuyunca, bizim bölgeden kayıp edilen Şevket Dayı ve Yusuf Dayı aklıma geldi. Bir olay olduydu, sanırım Arpalık (Aysozomeno) çatışmalarıydı. Ölenler arasında galiba bir Mazotolu, bir da Anafodiyalı Kıbrıslırum asker vardı. Onların ölülerini geçiriyorlardı Çite (Kiti)-Mazoto yolundan. Şevket Dayı ve Yusuf Dayı, anayolun yanında koyunlarını otlatırlardı. O güne kadar davarlar hep köyün etrafında otlatılıyordu, yani Civisil’de, köyden uzağa gidemiyorlardı. Fakat köyün etrafında yeyinti kalmadığı için Şevket Dayı ilk defa o gün davarı alıp uzağa, yolun yanına gitmişti. Ölüyü gömmeye götüren konvoyda Çite’nin yanındaki Pervolya (Bahçalar) köyünden bir köy ileri geleninin oğlu vardı. Bu Kıbrıslırum, Kıbrıslıtürkler’e düşmandı. EOKA’cı idi. İşte o Kıbrıslırum, Şevket Dayı’nın başındaki mandillanın beyaz renkli olmasından dolayı onun Kıbrıslıtürk olduğunu anlayıp arabayı durdurmuş ve ateş edip ikisini da vurmuş. Çünkü Kıbrıslırumlar’ın mandillası genelliknan siyah olur. Cenazeleri gömdükten sonra geri gelip cesetleri almak istemişler ama Yusuf Dayı ölmemiş ve sürünerek dere içerisinden köye gelmeye çalışmış. Yusuf Dayı’yı bulamayınca izlerini takip etmişler ve köye bir mil kadar uzakta, dere içinde onu bulup tekrar vurarak öldürmüşler ve gömmüşler.

Akşamüstü davar yalnız başına köye geldi... Bizim köylüler gidip Şevket Dayı’yı ve Yusuf Dayı’yı aradılar ama bulamadılar, kan izleri gördüler ve Yusuf Dayı’nın sürünme izlerini. İngiliz askerlerine haber verildi, bir netice çıkmadı... Şevket Dayı öldürüldüğünde en büyük oğlu İlkay 17-18 yaşlarında idi... Onlar da altı kardeş idi, üç oğlan, üç kız... Babası “kayıp” edildikten 5-6 sene kadar sonra, ortalık açıldığında Pervolyalı (Bahçeler) bir köylümüz ile birlikte Pervolya’ya gitmişler. Pervolyalı bir Kıbrıslırum onları kahvede yeme içmeye davet etmiş. Yiyip içerlerken size sözünü ettiğim Pervolya’nın ileri gelenlerinden olan o şahsın oğlu da gelmiş. Sarhoşmuş. Laf arasında bu Kıbrıslırum olayı anlatmış övünerek. Anlatmaya başladığında İlkay’ın Şevket Dayı’nın oğlu olduğunu bilmiyormuş... İlkay’ın yanındaki Kıbrıslıtürk söylemiş ama o gene da “Annadayım sana da öğren nasıl öldü baban” deyip anlatmaya devam etmiş... O anlattıksonra İlkay dolmuş, gözlerinden yaş gelmeye başlamış. Masadaki diğer Kıbrıslırumlar müdahale edip, o Kıbrıslırum’u oradan uzaklaştırmışlar, İlkay’ın yanındaki Kıbrıslıtürk’e da “Hade al onu da gidin” demişler... Köye döndüklerinde İlkay kahvede bağırarak kendini yerden yere vurmuştu... O tarihten sonra İlkay’ın eline uzunca bir süre nöbette silah vermezlerdi, gidip o Kıbrıslırum’u vurmasın diye... İlkay 5-6 ay kadar önce rahmetli oldu. Arkadaşımızdı rahmetli... Köyümüzün adını yaşatmak için Civilsilspor kulübü kurulmuştu... Orada da aktifti... Yemeye içmeye oturduğumuzda, her zaman bu olayı anlatırdı... İşte böyle olaylar da var geçmişimizde Sevgül Hanım...

Bu arada rahmetli Şevket Dayı’nın çok ama çoook şakacı biri olduğunu da ilave edeyim...

Köyde bir hanım vardı, gece gündüz namazında niyazındaydı... Onu nasıl kızdırdığını dün gibi hatırlarım... Bu hanım kahvenin önünden geçerken, “Bakın göresiniz nasıl gızdıracam Hacı abayı” diyerek oradan kaptığı boş bir kağıt ve kalemle bu hanıma yetişip “Hacı aba, imza toplarık da imzalayasın sen da bu kahadı” demiş. Hacı Aba, “Tamam be Şefget ama neçin imzalaycayık, ne var?” diye sormuş. Kağıdı kalemi eline aldıktan sonra Şevket Dayı, “Yağmur yağmadı bu sene da imza toplarık değiştirelim yukardakini Hacı Aba” dediğinde bu hanım “Kafiiir!” diye bağırıp kağıdı ve kalemi öyle bir fırlatmıştı ki Şevket Dayı’nın yüzüne, kahvedekiler gülmekten kırıldıydı...  Şevket Dayı işte böyle muzip bir adamdı, herkesin sevdiği bir adamdı... Onu da rahmetle anıyoruz...”

(YENİDÜZEN – Kıbrıs: Anlatılmamış Öyküler – Sevgül Uludağ – Aralık 2011)

 

 

 

 

Bu yazı toplam 794 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar