Kayıplarımızı kuyularda ararken, savaş bulutları yeniden tepemizde…
Kıbrıs’ta 1963 ile 1974’te “kayıp” edilen Kıbrıslıtürkler’le Kıbrıslırumlar’ın gömü yerlerinin aranmakta olduğu kazılar sürüyor… Bu kazıların bir bölümü kuyularda yürütülüyor…
Sayfamıza aldığımız kuyu kazısı, halen Karava’da (Alsancak) devam ediyor. Bu kuyuda, bir kayıptan geride kalanlar bulundu. Kayıplar Komitesi’nin arkeologları, kuyunun içerisinde güvenli biçimde kazı yapabilmek için, öncelikle kuyunun dibine inen bir rampa yapılması gerekti… Rampa yapıldıktan sonra kuyunun içine inen Kayıplar Komitesi kazı ekibi, bu zorlu kazıyı yürütmeye devam ediyor…
Kayıplar Komitesi’nin kazı ekipleri en ıssız bölgelerde, en yoğun yerlerde, kuyularda, tepelerde, ovalarda, gaminilerde kayıplarımızın gömü yerlerini aramaya devam ederken, savşa bulutları da yeniden tepemizde toplanıyor…
Sanki “çok normal”miş gibi, Kıbrıs bir savaş döngüsünün içine doğru çekilmeye çalışılıyor…
63 yıl önce 1963’te ve 52 yıl önce 1974’te çatışmalarda ve savaşta “kayıp” edilmiş olan insanlarımızdan geride kalanlar bulunuyor… “Kayıp” Kıbrıslıtürkler’le “kayıp” Kıbrıslırumlar’ın yalnızca yarısının gömü yeri bulunabildi, diğer yarısı ise hala aranıyor…
Onlarca yıl önce “kayıp” edilmiş insanlarımıza bizler henüz ulaşamamışken, yeni “kayıplar” yaratacak yeni savaşlar, yeni çatışmalar, yeni gerginlikler tezgahlanmak isteniyor…
Bu yüzden savaşa HAYIR diyoruz… Savaşın acılarını, çatışmaların nelere malolduğunu en çok toplumlarımız bilir: Kıbrıslıtürkler, Kıbrıslırumlar, Kıbrıslıermeniler, Kıbrıslımaronitler, Kıbrıslılatinler ve bu adada o çatışma günlerinde bulunmuş çeşitli etnik kökenlerden insanlar…
Savaşın, göçmenliğin, yıkımın yaralarını hala saramamış bir adayız… İyileştirilecek yaralar olduğu için de, geçmiş günümüzde yaşamaya devam ediyor… Toplumlarımızın yaşamış olduğu travmalar iyileştirilmemiş olduğu, yaralarının sarılmasına izin verilmediği, hep bir “cepheleşme”, hep bir “düşmanlık” ortamında bulunmaları ve birbirlerine kuşku, korku ve nefretle bakmaları için elden gelen herşeyin yapıldığı bu adada, biz barışı, karşılıklı anlayışı, diyaloğu seçiyoruz… Çünkü göçmenliğin, talan edilen evlerin, öldürülen babaların, evlatların, anaların, çocukların acısı nedir, toplumlar olarak bu ezberimizde, hiç unutmadık, bu yaralar içimizde kanamaya devam ediyor. Bunun için savaşa HAYIR diyoruz…
Kazılar kuyularda, ovalarda, tepelerde, gaminilerde devam ediyor… Geçmiş çatışmalardan hala kayıplarımızın bulunamadığını, yaraların hala sarılamadığını, iyileştirilemediğini, travmaların atlatılamadığını unutmayalım… Yaratılmak istenen savaş ortamına karşı durup barışı, diyaloğu, karşılıklı anlayış yaratma yolunu seçelim… Evlatlarımıza, torunlarımıza bunu borçluyuz çünkü…

Kayıplar Komitesi'nin Karava'da şu anda yürütmekte olduğu kuyu kazısından görünüm...
*** BASINDAN GÜNCEL…
“Hangi tarafı seçeceğinizi bilmediğinizde, yasal olanı seçersiniz…”
Marinos NOMİKOS/TO THEMA ONLINE
Son zamanlarda (geniş) mahallemizi saran kargaşayı ve Kıbrıs kamuoyunun İran’daki Epic Fury Operasyonu’nun alevleri arasında parçalanışını izlerken, son on yıldır yaşadığımız jeopolitik çılgınlığın tam boyutunu kavramaya başlıyorsunuz.
Bölgede her bir yeni fırtına patlak verdiğinde—tercihen İsrail ve/veya Amerika Birleşik Devletleri’nin dahil olduğu bir fırtına (çünkü, diyelim ki, Suriye iç savaşı, Yemen veya Sudan kimin umurunda, değil mi?)—olağan şüpheliler sosyal medya yuvalarından çıkıp aynı kasvetli ilahiyi söylemeye başlarlar: yoksa ABD ve İsrail’i yeterince yüksek sesle kınamadan mı? O zaman işgalcilerin, emperyalistlerin, soykırımcıların tarafındasınız demektir. Uluslararası hukuku gerekçe göstererek egemen bir devlete yönelik yasadışı bir saldırıyı mı eleştiriyorsunuz? Mollaların, zalimlerin, teröristlerin tarafındasınız. Küresel bir krizi her seferinde nasıl olur da bir futbol derbisine indirgeyebiliyoruz? Bu, bizim ulusal uzmanlığımız çünkü bu ülkede her şeyin ölçütü futbol. Uluslararası hukuk, işimize geldiğinde dalgalandırdığımız bir bayrak, anlatımızı bozduğunda ise yalnızca bir tuvalet kağıdıdır.
Bu arada, Trump’a, Putin’e, Netanyahu’ya ve İranlı ayetullahlara aynı anda karşı olabilirsiniz. Bu çok kolay, biliyorsunuz. Buna temel sağduyu denir. Her krizde, Vladimir’in siyasi muhalifleri gibi, pencereden atılan ilk şey de budur. Geriye kalan her şey, ‘doğru’ pozisyonları ve ‘tarihin doğru tarafında’ yer alışlarının onayını arayan çaresiz insanlardır — kalan beyin hücrelerini yakan, kendini gerçekleştiren kehanetlerin çılgınlığı. Eğer geriye kalan beyin hücreleri varsa.
Müdahaleyi tutkuyla destekleyenler, Tahran rejiminin doğasına odaklanıyor: Kadınları baskı altında tutan (ve öldüren), muhalifleri infaz eden ve terörist vekilleri aracılığıyla istikrarsızlık ihraç eden acımasız bir teokrasi—Batı’nın bakış açısına göre ahlaki meşruiyeti olmayan bir rejim. Fakat bir sorun var. Tarih, dışarıdan bir tiranı devirmenin çok nadiren otomatik bir şekilde demokrasi getirdiğini gösteriyor. Genellikle, bunu izleyen iç savaş ve kaos, daha önce varolan istikrarlı tiranlıktan çok daha kötüdür. İran’ın komşularına bakmak yeterlidir. Irak’ta Saddam Hüseyin’in devrilmesi kanlı bir iç savaşı tetikledi, IŞİD’i doğurdu ve sosyal dokuyu parçaladı. Halk bir diktatörden kurtuldu, ancak on yıllık bir terör ve tam anlamıyla kurumsal bir çöküşe sürüklendi. Afganistan’da, yirmi yıllık müdahale ve trilyonlarca dolar harcanmasının ardından, Taliban 2021’de yeniden iktidara geldi ve ülkeyi insani anlamda eskisinden daha da kötü bir duruma düşürdü. Her iki durumda da Batı, bir iktidar yapısını yıkma konusunda son derece yetenekli olduğunu, ancak onun yerine sürdürülebilir bir yapı kurma konusunda tamamen yetersiz olduğunu kanıtladı. Bunun olası bir istisnası, Maduro’yu devirmek için Venezuela’da gerçekleştirilen (aynı derecede yasadışı) cerrahi operasyondur. Burada demokrasiye geçiş daha yönetilebilir görünmektedir, ancak Venezuela da Irak veya Afganistan’dan çok daha istikrarlı ve Batı’nın etki alanına çok daha yakındır.
BM’nin onayı olmadan İran’a saldırmak, uluslararası hukuku açıkça ihlal etmek demektir. Büyük güçler istedikleri gibi hareket ettiklerinde, BM’nin otoritesini geçersiz kılarlar. Washington, İran’ı bir tehdit olarak gördüğü için bombalayabiliyorsa, Moskova ve Pekin’e de kendi etki alanlarında aynı şeyi yapmak için ahlaki bir mazeret verilmiş olur. Daha küçük ama bölgesel olarak güçlü devletler, örneğin Türkiye, kendi komşularına karşı güçlerini kullanmaya cesaret edebilir. Kıbrıs’ta yaşayıp tüm bunları alkışlamak için çok aptal olmak gerekir. ‘Zalim rejim’ tanımının ne kadar esnek hale geldiğinden bahsetmiyorum bile. Aynı derecede otoriter uygulamaları olan devletler, Batı’nın müttefikleri oldukları sürece dokunulmaz kalabiliyorlar—örneğin, gezegendeki en insanlık dışı rejimlerden biri olan Suudi Arabistan—bu da asıl motivasyonun insan hakları değil, jeopolitik güç olduğunu ortaya koyuyor.
ABD ve İsrail’in bir ülkeyi tehdit, parya veya kötü aktör olarak gördükleri için—ya da sadece nefret ettikleri bir rejim tarafından yönetildiği için—işgal etme ve bombalama hakkına sahip olduklarını kabul ettiğimiz anda, Erdoğan’a mükemmel bir argüman sunmuş oluruz. Bugün İran’daki yıkıma gözlerimizi kapatırken, yarın Kıbrıs konusunda BM kararlarını nasıl uygulayabiliriz? Yasallık à la carte menü haline gelirse, Ankara’nın ilk olarak hangi yemeği sipariş edeceğini tahmin edin.
Tabii ki tüm bunlar, biz dışardan bakanların kendi ideolojilerimiz ve ülkelerimizin çıkarları filtresinden nasıl baktığımıza bağlı. Persler ise—antik Yunanla yarışacak kadar zengin bir medeniyete sahip, yüzyıllar boyunca büyük güçler olarak rekabet etmelerine rağmen birbirlerine saygı ve hayranlık duyan eski bir topluluk—yani önce Şah, sonra da ayetullahların dayatıldığı bir halk—önemli olan onların ne istediği. Ve Hamaney’in ölüm haberinin ardından yapılan kutlamalar, özellikle de rejime karşı son ayaklanmalarda kırk bin kişinin katledilmesinden sonra, gözden kaçmıyor. Biz uluslararası hukuku önemsiyoruz, onlar ise ayetullahların pençesinden kurtulmayı önemsiyorlar. Her iki taraf için de bu bir hayatta kalma meselesi.
Bu yüzden, bizim yerli aptallarımız en sevdikleri işgalciyi—Ukrayna’da Putin’i, İran’da Trump/Netanyahu’yu—en iyi şekilde aklamaya çalışırken, kendini ‘arka bahçemizin’ sahibi olarak gören bir sonraki işgalcinin kapısını açıyorlar. İran örneğinde, siyah ve beyaz yoktur. Kendi halkını ezen otokratik, katil bir rejim ve onu devirmek için her türlü uluslararası anlaşmayı ihlal eden Batı vardır. Hangi tarafı seçeceğinizi bilmediğinizde, yasal olanı seçersiniz. Ahlaklı olduğumuzdan değil, en azından Kıbrıs için, yasal olan elimizde kalan tek şey olduğu için.
(TO THEMA ONLINE’de 1.3.2026’da yayımlanan Marinos Nomikos’un yazısı, PENNA tarafından Türkçeleştirildi.)
*** BASINDAN GÜNCEL…
“ABD’nin işgal kılavuzu…”
Kavel Alpaslan/EVRENSEL
ABD’nin askeri müdahaleler tarihi çeşitli aktörlerle dolu: Bazen devrimciler, bazen eski müttefikler, bazense hiç hesapta olmayan iktidar boşlukları Washington’ın radarına giriyor. Fakat farklı ülkelerde, farklı zaman dilimlerinde yaşanan bu deneyimler ilginç bir şekilde nereyse hep aynı şablonu takip ediyor:
Asıl gerekçelerin alelacele uydurma nedenlerle gizlenmeye çalışılması; ‘zalim bir diktatöre karşı mücadele’ sloganıyla başlayan işgalin geri dönülmez bir kargaşayla sonuçlanması; cezai yaptırımdan muafiyet; gerçek hedefe ulaşıldıktan sonra hiçbir şey olmamış gibi ‘sıradaki’ hedefe geçilmesi…
Geçmiş deneyimlerin hepsini bir yazıda hatırlamak imkansız. Yine de farklı karakterdeki hedeflere rağmen aynı yaklaşımın izini sürebileceğimiz bir dizi örnekten bahsedebiliriz.
Grenada: Küçük bir adada ‘komünizm’ korkusu
İlk durağımız nüfusu Türkiye’deki herhangi bir ilçe kadar bile etmeyen ada ülkesi Grenada. Karayip Denizi’ndeki bu ülke 1983 yılında ABD askerlerinin çıkartmasına tanıklık etti. Karizmatik bir lider olan Maurice Bishop, 1979 yılında iktidara geldi. Bishop’un sosyalist hükümeti, kısa sürede köklü reformlara imza attı: Sağlık tamamen ücretsiz hale getirildi, işsizlik yüzde 50’den yüzde 14’e düştü, okuryazarlık katlandı ve topraksız köylülere toprak dağıtıldı. Küba’yla yakın ilişkiler kuruldu. Tüm bunlar 80 bin kişilik Grenada’yı ABD’nin hedef tahtasına yerleştirdi.
Bishop’un infazıyla sonuçlanan 1983 darbesiyle birlikte ABD, beklediği fırsatı buldu. Eski ABD Devlet Başkanı Ronald Reagan yönetimi ‘Grenada’da bulunan 600 ABD vatandaşı öğrenciyi kurtarmak ve demokrasiyi getirmek zorunda olduklarını’ dile getirerek Ada’yı işgal etti. Darbeyle dağılmış Grenada ordusu ve bir kısım Kübalı asker kısa sürede yenildi. Öğrencilerin durumunda bir sorun olmadığı görüldü. Fakat Birleşmiş Milletlerin kınamalarına rağmen ABD çoktan istediğine ulaşmıştı: ‘Komünizm burada sona eriyor’ pankartı açan ABD askerleri, adadaki reformlara son verdi. Grenada, zenginlerin egzotik tatillerin tadını çıkarttığı turizm cenneti ve siyasi bir uydu devlet olarak eski statüsüne geri döndü.
Nikaragua: Bir kontra geleneği doğuyor
Orta Amerika ülkesi Nikaragua’da ABD destekli Somoza ailesinin diktatörlüğü 1979’da Sandinista Ulusal Kurtuluş Cephesi (FSLN) tarafından devrildi. Sandinistalar, Latin Amerika’daki diğer devrimci örneklerde olduğu gibi ciddi toplumsal reform süreci başlattılar. Okuma-yazma seferberliği başlatıldı, toprak reformu yaparak köylülere toprak dağıtıldı ve temel sağlık hizmetleri ücretsiz hale getirildi.
Fakat ABD, kendisi için Grenada’dan çok daha önemli bu ülkenin Küba’ya yaklaşan çizgisine kanlı bir şekilde karşılık verdi. Kontralar adı verilen karşı devrimci paralı askerleri finanse etti, silahlandırdı ve eğitti. Kontralar, Nikaragua’da vahşi savaş yöntemleri, katliamlar ve sayısız insan hakları ihlalleriyle isminden söz ettirdi.
O dönem ‘Kızıl tehlikeye karşı savaşan kontraların hikayelerini’ Hollywood da bolca işledi. ‘kibar’ olanları ‘Somoza yandaşları, Sandinistalar da aynı şekilde kötü’ diyerek tarafsızlık adı altında işgali meşrulaştırırken, çoğunluk ‘özgürlük savaşçısı kontralar’ mitini konu ediniyordu.
Dünya bu filmleri izlerken kontralar köy yakma ve klinik-okul gibi kamu binalarını hedef alarak reformları hedef almakla meşguldü. Fakat Washington bu kararı görmezden geldi. Arkasında bıraktığı on binlerce ölü ve baltaladığı toplumsal reformlar yanına ‘kâr’ kaldı.
Kontraların işledikleri suçlardaki payı ortaya çıkan ABD, Uluslararası Adalet Divanı’nda mahkum edildi. İran’a satılan silahlarla kontralara finansman sağlanışı ABD’nin kendi gündemini dahi çalkaladı. Hatta bu ticaretin içerisinde Jeffrey Epstein’ın olduğu söylendi.
Irak: İşkence altında alınan bir ifadeyle başlayan işgal
Tabii her zaman işgaller, devrimci bir sürece doğru ilerleyen ülkelerde yaşanmadı. Beyaz Saray’ın son kullanma tarihi geçen ‘asi’ eski müttefikleri de payını aldı. 1980-1988 yılları arasında İran’a karşı savaşında ABD’nin desteklediği Saddam Hüseyin, ibretlik bir şekilde rafa kaldırıldı.
Yakın tarihin en bilinen müdahalesi 2003 Irak işgali, Beyaz Saray’ın casus belli üretiminde en ciddiyetsiz davrandığı örnek olarak tarihe geçti. ABD, askeri harekatı meşrulaştırmak için ‘kitle imha silahları’ bahanesinin arkasına saklandı. ABD, aradığı gerekçeyi işkence ile aldığı bir ifadeyle yarattı. Mısır’da el Kaide Yöneticisi Ebu Ferec el-Libi sorguya alındı. CIA diliyle ‘geliştirilmiş sorgulama teknikleri’ sonucunda Ebu Ferec’in ağzından ‘el Kaide’nin Irak’ta Saddam Hüseyin’den kimyasal ve biyolojik silah eğitimi aldığı’ yönündeki sözler çıktı.
İfadenin işkence altında alındığı, bilgilerinse güvenilmez olduğu daha sonra görüldü. Fakat Ebu Ferec’in sözlerinin verdiği meşruiyet halesiyle Irak işgali çoktan başlamıştı. Haliyle sözü edilen silahlar hiçbir zaman bulunamadı. Daha fazla işkence, daha fazla sömürü ve daha fazla ölüm getiren işgal ülkeyi kronik bir kaosa sürükledi. Fakat ABD Ortadoğu’da stratejik bir üs kazandı ve petrol kaynaklarını kendi kontrolünde yeniden düzenledi.
Panama: Gri eşofmanlı uçak pozunun tarihi
George H. W. Bush döneminde Panama’ya yönelik askeri işgal ‘Operation Just Cause’ yani ‘haklı gerekçe operasyonu’ ismiyle meşruiyet kaygısına epey subjektif bir çözüm buluyordu. Antikomünist politikalarda uzun yıllar ABD’nin hizmetinde çalışan Manuel Noriega, başta stratejik Panama Kanalı’nın kontrolü konusunda özerk davranma eğilimi gösterince Washington, bu eski elemanının ‘fişini çekme’ kararı aldı.
CIA’nın Soğuk Savaş boyunca yakın ortaklığını yapan Noriega, kontraların finansmanından Panama Kanalını ‘komünistlerden korumaya’, kendisine verilen görevleri hep yerine getirmişti. ABD, Nikaragua başta olmak üzere Orta Amerika’daki askeri operasyonlarını Noriega’nın sağladığı lojistik destek sayesinde çok daha kolay gerçekleştiriyordu.
Fakat kendisine verilen kukla rolünün dışına çıkmaya yeltenince ABD için ‘kullanışsız’ hale geldi. Beyaz Saray da Noriega’nın uyuşturucu kaçakçılığı gibi kirli çamaşırlarını bahane ederek 1989’da Panama’yı işgal etti. Ocak ayının başında Venezuela’nın Devlet Başkanı Nicolas Maduro’yu kaçıran Delta Force, Panama’ya gönderildi.
ABD’li askerler Noriega’nın sığındığı Vatikan Elçiliğini kuşattı. Fakat diplomatik dokunulmazlık nedeniyle ‘farklı’ yöntemler tercih edildi ve Noriega ‘psikolojik savaşla’ teslimiyete zorlandı. Elçilik çevresine kurulan hoparlörlerle sürekli ve yüksek sesli müzik dinletildi. ABD ordusunun Orta Amerika’daki askeri radyosu Southern Command Network tarafından çalma listesinde ilginç bir şekilde İngiltereli rock grubu The Clash’in I Fought The Law gibi protest şarkıları da vardı. Bu şarkı seçimi, Maduro’nun uluslararası hukuku hiçe sayarak kaçırılış görüntülerini paylaşan ABD Başkanı Donald Trump’ın müzik seçiminde Vietnam Savaşı’na eleştirel bakışıyla tanınan Creedence Clearwater Revival şarkıları kullanışını hatırlatıyor.
Sonuç olarak Noriega, teslim olmaya ikna edildi. ABD’de cezaevine gönderildi. Yerine gelen başkan, göreve başlama yeminini bir ABD askeri üssünde etti. Beyaz Saray’ın çıkarları güvence altına alındı. İşgal sırasında binlerce Panamalı sivil öldürüldü. BM Genel Kurulu ve Amerika Devletleri Örgütü (OAS), işgali ‘uluslararası hukukun ihlali’ şeklinde tanımlasa da değişen bir şey olmadı.
Farklı karakterde aynı refleks
ABD müdahalelerinden küçük bir kesit bile aynı izleğin yıllara meydan okuyarak sabit kaldığını gösteriyor. Vietnam, Libya, Şili, Haiti, Guatemala, İran, Afganistan… Liste uzar gider. Çoğu kısa vadede sömürü; uzun vadede ABD’nin hezimeti ve halkların sürüklendiği kaosla sonuçlandı.
Bugün döngü İran’da, Venezuela’da ya da Suriye’de kendini tekrar ederken kimileri bu eski oyuna meşruiyet kaftanları dikmeye başlıyorlar. Her seferinde emperyal çarkı sorgulamak yerine ABD’nin parmakla gösterdiği hedefi tartışıyorlar. Oysa gerçeği görmek için yakın tarih yeterince hikaye sunuyor. Kırılma noktası, belleği eşelemekten geçiyor.
(EVRENSEL – Kavel ALPASLAN – 8.3.2026)







