Masa başındaki kötülük
Birilerinin masa başında patavatsızca aldıkları kararların bazı hayatların kaderini acımasızca çizmesi korkunç geliyor bana. O karar alıcılara verilen gücün ardında demokrasi var iddiası ise artık geçerli değil bence. Demokratik yollarla seçilmişler derken insanların bir pazar sabahı gidip bir kutuya attıkları oylardan mı söz ediliyor? Türlü sahte imgeyle kandırılmış, bir deterjan pazarlanır gibi pazarlanmış, adil olmayan platformlarda yarıştırılmış liderler bunların çoğu. Sandığın değeri değil tartıştığım, demokratik mekanizmaların işleyişindeki sorunlar. Cinsel yakınlaşmada bile öyledir; en başta rıza varsa bile bir noktada vazgeçme bir haktır. Birilerine verilen şaibeli güç, hantal ve şaibeli mekanizmalar içinde hayatlarımızın canına okuyor. Beş yıllık bir yetkiyi alan bunu uzatmak için bulunduğu pozisyonun bütün avantajlarını kullanmaya başlıyor. Demokrasi en çok da azınlığın haklarının gözetilmesi denir ya tam tersine lidere onay vermeyen o azınlığı ezip geçmek en yaygın pratiklerden.
Muhalifleri susturup etkisizleştirme yöntemleri verilecek hizmetten öncelikli bir ajanda çoğu zaman. Muhalifler de pek çok insani zaaftan mustarip bu arada. Olan tepişen fillerin altında ezilen çimenlere oluyor çoğu zaman.
Böyle iç karartıcı şeyler yazmak istemiyorum ama dünya gündemleri feci halde moralimi bozuyor. Öyle bir noktaya geldik ki demilitarizasyon artık tartışılmıyor bile. Silahlara doğru akan paralara, bunların almakta olduğu ve alacağı canlara değinmek naifliğin dibi gibi görünüyor. Ülkeler en çok da askeri güçleri ile övünüyorlar. En ateşli pasifistlerin bile güvenlikçi politikaları onayladığı bir dönemdeyiz.
Bazı halkların, özellikle coğrafyamızdaki tarihin en önemli mağdurları Filistinliler ve Kürtlerin çektiklerine bakınca yine de iyi durumdayız diyorum.
Geçmişte Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği gibi kurumlar umudumuzdu bizim. Denktaş, dönemin BM genel sekreteri ile New York’ta görüşmeye gittiğinde babası evden gitmiş çocuklar gibi şımarır barışseverler olarak BM genel sekreterine şikâyet ve dilek mektupları döşenirdik. Avrupa Birliği derdimize çare bulup bizi kurtaracak olandı. Her şey daha netti o dönemlerde, cesaret gerektiren zamanlardı ve o fazlasıyla vardı kimimizde. Gece gündüz tartışır, çözüm arardık. Güç bizde değildi ama gücü elinde tutanlara verecek çok aklımız vardı. Nostalji yanılsamalarla dolu ve tercih edilecek bir duygu değil ama yoklamadan edemiyor beni. Dünya haberlerini izlerken ağırlaşan kalbim için bir sığınak kimi zaman.
Sokaklar hareketlendiğinde umutlanıyoruz ya birileri bunu nasıl kendi lehine çevireceğinin sinsi planlarını yapıyor o esnalar. Zafer genelde kötülüğün oluyor her nedense.
Yağmurlu bir Lefkoşa sabahının hüznü mü beni böyle umutsuz yapan; bilmiyorum. Haber izlemekten korkar oldum, içim acıyor sürekli. Kürt kadınlar kameralar önünde saçlarını örüyorlar kendilerini bekleyen tehlikeye dikkat çekmek için. Gene mi olmadı diye sızlıyor kalbim.
Bazı yorumları dinleyip öfkeleneceğim yine; biliyorum. Farklı bakış açılarını anlamaya çalışıyorum ama kadın bedeninin baskılanması üzerine politika yapanların ürkünçlüğü her şeye baskın geliyor.
Peşin yargılı olmadım hiç, olduğumda da bir biçimde silkinip kendime döndüm. Vicdanım ve aklımla ulaşamadığım yerlerde başkalarını dikkatle dinlemeye yöneldim. Yanıldığım, sonradan fikir değiştirdiğim de oldu çok. O yüzden görüş belirtirken temkinli olmaya yöneltti bu beni. Böyle olmak bariz haksızlıklar karşısında susmak demek değil tabii ki.
Vicdanım rahat bırakmıyor beni. Dünya böylesine korkunç bir haldeyken ne yapabilirim ne yapabiliriz sorularıyla kıvranıyorum. Benim gibi hissedenlerle kucaklaşmaya, gerekirse beraber ağlamaya ihtiyacım var. İnsan ancak eylem içinde olursa umutlu olur. Eylemsizlik depresyonun diğer adı.
Ürkerek, mideme kramplar girerek izliyorum masa başındaki bazı korkunç adamları. Kötülüğe bakarken kalbim sızlıyor. Başka bir dünyanın mümkün olduğuna inandım hep. Bunun değişeceğini daha umutlu günlerin eşikte olduğunu biliyorum. Bu karanlık gece aydınlanacaktır elbette.







