1. YAZARLAR

  2. Sevgül Uludağ

  3. “Maraş’taki toplu mezarların dağıtılması tehlikesi mevcut...”
Sevgül Uludağ

Sevgül Uludağ

0090 542853 8436/00357 99 966518

“Maraş’taki toplu mezarların dağıtılması tehlikesi mevcut...”

A+A-

Kıbrıs Cumhuriyeti İnsani İşler Komiseri Fotis Fotiu, parlamentodaki kayıplar ve göçmenlerle ilgili komiteye bilgi verirken, “Maraş’taki toplu mezarların dağıtılması tehlikesinin mevcut olduğunu” ifade etti. Kayıplar Komitesi Kıbrıslıtürk Üyesi Gülden Plümer Küçük ile asistanı Mine Balman’ın görev sürelerinin yenilenmemesinin, Kayıplar Komitesi için ek sorunlar yaratacağını belirtti. Fotiu, bunun nedeninin, Kayıplar Komitesi’nde üç üyenin kararları her zaman oybirliğiyle alma yöntemi olduğunu ifade etti.

Cyprus Dialogue Forum, Alpha TV ve Kıbrıs Haber Ajansı’ndan derlediğimiz haberlere göre, Fotiu, özetle şu noktalara dikkati çekti:

***  Aşşa’da (Paşaköy) 80 kişinin gömülü olduğu toplu mezardan “kayıplar”ın kalıntıları yerinden çıkarılarak başka bir yere götürülmüştür. Aynı şekilde Digomo (Dikmen), Stroncilo (Turunçlu), Kördemen (Kondomenos), Lapta, Kornogibos (Görneç), Angastina (Aslanköy) ve St. Hilarion’daki toplu mezarlar da bilinçli olarak dağıtılmış ve “kayıp” kalıntıları başka yerlere taşınmıştır.

***  Kapalı Maraş’la ilgili gelişmeler kaygı vericidir çünkü burada bazı toplu mezarların bulunduğuna ilişkin güvenilir bilgiler mevcuttur. Maraş’ın Agios Memnon bölgesine 100 kadar şahsın gömülmüş olduğu, bunlardan beş kişinin çocuklar olduğu yönünde bilgiler vardır ve Kayıplar Komitesi’nin bu bölgede kazı yapmasından önce, Türk tarafı ile Türkiye’nin bu bölgenin üzerine birşeyler inşa etme tehlikesi mevcuttur. Bu 100 şahıstan 60 kişi, “kayıp” olarak addedilmektedir, çoğu da Maraş’a geri döndükleri zaman Türk kuvvetleri tarafından öldürülen şahıslardır. 40 kadar asker ise görevlerini yaparken öldürülmüş olan şahıslardır. Kayıplardan bir bölümü Maraş’ta Ağustos ile Eylül 1974 tarihleri arasında Birleşmiş Milletler Barış Gücü tarafından defnedilmiştir.

***  Aynı şekilde altısı çocuk olmak üzere 13 “kayıp” şahsın Maraş’ta bir toplu mezarda gömülü olduğu yönünde güvenilir bilgiler mevcuttur.

***  Kayıplar Komitesi’nin Kıbrıslırum Üyesi, bu bilgileri Kayıplar Komitesi’nin önüne getirmiştir ancak COVID-19 koronavirüsü nedeniyle Komite’nin çalışmaları şimdi daha da zordur.

(Derleyip Türkçeleştiren: Sevgül Uludağ/YENİDÜZEN)

sayfa-13-fotiu-haberine-foto-foto-cna.jpg


“Uzmanlara sorunuz: Adli tıp ve kayıplar...”

Uluslararası Kızılhaç Örgütü Adli Tıp Birimi ile Uluslararası Kızılhaç Örgütü Kayıp Şahıslar Proje Ekibi tarafından ortak bir webinar düzenleniyor: “Uzmanlara sorunuz: Adli tıp ve kayıplar...”

15 Aralık 2020’de İsviçre saatiyle saat 16.00’da gerçekleştirilecek olan Zoom toplantısında, uzmanlara soru sormak mümkün olacak ancak bunun için önceden bu toplantıya kayıt yapmak gerekiyor.

Toplantıya gerek Uluslararası Kızılhaç Örgütü’nde, gerekse örgütün dışında çalışmakta olan adli tıp bilim insanları katılarak gelecek olan soruları yanıtlayacaklar.

Adli tıp bilim insanları, araştırma, gömü yerlerinde kazılar, kalıntıların çıkarılması ve insan kalıntılarının analizi ile kimliklendirilmesi, defnedilmek üzere kayıp şahsın kalıntılarının ailelerine iade edilmesi konularında gelecek olan soruları yanıtlayacaklar.

Uluslararası Kızılhaç Örgütü Kayıp Şahıslar Ekibi’nin çağrısında şöyle denildi:

“Sizleri, sorularınızı önceden aşağıdaki elektronik posta adresine göndermeye davet ediyoruz, böylece bu sorularınızın yanıtlarını hazırlamak için yeterince vaktimiz olsun – en geç 14 Aralık 2020 Pazartesi’ne kadar sorularınızı gönderiniz, bu şekilde soru gönderdiğiniz zaman, yanıtlanacak sorularda öncelikli olan sorular listesine girebileceksiniz:

missingpersonsproject@icrc.org

Ele alınacak konulardan bir kısmı şöyledir:

***  Bir toplu mezar nasıl bulunur? Toplu mezarların bulunmasına yardımcı olan yeni teknolojiler var mıdır?

***  İnsan kalıntılarının incelenmesi ne kadar zaman alır?

***  İnsan vücudundaki her bir kemik kimliklendirilebilir mi?

***  Neden bazı insan kalıntıları bulunamıyor veya kimliklendirilemiyor?

***  Neden bazı insan kalıntıları yanlış kimliklendirmeye maruz kalıyor? Bu tür hatalar nasıl açıklanabilir?

***  Mekanik bir şiro ile insan kalıntılarını kazıp çıkarırsak ne olur?

***  İnsan kalıntıları ve kimliklendirme üzerinde çevrenin etkileri nelerdir?

***  İnsan kalıntılarının kimliklendirilmesinde yalnızca adli genetiğe dayanabilir miyiz?

Bu webinar, “Zoom”da yer alacak. Bunun için önceden şu adrese kayıt olmanız gerekiyor:

https://us02web.zoom.us/meeting/register/tZIsdOmqqj4rGNFg9W33_ZnmatSuB4ducWH0

Kaydınızı yaptırdıktan ve yetkili tarafından onay aldıktan sonra, teyit için bir elektronik posta alacaksınız ve size bir şifre gönderilecek, böylece toplantıya katılabileceksiniz.

Güvenlik nedenleriyle önceden kayıt yaptırmanın zorunlu olduğunu lütfen not ediniz. Webinar öncesinde yukarıdaki link’ten kaydınızı yaptırınız, son dakikayı beklemeyiniz.

İngilizce, Fransızca, İspanyolca, Arapça, Rusça ve Portekizce’ye simultane çeviri yapılacaktır.”

(Derleyip Türkçeleştiren: Sevgül Uludağ/YENİDÜZEN)


“Bildiğim bir ağrıyı yazdım...”

Yazar Sema Kaygusuz’un romanı “Yeryüzünde Bir Yer”, Dersim katliamından geride kalanları anlatıyor... Sema Kaygusuz’un bu romanı kaleme alma nedeni, ninesiymiş... Ninesinin Dersim’de yaşamış olduklarından hareketle bu romanı yazmış...

Bu değerli romanla ilgili bir zamanlar RADİKAL KİTAP’ta yayımlanmış, Sema Kaygusuz’la Burcu Aktaş’ın röportajından bir bölüm aktarmak istiyoruz:

“Tüh ve ah... Acıyı, afallamayı, yazıklanmayı en iyi anlatan iki ünlem. Sözcüklerin değerini bilen bir yazarın, Sema Kaygsuz’un yeni romanı Yüzünde Bir Yer’in bölümleri aynı zamanda Tüh ve Ah... Yazar, kimi zaman ağızdan can havliyle çıkan bu ünlemlerin hakkını verecek bir hikâye anlatıyor yeni romanında. Kendine bir yer bulmaya çalışan utanç duygusu ve suskunluk romanı Yüzünde Bir Yer. Kaygusuz, Dersim katliamı sonrasında miras kalan ruh halleri ve duygular ile uğraşıyor. Romanın temelinde Dersim Katliamı’ndan kurtulmuş bir babaanne (Bese) ve torunu var. Bese’nin esin perisi ise Sema Kaygusuz’un bir Dersim sürgünü olan babaannesi. Sema Kaygusuz’a göre acıyı ve utancı miras alanlarda bir tutulma hali oluyor: “Atalar yaşıyor, yeni kuşak ise o yaşantının izleriyle doğuyor. Tatmadığın bir acı göğsüne yuvalanmış gibi. Tuhaf bir duygu... Ve o içine sirayet eden anlamsız utanç hayatla uyumunu bozuyor, durduruyor, en önemlisi susturuyor. Romanın ana meselesi bu suskunluk, bir tutulma hali.” Kaygusuz tüm bunları anlatırken de ‘incir’ ve ‘Hızır’ yardımına yetişiyor. Sema Kaygusuz’la yeni romanını konuştuk...

***  Yüzünde Bir Yer’in politik bir roman olma gibi bir derdi yok. Utancı miras alanın iç dünyası ilgilendiğiniz. Kitabınızı politik bir roman olarak adlandırır mısınız?

Hayır. Politik bir roman yazmaya kalkışmadım. Kendi poetik anlayışımdan ötürü, bireylerin iç yaşantısıyla, bilinçdışıyla ilgilendim. Üstelik politik dil çok indirgemeci bir dil. İçerdiği birçok şeyle birlikte bireysel dünyayı dışlayabiliyor. Dolayısıyla romanın özgürleştiriciliğine müdahale etmiş oluyorsun. Böyle bir müdahale olsun istemedim. Sonuçta becerebileceğim bir yoldan gittim. Ortada Bese’ye ait bir acı var. Bese, Dersim Katliamı sonrasında sürgün ediliyor... O acı ile nasıl ayakta kaldı? Bu, torununu nasıl etkiledi? Bunlara odaklandım. ‘Hayatta kalmak insan maneviyatında neye denk düşüyor?’ ilgilendiğim soru buydu. Egemenin millet kurarken, halkını tek tipleştirirkenki yöntemleri dünyanın her yerinde aynı, ama sonrasında bireylere yansıyan duygu biricik. O biricik duygunun peşine düştüm.

 

***  Dersim Katliamı’nı yazmak bir hesaplaşmamı sizin için?

Yüzünde Bir Yer’i yazmak, hesaplaşmayla değil de geriye kalan duyguyu ifşa etmekle ilgiliydi. Bildiğim bir ağrıyı yazmaya çalıştım. Benim babaannem Dersim sürgünü. Feci bir deneyim yaşamış ve o deneyimden sonra bir suskunluk bırakmış geriye. Böylece suskunluğunu yırtan bir kahraman tasarladım. Bu kahraman bir başkası, ama birçok açıdan beni andırıyor. Diyeceğim, Yüzünde Bir Yer aynı zamanda benim özgürleştirici mitimdir. Karnımdan bir şey çıkardım. Başkalarının acısına bakmak kolay değildir. Romanın poetik anlayışında bir başkasına bakarkenki ahlak da ele alınıyor. Dikizleyebilirsiniz, bön bön bakarak iğdiş edebilirsiniz bir insanı... O yüzden fotoğrafçı bir karakter var romanda. Baktığın şeyin kendisi olmak sanatsal olduğu kadar aynı zamanda etik bir tutumdur. Dolayısıyla romanın etik omurgasını kurmak, kendime karşı dürüst olmak için bildiğim bir ağrıyı yazmak istedim.

 

***  Bu romanda babaanneniz daha belirgin... Onun genel anlamda edebiyatınızda derin bir etkisi olduğunu söyleyebiliriz...

Bilmem ki. Yazdığım her şeyde bir etkisi var mı yok mu, bunu tespit edemem. Ama bu romanda bir karakter olarak değil de bir esin perisi olarak kesinlikle vardı. Ben, aklın çok baskın olduğu bir evde büyüdüm. Babaannem ise zaman zaman akıldışı bir kocakarı, zaman zaman bilge bir büyükanneydi. Tütün fabrikasında işçi olarak çalışan emekçi bir kadındı. Onun maneviyatı, çalışkanlığı, doğayla ilişkisi içime işlemiş olmalı. Çocukluğumda onu yılda 15 gün kadar görürdüm aslında. Burnumun dibinde olsaydı bu kadar kıymetini bilemeyebilirdim. Kendisini çok az tanıdım ama çok etkisinde kaldım. Zaman zaman şüphe ediyorum, acaba kendimden bir büyükanne mi yaratıyorum diye. Bir yandan da artık onu geride bırakmak istiyorum. Onun varlığını özümsedim artık. Bir parçam oldu.

 

***  Miras kalan duygular insanı hırpalıyor, bunu romanınızda görüyoruz. Ama burada suçluluk duygusu da var değil mi?

Miras kalan duygular elbette insanı hırpalar. Sadece mağduriyet, mahrumiyet duyguları değil suçluluk duygusu da hırpalar bireyi. Sözgelimi, ailenizde katliama katılmış bir asker, ne bileyim bir dolandırıcı, zalim bir politikacı varsa farklı bir utancın bir parçası haline gelebilirsiniz. Bu da başka bir suçluluk duygusu... Geriden gelen suçluluk duygusu, utanç, korku şimdiki bireyin kimyasını, ruhsal alanını değiştirebilir. Sanat bir yönüyle bu başıbozuk duyguları fark etmemizi sağlıyor. Aristotales doğru söylemiş, gerçekten bir arınma alanı sanat. Ben de roman sanatıyla ilgilendiğim için bu arınmayı hem bir okur olarak kendimde, hem de bir yazar olarak kahramanımda denedim. İncir çağına girmişken, yani her şeyi söylemeye, ballı özünü bir ötekine aktarmaya, kendimi bir başkasına vermeye ve bunu gözü kara yapmaya zihinsel olarak hazır olduğum zaman bu hikâyeyi yazdım. Romanda hatırlamak ve unutmaktan da bahsediyorum. Bir şeyi çok hatırlamak da bir düşünsel hapishanedir. Örneğin belleği sadece soykırım üzerine kurulan halklar var. Bu, sürekli bir ölüm ürküntüsü ile yaşamak oluyor. Ölüm ürküntüsü de miras bırakılabilir ya da bilinçli, politik olarak sistematikleşti- rilebilir. Tersinden bir örnek verecek olursak, Alman toplumunda olduğu gibi önüne geçilemeyen aşırı suçluluk duygusu olarak yeni kuşakları tutulmaya uğratabilir. Hatırlamak ya da unutmak, bir devlet politikası, bir toplumsal kimlik meselesi haline gelince tek tek ruhlara müdahale ediliyor demektir. An gelir, unutmak hatırlamak kadar kıymetli olur. Oysa ki bütün bunların dışında vicdan, daha kapsayıcı ve özgürleştirici bir anlam kurar.

 

***  Peki, konuyu biraz değiştirerek günümüzden bir örnekle sorsam. Türk ve Kürt meselesinde ölümleri ele alırken örneğin... Türk ordusunun askeriyken ölen ile dağda ölenin özellikle annelere yaşattığı duygu, geriye kalan miras aynı değil midir?

Yaşanan acıya asla farklı bakmamak gerekiyor. Ama öte yandan, anneliğin bir ideolojisi olduğuna inanıyorum. O evladı hayata katarken kültürünü, dilini, dinini geçiriyorsun, kendi bildiğin her şeyi ona aktarıyorsun. Kimi anne evladına Dede Korkut masalı anlatır kimi anne Pepuk Kuşu masalını. Her iki masalın sorunsalı tematik ve ahlaki olarak birbirinden farklıdır. Ama yas söz konusu olduğunda herkes birbirine ortaktır. Sonra yine farklılık başlar, birisi çocuğunu bayrağa sararak gömer, öbürü zılgıt çekerek, bir başkası dilinin altına defne yaprağı koyarak... Mesele halkları birbirine düşüren zihniyette ve o zihniyet şimdi anneliği fedakârlıkla allayıp pullayarak tektip, düşünsellik içermeyen bir kadınlık modeli koyuyor önümüze.

 

***  Ülkenin tarihini, katliamlarını düşünürsek utanç duygusu bizim kaderimiz mi? Hep utanacak mıyız biz?

Kader sözcüğünü düşünelim biraz. Cinsiyetimiz kaderimizdir. Ama asıl olan nasıl birer kadın, nasıl birer erkek, en önemlisi nasıl birer kişi olduğumuzdur. Bütün bu macera kültürel kodlarla, toplumsal cinsiyetle, dinsel anlayışlarla, ekonomik ve sınıfsal unsurlarla harmanlanarak devam eder. Sisteme bakalım: Egemenler Sünni esaslı milli devlet olacağız, diye bir karar veriyor ve kendi içinde öteki olarak algıladığını değiştirmeye çalışıyor. Dersim katliamının başlangıcında devlet üç-dört yaşında çocukları alıyor ya da kızlar Türklerle evlendiriliyor. Yabancı olanı eritmeye çalışıyorlar. Öteki, devletten mahrum bırakılıyor. Bu sistemli bir şey, kader değil. Kader olarak adlandırılmaya başlandığında bir pasifizasyon başlıyor. Mesela halkı dilenci hale getirdiler. Bir kilo pirinç ile insanların evine girer ve oyunu alabilirsin artık. Yoksul insan o pirince o kadar muhtaçtır ki onun iradesine bir kilo pirinç karşılığında el koyabilirsin. Bu sistemli bir şey, kader değil. 12 Eylül örneğin... Hapishanelerdeki sağcı ya da solcu aydınların, yazarların, düşünce insanlarının, akademisyenlerin her biri münevver kişiliklerdi. Kimi sürgün oldu, kimi işkence gördü. Bir kuşağı böyle aşındırırsan geriye Özal kuşağı gelir. Çok sistemli buluyorum ben tüm bunları. Utançlarımızı kaderimiz olarak kabullenmektense o utancın sorumluluğunu almak artık her birimiz için kaçınılmazdır.”

(YÜZÜNDE BİR YER - Sema Kaygusuz - Doğan Kitap – 2009)

(BURCU AKTAŞ - RADİKAL KİTAP - 2009)

Bu yazı toplam 788 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar