Meşruiyetin Erozyonu
Son dönemde siyasetin “kanıta dayalı” olması gerektiği sıkça vurgulanıyor. Toplumsal projelerin hakikate dayanarak şekillenmesi ve atılan adımların toplumsal rıza üreterek ilerlemesi, değişimin yönünü ve hızını belirler. Hakikati anlamak ve doğru algılamak, demokrasi için temel bir gereklilik olduğu kadar, demokratik bir siyaset anlayışının da yöntemsel zorunluluğudur. Bu nedenle, dayatmalardan, anlık tepkilerden ve duygusal reflekslerden uzak durarak dönüşüme odaklanmak ve güçlü argümanlar üretmek büyük önem taşır.
Süreç açıktır: Sosyal ve ekonomik durumu ölçer, sorunu tanımlar, varsayımlar yerine veriye dayalı gerçeklikleri esas alırsınız. Bu temelde ideolojinize dayanan politika geliştirir, sorunun nedenlerine uygun çözümler üretirsiniz. Ardından sonuçları yeniden ölçerek uygulanan politikaların etkisini test edersiniz.
Ancak kritik bir nokta vardır: Veri yalnızca genel durumu göstermez; aynı zamanda sistemin hangi kesimler lehine nasıl işlediğini de ortaya koyar. Bu nedenle güvenilir araştırma kurumlarının varlığı ve yaygınlaşması, demokratik kültür açısından belirleyicidir. Öte yandan, sahadan edinilen gözlemler ile verilerin örtüşmesi, bize, yapılan analizlerin sağlamasını yapma imkânı sunar.
Göç, Kimlik ve Hak Çalışmaları Merkezi tarafından, Mine Yücel yönetiminde üç ayda bir yayımlanan Mart 2026 verileri bu açıdan son derece çarpıcıdır. Araştırmaya göre toplumun %90,4’ü ülkede işlerin yanlış yönde ilerlediğini düşünmektedir. Bu oran, sıradan bir memnuniyetsizlikten öte, mevcut düzene duyulan güvenin ciddi biçimde sarsıldığını gösterir. Üstelik bu eğilim süreklidir: 2017’den bu yana artarak 2022’de %97’ye ulaşmış, bugün hâlâ %90 seviyesinde seyretmektedir.
Bu tablo, yönetsel yapının işleyişinden kaynaklanan yapısal bir krize işaret eder. Üstelik bu kriz yalnızca ekonomik göstergelerle değil, sosyal adalet ve gelir dağılımı üzerinden de okunmalıdır.
Toplumun %63,33’ü kendi ekonomik durumunun, %69,94’ü ise ülke ekonomisinin daha da kötüleşeceğini düşünmektedir. Bu, yalnızca bir beklenti değil; mevcut ekonomik modelin toplumun büyük çoğunluğu için artık umut üretmediğinin göstergesidir. Çünkü şu anki uygulamalar kapsayıcı değildir; ortak akla dayanan kalkınma planlarından ziyade rant, ayrıcalık ve siyasal bağlantılar üzerinden işlemektedir.
Böyle bir düzende emek değersizleşir, gelir eşitsizliği derinleşir ve yaygın bir güvencesizlik ortaya çıkar. Nitekim toplumun %53,60’ı temel ihtiyaçlarını karşılayamamaktan korkarken, %68,80’i yaşam standardını koruyamayacağını, %72,80’i borçlarını ödeyemeyeceğini, %74,2’si ise sağlık harcamalarını karşılayamayacağını düşünmektedir.
Bu veriler açık bir gerçeğe işaret eder: İnsanlar yalnızca yoksullaşmıyor; aynı zamanda güvencesizleşiyor ve sistem karşısında yalnızlaşıyor. Ancak kırılma sadece ekonomik alanda değildir. Ekonomik düzen ile siyasal düzen iç içedir ve eşitsizlikler derinleştikçe siyasal sistem de bu eşitsizlikleri yeniden üreten bir yapıya dönüşür.
Bugün en az güven duyulan kurumların başında hükümet ve meclis gelmektedir. Bu durum, siyasal sistemin toplum nezdinde meşruiyet üretme kapasitesini zayıflattığını gösterir. Daha çarpıcı olan ise toplumun yalnızca %12,8’inin karar alma süreçlerinde söz sahibi olduğunu düşünmesidir. Bu, nüfusun büyük çoğunluğunun kendisini siyasal süreçlerin dışında gördüğü anlamına gelir. Dolayısıyla sorun yalnızca temsil eksikliği değil; demokratik alanın daralmasıdır. Toplumun %87,8’i adaletsizliğin, %88’i partizanlığın, %88,2’si yolsuzluğun ve %81’i rüşvetin yaygın olduğunu düşünmektedir. Bu tablo ise, yolsuzluğun istisna değil, sistemin işleyiş biçimi haline geldiğini gösterir.
Rant temelli ekonomi ile siyasal patronaj ilişkileri birbirini beslemekte; kamu kaynakları toplumsal fayda yerine belirli çıkar gruplarına yönelmektedir. Bu durum yalnızca ekonomik verimsizlik yaratmaz, aynı zamanda adalet duygusunu da aşındırır.
Bu çerçevede ortaya çıkan sosyolojik durum nettir: anomi. Yani normların çöktüğü, kurumların güven vermediği ve bireyin sistemle bağının zayıfladığı bir durum. Ancak bu yalnızca kültürel bir çözülme değil; eşitsizliklerin derinleşmesiyle ortaya çıkan yapısal bir kopuştur. Bugün insanlar açıkça şunu söylemektedir: “Bu sistem benim için çalışmıyor.”
Bu noktaya gelişin nedenleri çok katmanlıdır: ekonomik gerileme, adaletin zayıflaması, yolsuzluğun kurumsallaşması, yönetsel zaafiyetler, demokratik katılımın daralması ve siyasal bağımlılık. Ki toplumun %74,44’ü dış etkilerin artmasından kaygı duymaktadır. Bu kaygı, yalnızca dış politika değil, irade ve kendi geleceğini belirleme meselesidir.
Kıbrıs sorununa ilişkin veriler de dikkat çekicidir: toplumun %72,01’i çözüm isterken, %60,65’i mevcut statükoyu kabul edilemez bulmakta, %92,72’si ise izolasyonların artmasından endişe duymaktadır. Bu da mevcut yapının sürdürülebilir olmadığını açıkça ortaya koymaktadır.
Tüm bu göstergeler birleştiğinde ortaya üçlü bir kriz çıkmaktadır: ekonomik kriz, siyasal temsil krizi ve kurumsal güven krizi. Bu üçlü yapı ise daha derin bir sonucu doğurur: meşruiyet krizi.
Meşruiyet krizi, halkın artık yönetilme biçimini kabul etmemesi anlamına gelir. İktidar seçimle kazanılabilir; ancak sürdürülebilirliği toplumsal rızaya bağlıdır. Bugün bu rızanın zayıfladığı hatta olmadığı çok açıktır.
UBP-YDP-DP hükümeti özelinde bakıldığında, sorun yalnızca başarısızlık değil; meşruiyet kaybıdır. Çünkü sistem yönetememiş, adil olamamış, temsil üretememiş ve güven verememiştir. En önemlisi, toplumla arasındaki sözleşmeyi zedelemiştir.
Toplumlar uzun süre sabredebilir; ancak ikna edilmeden yönetilemez. Bu nedenle ihtiyaç duyulan şey sıradan bir hükümet değişikliği değildir. Asıl ihtiyaç; katılımcı ve eşitlikçi bir demokrasi ile güçlü ve bağımsız kurumların yaratılması, şeffaf ve hesap verebilir bir yönetim ile emek ve üretim odaklı adil bir ekonomik modeldir. Dünyayla entegre olma sürecinde, hukukun üstünlüğünü ve eşitliği esas alan bir sistem kaçınılmazdır.
Bu zor koşullarda bir ülke yönetilebilir mi?
Evet, yönetilmelidir. Bunun yolu, mevcut anlatıyı tersine çevirmekten geçer. Unutulmamalıdır ki toplumsal rıza ve adalet üretmeyen hiçbir düzen kalıcı olamaz.
Bu nedenle öncelikli görev, dönüşümün zeminini oluşturacak gerçekliği doğru tanımlamaktır.






