1. YAZARLAR

  2. Salih Sarpten

Çağıl Günalp

Çağıl Günalp

Sonun başlangıcı yaklaşırken…

A+A-

Amerikalı akademisyen Joel Kovel, üretilen her şeyin bir amaca hizmet ettiğini; önemsiz, yıkıcı veya gerçek dışı olsa bile bir ihtiyacı karşıladığını belirtir. Yapılmış bütün nesnelere; karşıladıkları ihtiyaçlara, yararlarına uygun bir değer yapıştığını ifade eden Kovel, “Yapılmış şeyler için kullanım değeri, emek ile doğanın birleşmesini temsil eder ve insani doğa ile genel doğa arasındaki sınırı işgal eder. İnsani doğa, hayal gücünün işin içine katılmasını gerektirdiği için öznel ve mutlakiyet bir boyut taşımayan tek bir kullanım değeri dahi yoktur” der.

Gayet açıktır ki bugünün dünyasında neoliberalizm, yeni sermaye birikim aracı olarak doğanın metalaştırılmasını hedeflemektedir... Ve evet her metanın bir kullanım değeri vardır. Peki her kullanım değeri olan meta mıdır? Doğa, meta mıdır? Olmalı mıdır?

Yazının ilerleyen bölümlerinde bu iki sorunun cevaplarına ek olarak, özellikle son 40 yılda global ölçekte krizler yaşamasına rağmen hala daha genişlemeye ve yeni yıkımlar yaratmaya devam eden neoliberal kültür-ekoloji ilişkisini ele alıp bu durumun yerel ölçekteki tezahürünü irdelemeye çalışacağım. Bugün, maddeyi fetişleştiren anlayışı göz ardı edip global ölçekte yaşanan ekolojik tahribatı anlamaya çalışmanın mümkünatı yoktur. “Kapitalizmin doğa ile savaşı. Soma örneği: derin ekoloji ve toplumsal ekoloji çerçevesinde neoliberal kapitalizm üretim süreci”  isimli makalede altı çizildiği gibi;
çevresel sorunlar,  günümüz neoliberal kapitalizm vasıtası ile yaratılan bir durumdur. Yazıda neoliberalizmin doğayı emek sürecinin bir girdisi olarak konumlandırmayı sürdürmekte olduğu ve doğaya karşı savaşı bahse konu üretim sistemi içerisinde zorunlu kıldığı vurgulanır.

Sermayedarlar tarafından kapitalist üretim sürecine hammadde olarak giren doğal kaynakların, kapitalin bir parçası olarak değil doğanın kapitalist üretim sürecine bir hediyesi olarak algılandığı ifade edilen makalede bu durumdan ötürü doğayla savaşa girmenin sermaye odakları tarafından meşru kılındığına dikkat çekilir.
Birçok yazımda altını çizdiğim bir husus vardır; neoliberalizm salt bir ekonomik yönetim şekli değildir.

Neoliberalizm, şiddeti meşru kılan, tahakküm üzerinden kendini var eden/yeniden üreten ve genişleyen ahlaki bir problemdir. Neyin tahakkümü peki? İnsanın doğa üzerindeki, sermayenin emek üzerindeki, bireyselciliğin dayanışma üzerindeki tahakkümü…

Evet, neoliberalizme eklemlenen şiddet ve bu durumdan ötürü yaşanan çıkar savaşları, savaşlarda kullanılan kimyasal silahlar, maden aramada kullanılan aygıtlar ve kimyasallar, yeşil potansiyelinin her geçen gün daha da azalması, yeni pazar arayışları ile çok uluslu şirketlerin el değmemiş bakir toprakları “kolonileştirmesi” daha basit bir tanımla; rant uğruna tüm yaşamsal değerlerin fütursuzca ayaklar altına alınması ile yaşanan ekolojik yıkım sonucunda dünya, her geçen gün daha da yaşanamaz bir gezegen haline geliyor.

Su havzalarının korunamaması, yüzlerce hayvanın neslinin tükenme tehlikesi, küresel iklim değişikliği, tarımsal alanların azalması ve açlık kaçınılmaz oluyor. Kapitalist aklın güdümündeki kitle iletişim aygıtları ise insanlığın gözünü bağlayıp tüm bu sorunların neoliberalizm ile olan ilişkisinin idrak edilmesine set çekiyor.

Bugün bazı kapitalist yatırımların olumsuz etkisi, nükleer silahların yarattığı etkidedir. Japon Meteoroloji Ajansı’nın yayınladığı verilere göre geçtiğimiz Mart ayı hava sıcaklığının 100 yılın rekor seviyesine ulaşması, mart ayı ortalamasının 1.07 derece üzerinde olması bu iddianın abartısız olduğunun sanırım kanıtı niteliğindedir.  2012’de yapılan araştırmada dünyanın en zengin 100 insanının yıllık kazancı ortalama olarak 2.4 Milyar Dolar. Bu, günlük 6.576 Milyon Dolara tekabül ediyor. Diğer yandan BM Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) tarafından yapılan çalışmada yaklaşık olarak her 9 insandan biri aç. 1 Milyara yakın insan ise temiz suya erişemiyor ve her 7 dakikada bir kişi kirli su kullanımı nedeni ile hayatını kaybediyor. Tüm bunların sebebi çok açık: bugün sınırlı dünyevi kaynak ile sınırsız bir ekonomik büyüme amaçlayan ekonomi teorisinin yeteri kadar sorgulanmayışı ve yazımın başında bahsettiğim gibi doğayı emek sürecinin bir girdisi olarak konumlandıran anlayış.

Peki, Kıbrıs’ın kuzeyinde yaşanan ekolojik tahribat ile ilgili bugüne kadar nitelikli bir mücadele verildi mi? Gerçekleşen ekolojik saldırılar ile ilgili verilen mücadele, doğru adrese karşı verildi mi? Hiç kuşkusuz bu ülkede çevre mücadelesi veren insanlar, kurumlar, çevre ile ilgili bugüne kadar çeşitli platformlarda, çeşitli zamanlarda eylemler gerçekleştirmiş, gerçekleşen ekolojik tahribatlar ile ilgili bir tavır geliştirmiştir. Lakin gerçekleştirilen eylemlerin sürdürülebilirliği, niteliği tartışma kaldırır. Gerçekleşen mücadelede, ekolojik tahribata sebep esas sorumlunun yani sonsuz bir ekonomik büyüme gözeten, para kazanmak için her türlü anlayışı mübah gören anlayışa karşı nitelikli bir mücadele verildiğini düşünmüyorum.

Çevre, bugünlerde yine ada insanının gündeminde. Kıbrıs’ın kuzeyi Temroz ve Ayorgi’de gerçekleşen “çevre eylemleri”ne ev sahipliği yapıyor. Gerçekleşen eylemlerin doğru adrese karşı, yani rant uğruna doğayı bir “meta” gören anlayışa karşı verilmesi gerektiğini düşünüyorum. Yaşanan ekolojik yıkımlar karşısında verilen mücadele, sadece “çevre mücadelesi” çerçevesinde kalır ve yaşanan yıkımın esas sorumluları göz ardı edilirse; kazanıldığı düşünülen zaferler geçici olur, saldırı daha da artarak sürer.

Global ölçekte de bu durum geçerlidir. Mücadele sorunun kaynağına, yani neoliberal saldırılara karşı yapılmalıdır. Aksi takdirde, akademisyen Dr. Paul Craig Roberts’in de belirttiği gibi, dünyanın yaşanılması imkansız bir hale gelmesinden önce insanlığın evrendeki diğer gezegenleri kolonileştirmesini beklememizden başka bir çare kalmayacak. Kızılderililerin yıllar önce söylediği gibi “Son ağaç kesildiğinde, son nehir kuruduğunda ve denizdeki son balık tükendiğinde; Beyaz Adam paranın yenmediğini o zaman anlayacak”.

 

 

Bu yazı toplam 2069 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar