1. YAZARLAR

  2. Niyazi Kızılyürek

  3. Savaş, Yeni Jeo-Politik Dengeler ve Kıbrıs’ı Yeniden Düşünmek!
Niyazi Kızılyürek

Niyazi Kızılyürek

Savaş, Yeni Jeo-Politik Dengeler ve Kıbrıs’ı Yeniden Düşünmek!

A+A-

İran’a karşı yapılan haksız savaşın ne zaman ve nasıl sona ereceğini, sonuçlarının ne yönde olacağını tam olarak kestirmek zordur. Fakat, bir konuda herkes hemfikirdir: Bölgenin jeo-politik dengeleri değişecektir.

İçinden geçtiğimiz dönem zaten jeo-politiğin başat faktör olduğu bir dönemdir. Uluslararası hukukun rafa kaldırıldığı günümüz dünyasında büyük devletler çılgın bir jeo-politik rekabet ortamına sürüklenmişlerdir. Savaşları çağıran da budur...

İtalyan Marksist ve Avrupa Birliği’nin kurucu düşünce babalarından Aletrio Spinelli’nin daha 1941 yılında belirttiği gibi, jeo-politik, emperyalizmin hegemonya oluşturması için yaşam alanlarına sızmasını meşru kılmak üzere keşfedilmiştir ve sonu mutlaka savaştır!

İran savaşı da jeo-politik dengelerin yeniden tanzim edilmesi için yapılan bir savaştır ve daha şimdiden Kıbrıs’ı da yakından ilgilendiren ve etkileyen gelişmelere yol açmıştır.

Fakat, bu noktada bir ayırım yaparak, savaşın bir bölge ülkesi olan Kıbrıs’a nesnel olarak yansımalarının ötesinde, Kıbrıs’ı jeo-politik rekabet vagonuna bindirmeyi amaçlayan öznel çabaların söz konusu olduğunu da belirtelim.

Bu yazının esas konusu da bu çabaları mercek altına almaktır.

 

Yunanistan ile Kıbrıs Rum Toplumunda İki Heyecan Dalgası

Savaş, Yunanistan’da ve Kıbrıs Rum toplumunda iki önemli heyecan dalgası yarattı. Biri, jeo-politik gelişmelerle ilgilidir, diğeri de Kıbrıs Rum toplumu ile Yunanistan arasındaki ilişkilerde yaşanan gelişmeler ve duygusal patlamadır.

Jeo-politik alanda öne çıkan olgu, Yunanistan, Kıbrıs ve İsrail arasında bir süreden beri sürdürülen işbirliğinin çok önemli hale geldiğine olan inançtır. Bu yaygın kanıya göre, Yunanistan ve Kıbrıs Rum toplumunun önüne yeni fırsatlar çıkmıştır.

İkinci heyecan dalgası ise Kıbrıslı Rumlar ile Yunanistan arasındaki ilişkilerde yeni bir döneme girildiğine dair inançtan kaynaklanıyor.

Konumuzu ikinci noktadan başlayarak irdelemeye çalışalım.

Kıbrıslı Rumlar uzun bir tarihsel yolculuğun sonunda Ulus ile Devlet arasında arafta kalmaya sürüklendiler. Bir asırlık “anavatan ile birleşme” mücadelesi istenilen sonucu vermedi ve Kıbrıslı Rumlar Yunanistan’ın değil, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin yurttaşları oldular.

Önceleri Kıbrıs devletine sırtlarını dönseler de zaman içinde bu devletin yurttaşı olmayı benimsediler. Fakat, aynı zamanda kendilerini Yunan ulusunun bir parçası olarak görmeye devam ettiler.

Şimdi artık yerine göre bazen “Yaşasın Kıbrıs Devleti”, bazen de “Yaşasın Helen Ulusu” diyorlar.

Türkiye ve bir ölçüde Kıbrıslı Türkler karşısında devlete sarılırken, Türkiye ve daha genel bir dış tehdit karşısında yüzlerini Yunanistan’a (Ulusa) dönüyorlar.

İçinden geçtiğimiz savaş döneminde ortaya çıkan güvenlik endişeleri Ulusu Kıbrıs devletinden daha kıymetli hale getirdi. “Helenizm’in Birliği” vurgusu Kıbrıs Cumhuriyeti devletinin önüne geçti.

İngiliz üslerini hedef alan bir İHA’nın Kıbrıs semalarında düşürülmesinin ardından Yunan Savunma bakanının Kıbrıs’a savaş gemileri ve savaş uçakları göndermesi Kıbrıslı Rumları sevince boğarken, “Kimon Yeniden Adaya Döndü” veya “Kıbrıs Yakın Oldu” gibi açıklamalar bir tür “savaş-kardeşliğine” işaret ediyor.

Özellikle, Kıbrıs’ın “Yunanistan’a yakın olduğu” söylemi Kıbrıslı Rumlar açısından büyük bir anlam taşıyor. Çünkü, 1974 savaşında dönemin Yunanistan başbakanı Konstantinos Karamanlis adaya asker gönderemeyeceklerini açıkladığında, “Kıbrıs Uzaktır” demişti ve Kıbrıslı Rumların yüreğinde derin yaralar açmıştı.

Bu yüzden, şimdilerde Yunanlı yetkililer tarafından Kıbrıs’ın “uzak olmadığının” vurgulanması bir yandan Kıbrıslı Rumların 74-yaralarını sararken, öte yandan da ileride yaşanacak sıcak bir çatışmada Yunanistan’ın Kıbrıslı Rumların yanında yer olacağına olan inancı kuvvetlendiriyor.

Nitekim, apar topar adaya gelen Yunanistan başbakanı Mitsotakis, “Evrensel Helenizm’in birliğinden” ve “Kıbrıs Helenizm’in korunmasından” söz etti. Bu sözler, Kıbrıslı Rumlar arasında gurur ve heyecan dalgalarının kabarmasına yol açtı.

 

Emekli Amiralin Sevinç Gözyaşları ve Jeo-Politik Hesaplar

Resmi devlet kanalı RİK’te boy gösteren emekli Yunan amirallerden Yuannis Enkolfopulos adaya Yunan savaş gemileri ve uçaklarının gelmesi karşısında büyük bir sevince kapıldığını ve bölgede yaşanan jeo-politik gelişmelerin Helenizm’in lehine olacağını söylüyordu: “Bu savaşın sonunda İsrail bölgenin en büyük gücü olacak. Jeo-politik alanda büyük değişiklikler yaşanıyor. Kıbrıs, bu yeni dönemde Doğu Akdeniz’de Avrupa toprağı ve batmayan bir uçak gemisi olarak ABD, Yunanistan ve İsrail ile işbirliği içinde önemli bir rol oynayacak. Türkiye’nin uykuları kaçtı. Nereye dönse, uyuyamıyor...”

Şunu da belirtelim ki, söz konusu amiral, 1994 yılında Güney Kıbrıs’ta yapılan ilk Yunan-Kıbrıs Rum ortak tatbikatı Nikiforos’a katılan subaylardan biriydi.

Amiralin sözleri karşısında göz yaşlarını zor tutan televizyon programcısı, “uyrukluk nedir ki? Kağıt üstünde, pasaportta yazan bir şeydir, esas olan ulustur” diyerek, Helen Ulusunu Kıbrıs Devletinden daha önemli olduğunu ifade ediyordu.

 Sadece milliyetçiler değil, en ılımlılar bile “Ulusun Birliğinin” önemine değinmeden edemiyorlar.

 

“Dönüşümlü Başkanlık Olsaydı Yunan Gemileri Kıbrıs’a Gidemezdi!”

Yunanistan eski başbakanlarından Antonis Samaras da sahne aldı ve Yunan parlamentosunda yaptığı bir konuşmada, Yunanistan, Kıbrıs ve İsrail arasında sürdürülen işbirliğinin bugün daha önemli hale geldiğine dikkat çekerek, Helenizm’in önüne yeni jeo-politik fırsatların çıktığını ve bu fırsatların çok iyi değerlendirilmesi gerektiğini söylüyordu.

Samaras, Annan Planı döneminde kendisinin ve dönemin başbakanı Kostas Karamanlis’in BMGS’nin Planına karşı çıktıklarını vurguluyordu ve sözlerine şu manidar cümlelerle devam ediyordu: “Eğer Annan Planı uygulansaydı, dönüşümlü başkanlık sistemi sonucunda cumhurbaşkanlığı koltuğunda bir Kıbrıslı Türk oturacaktı ve Yunanistan’ın adaya savaş gemisi ve uçak göndermesi imkansız olacaktı.”

Samaras federal çözüme karşı olduğunu bir kez daha göstermekle kalmıyor, sık sık yaptığı gibi, Kıbrıslı Rumları bir kez daha federal çözüme karşı çıkmaya çağırıyordu.

Sadece Samaras gibi milliyetçiler değil, Yunanistan’da neredeyse hiçbir siyasi oluşum Kıbrıs’ta federal bir devletin kurulmasını benimsemiyor.

 

Savaş Bağlamında Kıbrıs’ın Avrupa Boyutu

Savaşın başlamasından ve Kıbrıs semalarında bir İHA’nın düşürülmesinden sonra AB üyesi bazı devletlerin yetkilileri de Kıbrıs’a geldi veya Kıbrıs Cumhuriyeti’ne destek bildirdi. Adaya gelenler arasında Fransa devlet başkanı Emanuel Macron da vardı. “Kıbrıs saldırıya uğradığında Avrupa saldırıya uğrar” diyen Macron, “Hizbullah’ın Kıbrıs’a saldırması büyük bir hatadır, Kıbrıs’ın savunması için buradayız ve bu amaç için bölgeye kuvvet göndermekten çekinmeyeceğiz, Avrupa savunması sözde değil, özdedir” diyordu.

France 24 televizyonu da “Avrupa, Kıbrıs’ı kucaklıyor” başlıklı haberlere yer veriyordu.

Bu arada, bir parantez açarak, Kıbrıs Üniversitesi’nin Macron’a fahri doktora unvanı vermeye hazırlandığını belirtelim.

Baf’ta bulunan Andreas Papndreu hava üssünde bir araya gelen Macron, Mitsotakis ve Hristodoulidis bol keseden AB’nin Kıbrıs’ı koruyacağından söz ediyorlardı. Mitsotakis, “Kıbrıs yalnız değildir. AB topraklarının her karışı koruma altındadır” diyordu.

Gelgelelim, gerçek şudur ki, AB Kıbrıs için harekete geçmedi. Koşa koşa adaya gelen AB değildi. AB üyesi devletlerin saldırıya uğraması halinde AB’nin devreye girmesini öngören Lizbon Anlaşmasının 42.7 maddesi uygulamaya konulmadı. Adaya gelen AB üyesi devletler, ayrı ayrı ve sadece kendilerini temsilen harekete geçtiler, AB olarak değil!

Buna rağmen bu gelişmeler yeni bir tartışmayı gündeme getirdi. Kıbrıs’ın ya şimdiden ya da olası bir çözümden sonra AB’nin garantisi altına alınması konuşulmaya başlandı.

Nikos Hristodoulidis, AB ülkelerinden aldığı desteği oya çevirmeyi hesaplarken, diğer yandan da koşullar müsait olduğu zaman Kıbrıs Cumhuriyeti’nin NATO üyesi olmasını savunduğunu açıklayarak, başta ABD’ye olmak üzere, Batı dünyasına mesajlar yolluyordu.

 

“Tek Ulus, İki Devlet” Söylemi ve Bir Çifte-Enosis Pratiği

 

AB garantisi veya NATO üyeliği konuşuladursun, Yunanistan ve Kıbrıs Rum toplumunda bir yandan İsrail ile derinleştirilmiş işbirliğinin önemine vurgu yapılıyor, diğer yandan da Kıbrıslı Rumların “Ulusun” gölgesine sığınmaları en makul siyaset sayılıyor.

Adaya gelen Yunan savaş uçakları ve gemilerinin adada sürekli olarak kalmasını isteyenlerin sayısı çoktur.

Eskiden beri zaman zaman duymaya alıştığımız “Tek Ulus, İki Devlet” sloganı bu günlerde daha sık işitiliyor. Helen milliyetçileri “Tek Helen Ulusundan” ve “Yunanistan ile Kıbrıs Cumhuriyeti devletlerinden” söz ediyorlar. Benzer bir tutum Türk milliyetçileri arasında da yaygındır. Onlar da “Tek Türk Ulusundan” ve Türkiye Cumhuriyeti devleti ile bazen Azerbaycan, bazen de KKTC’den bahsediyorlar. (Ersin Tatar KKTC ile Azerbaycan’ı birlikte anarak “Tek Ulus, Üç Devlet” diyordu.)

Şimdilerde bu slogan eşliğinde Yunanistan’ın adanın güneyine gemi ve uçak gönderdiğini, Türkiye’nin de adanın kuzeyine uçak konuşlandırdığını görüyoruz.

Bu askeri hareketlenme aslında bir tür Çifte-Enosis pratiğidir. Oysa, bu iki ülke, Kıbrıs Cumhuriyeti ile imzaladıkları İttifak Anlaşmasıyla Kıbrıs’ın güvenliğini koruma yükümünü yüklenmişlerdir.

Ve bu anlaşma hala geçerlidir...

 

İttifak Anlaşmasını Uygulamak En Doğru Hareket Olurdu

 

Türkiye, Yunanistan ve Kıbrıs Cumhuriyeti arasında 1960 yılında imzalanan İttifak Anlaşması Kıbrıs’ın savunması için imzacı tarafların işbirliği yapmalarını ve Kıbrıs’a karşı yöneltilen saldırılara karşı koymalarını hukuken zorunlu kılıyor.

Kıbrıs’ın tam da dışarıdan saldırıya maruz kaldığı bir dönemde Türkiye ile Yunanistan’ın rakip olarak adanın güneyine ve kuzeyine ayrı ayrı yerleşmeleri yerine, kendi aralarında istişare ederek Kıbrıs’ı dışardan gelen saldırılar karşısında birlikte korumaya hazır olduklarını göstermeleri son derece anlamlı olurdu.

Böyle bir jest, çözüm arayışlarında Kıbrıs Rum tarafının karşı çıktığı İttifak Anlaşmasının Kıbrıs’ın savunması açısından taşıdığı önemi gündeme getirmiş olurdu. Unutulmamalıdır ki, Crans Montana’da Garanti Anlaşmasının öngördüğü tek yanlı müdahale hakkının devam edemeyeceği bizzat BM Genel Sekreteri tarafından ifade edilmesine rağmen, Nikos Anastasiadis İttifak Anlaşmasına son verilmesini istediği için çözüm mümkün olmadı. 

Ne var ki, Yunanistan ile Türkiye Kıbrıs’ın savunması için birlikte hareket etme yerine, adanın kuzeyine ve güneyine ayrı ayrı ve daha büyük çapta yerleşme peşindedirler.

 

Kıbrıslı Türklerin Siyasi Eşitliğinden Kim Korkar?

Yunanistan’ın ve İsrail’in Kıbrıs’ta mevcut gidişattan şikayetçi olmadıklarını defalarca yazdım.

En iyi ihtimalle statükonun devamını savunan bu ülkeler açısından Kıbrıslı Türklerin eşitlik temelinde Federal Kıbrıs Devletinin yönetimine katılmaları istenmeyen bir durumdur. İsrail buna kesinlikle karşı çıkarken, Yunanistan böyle bir gelişmeden mutlu olmaz.

Bu gerçekler dikkate alındığında, Türkiye’nin ve Kıbrıslı Türklerin yapması gereken şeyin ne olduğu daha iyi anlaşılır.

Jeo-politik dengelerin yeniden biçimlendirildiği bir dönemde Kıbrıslı Türklerin bir an önce siyasi eşitlik temelinde ve asli bir unsur olarak Kıbrıs ülkesinin devletlilik (statehood) olgusunda yer almaları her zamankinden daha ivedi ve daha büyük bir ihtiyaçtır.

Bunu kavramak için, Antonis Samaras’ın ve onun gibi düşünenlerin söylediklerinin anlamını doğru anlamak yeterlidir!  

Bu yazı toplam 449 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar