1. YAZARLAR

  2. Asım Akansoy

  3. Savaşın Gölgesinde Kıbrıs: Boşluklar ve Olasılıklar
Asım Akansoy

Asım Akansoy

SİYASET MEYDANI

Savaşın Gölgesinde Kıbrıs: Boşluklar ve Olasılıklar

A+A-

Yaklaşık bir ay önce başlayan emperyalist saldırılar karşısında İran’daki molla rejiminin beklenmedik direnişi, hem ABD hem de İsrail kamuoyunda giderek daha fazla tartışılır hale geldi. Avrupa devletlerinin sınırlı ve kontrollü desteği, NATO’nun teyakkuz hali, Türkiye’nin görece dengeli dış politikası ve İran’ın Körfez ülkeleri ile komşularına yönelik temkinli yaklaşımı, savaşın geniş çaplı bir bölgesel çatışmaya dönüşmesini şimdilik engellemiş görünüyor. Komplo teorileri yerine gerçeklere bakmak gerekir: Bu savaşın ağır bedelini hiçbir ülke ödemek istemiyor. Bu nedenle, savaşların maliyet hesabında deneyimli aktörler İran karşısında dikkatli bir tutum sergiliyor.

Ekonomi açısından bakıldığında, özellikle petrol sevkiyatında yaşanan aksaklıklar ülkeler için ciddi baskı yaratıyor ve bu durum savaşın bir an önce sona erdirilmesi yönündeki isteği güçlendiriyor. Bu noktada istisna olarak öne çıkan aktör ise İsrail ve onun siyasi liderliği, yani Benjamin Netanyahu.

Son yönde yükselen “yeni bir dünya kuruluyor”, “uluslararası hukuk bitti” gibi söylemleri abartılı bulmakla birlikte, kapitalist ülkeler arasındaki rekabetin yeniden şekillendiğini ve küresel dengenin giderek Amerika Birleşik Devletleri ile Çin arasındaki rekabet ekseninde kurulacağını öngörebiliriz. Bu yönde pek çok uluslararası rapor da benzer tespitler yapmaktadır.

Kıbrıs’a baktığımızda, Nikos Hristodulidis’in, Nikos Anastasiadis’in son döneminden devraldığı siyasi perspektifi sürdürdüğü görülmektedir. Anastasiadis döneminde Güney Kıbrıs ile İsrail arasında askeri, enerji ve siyasi alanları kapsayan çok boyutlu bir stratejik işbirliği gelişmiş; ancak bu süreç tek bir kapsamlı anlaşmadan ziyade, parçalı anlaşmalar ve üçlü bölgesel işbirlikleri üzerinden ilerlemiştir. Bu ilişkiler Hristodulidis döneminde de devam etmiş, hatta yeni jeopolitik koşullarda daha aktif biçimde kullanılmaya başlanmıştır.

Avrupa Birliği üyeliğini kendi siyasetinin güçlendirilmesi ve kurumsallaştırılması için bir araç olarak değerlendiren Hristodulidis, Ersin Tatar ve Ankara’nın “egemen eşit, iki ayrı devlet” yaklaşımının yarattığı boşluktan faydalanarak hareket alanını genişletmiştir.

Ancak son dönemde; kuzeydeki Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin yarattığı yeni siyasi iklim ve zemin, Türkiye ile Avrupa Birliği arasında Gümrük Birliği kapsamında Türkiye’de üretilen ürünler için “Made in EU” menşeinin kullanılmasına ilişkin anlaşma ve İsrail’in saldırganlığının açığa çıkmasıyla derinleşen bölgesel savaş, Hristodulidis’in siyasetinin dayandığı zemini zayıflatmıştır.

Kıbrıs Türk tarafında, yakınlaşmayı ve Birleşmiş Milletler parametreleri çerçevesinde siyasi eşitliğe dayalı çözümü temel alan yeni yaklaşım, adadaki siyasi iklimi bir anda değiştirmiştir. Çözüm ihtimali yeniden görünür hale gelmiştir; yeter ki sonuç odaklı ve karşılıklı kabul edilebilir bir yol haritası oluşturulabilsin. Bu noktada, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin görev süresi sona ermeden önce Kıbrıs’ta somut bir adım atma isteği ve bu yönde bir fırsat gördüğü gerçeği de not edilmelidir.

Öte yandan, Hristodulidis’in bölgesel ortaklarından Netanyahu’nun temsil ettiği ve dünya genelinde giderek daha fazla tepki çeken savaş politikaları, Güney Kıbrıs yönetiminin siyasi manevra alanını da daraltmıştır. Bu durum, izlenen politikanın sürdürülebilirliğini ciddi biçimde tartışmalı hale getirmiştir.

Ortaya çıkan bu tablo, Güney Kıbrıs’ta Mayıs ayında yapılacak seçimleri de doğrudan etkilemektedir. AKEL ve DİSİ’nin Hristodulidis’e açık mesafeli duruşu ile kendisinin aşırı sağ ve küçük merkez partilerle kurduğu yakın temaslar dikkat çekicidir. Bu seçimlerde, uzun yıllardır sistemi domine eden DİKO ve EDEK gibi partilerin etkisinin azalması, buna karşılık yeni siyasi oluşumların, iki büyük kurumsal partiyle birlikte sisteme dahil olması olasılığı güçlenmektedir. Böyle bir sonuç, Güney Kıbrıs siyasetinde önemli bir dönüşüm anlamına gelecektir.

Her kriz, beraberinde yeni dinamikler de yaratır. Bu tür dönemler doğru değerlendirildiğinde, yeni çözüm imkanları doğabilir. Ancak alan boş bırakılırsa, ayrılıkçı eğilimlerin güç kazanması da kaçınılmazdır.

Açık olan şudur: Kıbrıs’ta kalıcı bir çözüm olmadan mevcut ateşkes düzeni değişmeyecektir. “Egemen eşit, iki ayrı devlet” tezinin hayata geçme olasılığı bulunmadığına göre, ya mevcut statüko sürecek ya da çözüm yönünde ilerleme sağlanacaktır. Statükonun devamı ise, özellikle Kıbrıslı Türkler açısından, belirsiz ve ucu açık dönemin sürmesi anlamına gelmektedir.

Koşullar zordur. Güneyde seçim atmosferi vardır ve iç politik hesaplarla yapılan açıklamalar giderek artacaktır. Bundan sonra daha da artması muhtemeldir.

Bu süreçte yapılması gereken, diyalog kanallarını açık tutmak ve sorunları diyalog yoluyla çözmeye odaklanmaktır. En önemlisi ise, bizi içine çekmek istedikleri kısır ve tehlikeli girdaba (çatışmalara) kapılmamak, girmemektir.

Bu tutum, hem bugün hem de yarın açısından hayati önemdedir.

Bu yazı toplam 370 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar