1. HABERLER

  2. DERGİLER

  3. Mete Hatay: “Bir Cenazenin Buluşturduğu Kıbrıs”
Mete Hatay: “Bir Cenazenin Buluşturduğu Kıbrıs”

Mete Hatay: “Bir Cenazenin Buluşturduğu Kıbrıs”

O, iki toplumun resmi anlatıları arasında sıkışıp kalmış kişisel hafızaları yeniden dolaşıma soktu. İsimleri, yerleri, kuyuları, mezarları ve yarım kalmış hikâyeleri kayda geçirirken aslında başka bir Kıbrıs haritası çizdi.

A+A-

Mete Hatay
[email protected]

Bir Cenazenin Buluşturduğu Kıbrıs

Sevgül Uludağ’ın cenaze töreninde yüzlerce insan vardı. Kıbrıslı Türkler, Kıbrıslı Rumlar; solcular, sağcılar; siyasetçiler, aktivistler, kayıp yakınları, gazeteciler ve hayatlarının başka herhangi bir gününde belki aynı yerde durmayacak insanlar… Kimi Sevgül’ü çok yakından tanıyordu, kimi yalnızca yazılarından biliyordu. Kimi onun söylediklerinin tamamına katılıyordu, kimi muhtemelen hayatı boyunca onunla birçok konuda ters düşmüştü. Ama o gün herkes aynı kaybın etrafında toplandı.

Kıbrıs’ta cenazeler bile çoğu zaman ayrıdır. Mezarlıklarımız, dualarımız, yas tutma biçimlerimiz ve hatta ölülerimizi anlatırken kullandığımız kelimeler milliyetlerine göre bölünmüştür. Sevgül’ün cenazesi ise kısa bir süreliğine bu alışılmış düzeni bozdu. Ada, sanki kendi bölünmüşlüğünün dışına çıkıp başka türlü bir topluluk olabileceğini hatırladı.

Bu kalabalığı yalnızca Sevgül’ün sevilen bir insan olmasıyla açıklamak yetmez. Elbette seviliyordu. Cömertti, meraklıydı, inatçıydı; insanlara dokunmayı ve onları dinlemeyi biliyordu. Fakat cenazedeki buluşmanın daha derin bir anlamı vardı: Sevgül, yıllar boyunca birbirinden uzak tutulan insanların acıları arasında yollar açmıştı. Cenazesinde o yollardan yürüyenler, bu kez onun etrafında buluştu.

Sevgül yalnızca yazmadı. Kıbrıs’ın iki tarafında da resmi tarihlerin dışarıda bıraktığı insanları aradı, dinledi ve birbirine ulaştırdı. Kimi zaman bir kaybın izini sürdü, kimi zaman unutulmuş bir mezarı bulmaya çalıştı, kimi zaman da yıllardır içinde taşıdığı bir bilgiyi söylemeye cesaret edemeyen bir insanın kapısını sabırla çaldı. Gazeteciliği masa başında yapılan bir kayıt işinin ötesine taşıyarak bir çeşit insan diplomasisine dönüştürdü.

Bunu yaparken en önemli özelliği, iki toplumun acılarını yarıştırmamasıydı.

Kıbrıs’ta geçmiş konuşulmaya başladığında hemen görünmez bir terazi çıkarılır. Bir taraf kendi ölüsünü masaya koyar, öteki taraf başka bir ölüyle cevap verir. Bir katliam anlatılır, karşılığında “Ama siz de…” diye başlayan başka bir katliam hatırlatılır. Böylece acı, anlaşılacak ve paylaşılacak bir tecrübe olmaktan çıkar; siyasi muhasebenin para birimine dönüşür. Ölüler, yaşayanların haklılık hesabında delil olarak kullanılmaya başlanır.

Sevgül bu teraziyi reddetti. Fakat bunu acıları birbirine eşitleyerek de yapmadı. Her olayı kendi bağlamı, failleri, kurbanları ve sorumlulukları içinde ele aldı. “İki taraf da aynı şeyleri yaptı, öyleyse meseleyi kapatalım” kolaycılığına kaçmadı. Çünkü yüzleşme, herkese eşit miktarda suç dağıtmak değildir. Yüzleşme, kimin ne yaptığını mümkün olduğunca açık biçimde ortaya koymak ve kurbanın kimliğine bakmadan onun hikâyesine yer açmaktır.

Tarihçi Dominick LaCapra, travmatik geçmişle kurulan ilişkiyi anlatırken “acting out” ile “working through” arasında önemli bir ayrım yapar. “Acting out”, geçmişin sürekli bugünde yeniden sahnelenmesidir. Zamanlar birbirine karışır; geçmiş yalnızca hatırlanmaz, tekrar tekrar yaşanır. Toplum kendisini hâlâ aynı savaşın, aynı tehdidin ve aynı mağduriyetin içinde hisseder. Her yeni olay eski yaranın bir devamı gibi görülür.

Kıbrıs’ın resmi hafızası büyük ölçüde böyle çalışıyor. Geçmişi anlamaya değil, bugünkü mevzileri tahkim etmeye yarayan sonsuz bir tekrar… Her kuşak, kendisinden öncekilerin korkularını ve düşmanlarını devralıyor. Acı işlenip dönüştürülmediği için siyasi hayatın içinde yeniden sahneleniyor.

LaCapra’nın “working through” dediği yüzleşme biçimi ise geçmişi unutmak ya da geride bırakmak değildir. Geçmiş ile bugün arasına eleştirel bir mesafe koyabilmek, travmanın yaşandığını kabul ederken onun bugünü bütünüyle esir almasına izin vermemektir. Yani geçmişten kurtulmak değil, geçmişle başka türlü yaşamayı öğrenmektir.

Sevgül’ün yaptığı iş, tam da bu anlamda bir “working through” çabasıydı. O geçmişi kapatmaya değil, açmaya çalıştı. Ama bunu yarayı sürekli kanatmak için değil, yaranın nerede olduğunu, kimin tarafından açıldığını ve hâlâ kimi acıttığını anlayabilmek için yaptı. Hakikati, yeni bir intikamın gerekçesi değil, yas tutabilmenin ve birlikte yaşayabilmenin şartı olarak gördü.

LaCapra’nın bir başka önemli kavramı da “empatik huzursuzluk”tur. Bu, başkasının acısını dinlerken onun yerine geçmeye kalkmamak, yaşadığı şeyi bütünüyle anlayabileceğimizi iddia etmemek, fakat yine de o acı karşısında kayıtsız kalamamaktır. LaCapra’nın ifadesiyle, “başkasının kaybı, bizim kendi kaybımızla özdeş değildir.” Empati, başkasının acısına el koymak değil; o acının bizi yerimizden biraz olsun oynatmasına izin vermektir.

Sevgül insanlarla tam da böyle bir ilişki kuruyordu. Onların hikâyelerini sadece kendi siyasi tezini doğrulayacak malzemeye dönüştürmemeye çalışıyordu. Kayıp yakınlarının adına konuşmaya kalkmıyor, onların sesini kendi sesinin içinde eritmeye çalışmıyordu. Dinliyor, soruyor, araştırıyor ve hikâyenin ağırlığını taşımasına yardımcı oluyordu. Onların sesine aracı oluyordu.

Kıbrıslı Türklerin acılarını anlatırken Kıbrıslı Rumların acılarını susturmadı; Kıbrıslı Rumların kayıplarının peşinden giderken Kıbrıslı Türklerin yaşadıklarını paranteze almadı. Acıları birbirinin alternatifi değil, yan yana durabilen hakikatler olarak taşıdı. Biri görünür olduğunda diğerinin yok olmayacağını gösterdi.

Hafıza çalışmaları alanından Michael Rothberg buna “çok yönlü hafıza” diyor. Rothberg’e göre kamusal hafıza sıfır toplamlı bir oyun değildir. Bir toplumun acısının tanınması, başka bir toplumun acısından mutlaka bir şey eksiltmez. Aksine, farklı tarihsel deneyimler birbirine dokunabilir, birbirini görünür kılabilir ve yeni dayanışma biçimleri yaratabilir. Bunun için olayları aynılaştırmak veya aralarındaki tarihsel farklılıkları silmek de gerekmez.

Sevgül’ün yaptığı, Kıbrıs’ta böyle bir hafıza alanı açmaktı. Bir toplumun kaybını diğerinin kaybıyla hükümsüzleştirmeden, iki tarafın hikâyelerini birbirine değdirdi. Hafızayı ulusal mülkiyetten çıkararak ortak bir insani sorumluluk alanına taşıdı. “Bu bizim ölümüz, şu da sizin ölünüz” demek yerine, adını, yerini ve başına gelenleri bilmemiz gereken insanlar olduğunu hatırlattı.

Belki de bu yüzden her iki tarafta da zaman zaman rahatsızlık yarattı. Çünkü milliyetçi hafıza bizden yalnızca kendi kurbanlarımızı hatırlamamızı değil, karşı tarafın kurbanlarını mümkün olduğunca görmememizi ister. “Bizim” acımız kutsal ve benzersizdir; “onların” acısı ise ya abartılmıştır ya da başlarına gelenlerin mutlaka bir açıklaması vardır. Sevgül bu rahatlığı bozdu. Bize, kendi toplumumuzun karanlık tarafına bakmadan karşı toplumdan yüzleşme istemenin ahlaki olarak eksik kaldığını hatırlattı.

Fakat bunu suçlayıcı bir kürsü diliyle yapmadı. İnsanların kapısını onları mahkûm etmek için değil, konuşabilecekleri bir alan açmak için çaldı. Sessizliği bozanlarla arasında güven kurdu. Bazen yıllarca bekledi. Çünkü hakikatin yalnızca bulunması değil, korkmadan anlatılabileceği bir ilişkinin kurulması gerektiğini biliyordu.

Bu nedenle Sevgül’ün çalışması arşivcilikten fazlasıydı. O, iki toplumun resmi anlatıları arasında sıkışıp kalmış kişisel hafızaları yeniden dolaşıma soktu. İsimleri, yerleri, kuyuları, mezarları ve yarım kalmış hikâyeleri kayda geçirirken aslında başka bir Kıbrıs haritası çizdi. Bu haritada sınırlar askeri hatlarla değil, insanların birbirine emanet ettiği bilgilerle aşılırdı.

Cenaze törenindeki kalabalık biraz da bu haritanın görünür hale gelmesiydi. Orada bulunan herkes aynı siyasi görüşe sahip değildi. Zaten önemli olan da bu değildi. Sevgül’ün başarısı herkesi aynılaştırmak değil, birbirinin acısını inkâr etmeden aynı yerde durabilmenin koşullarını yaratmaktı.

Yüzleşme dediğimiz şey belki de tam olarak budur. Yalnızca büyük uzlaşma törenleri, resmi özürler ya da bir gün yazılacağı varsayılan ortak tarih kitapları değil… Öncelikle başka bir insanın acısını, kendi acımızdan bir şey eksilecekmiş gibi korkmadan dinleyebilmek. “Seninki doğruysa benimki yanlış olur” tuzağından çıkabilmek. Kendi toplumumuzun kurbanlarını unutmadan başka toplumun kurbanlarına da yas tutabilmek.

Sevgül Uludağ’ın cenazesi, Kıbrıs’ın bunu yapabildiği ender anlardan biriydi. İnsanlar oraya yalnızca bir gazeteciyi uğurlamaya gelmemişti. Yıllar boyunca dinlediği, birbirine bağladığı ve görünür kıldığı hikâyelerin etrafında toplanmışlardı. Belki farkında olmadan onun hayatı boyunca savunduğu şeyi gerçekleştirdiler: Acıları yarıştırmadan, kimseyi kendi kimliğinden vazgeçmeye zorlamadan, aynı yasın içinde yan yana durdular.

Peki bunu sadece Sevgül’ün veya başka birinin cenazesinde mi yapacağız?

Çünkü yüzleşmenin en zor tarafı, hakikati ortaya çıkaran insanları takdir etmek değil; onların açtığı yoldan yürümeye devam etmektir. Sevgül bize bütün cevapları bırakmadı. Ama doğru soruyu bıraktı:

 Karşı tarafın acısını kabul etmek için daha ne kadar kendi acımızdan izin almamız gerekecek?


Kaynakça

LaCapra, Dominick. Writing History, Writing Trauma. Baltimore: Johns Hopkins University Press, 2001.

LaCapra, Dominick. “An Interview with Professor Dominick LaCapra.” Söyleşi: Amos Goldberg. Yad Vashem, Kudüs, 9 Haziran 1998.
https://www.yadvashem.org/articles/interviews/dominick-lacapra.html

Rothberg, Michael. Multidirectional Memory: Remembering the Holocaust in the Age of Decolonization. Stanford: Stanford University Press, 2009.

Rothberg, Michael. “Understanding Mnemonic Complexity.” Istorēx, 2019.
https://www.istorex.org/post/michael-rothberg-understanding-mnemonic-complexity-

Bu haber toplam 287 defa okunmuştur
Gaile 530. Sayısı

Gaile 530. Sayısı