Layıklık meselesi
“Bir toplum layıkıyla yönetilir” deriz çoğu zaman…
Bu ne demek?
Layık olduğu biçimde, gerektiği gibi yani yöneticilerin işlerini nasıl yaptığı, kurumların nasıl işlediği, hukukun nasıl uygulandığı gibi şeyler aslında…
Bir ülkede nasıl bir toplum yapısı, nasıl bir insan ilişkisi varsa, etkileşim, paylaşım, üretim ilişkileri nasılsa o toplum da bu yazılanlar çerçevesinde yönetilir veya yönetilmeye çalışılır.
Bu ilişki yapısı çarpıksa, insan ilişkileri olması gerekenden farklı, talepler normalin dışında, etkileşim yanlış oluşuyorsa bu toplumu yönetmek için aday olup seçilenler de yine bu yazılanlar çerçevesinde oluşur.
Bu oluşan şey, doğru bir iş yapabilir mi peki?
O çarpık ilişkiler bağlamında seçilenler ve bir hükümet oluşturanlar olması gerekeni yapmakta, doğru icraatlar ortaya koymakta, toplumu gerçekten ileriye taşımakta yararlı olabilirler mi?
Elbette ki hayır.
***
Baksanıza; Yıllardır bu ülkede gazeteciler, akademisyenler, sanatçılar, aktivistler, sendikacılar, eski milletvekilleri Türkiye’nin limanlarında neredeyse terörist muamelesi gördüler, N82-G82 koduyla yani ‘milli güvenliği tehdit edici’ veya ‘genel güvenlik’ değerlendirmesiyle geri gönderildiler.
Daha önceki Cumhurbaşkanı Ersin Tatar, bu sorunun çözülmesi için çaba gösterildiğini söylemişti ama beş yıllık görev süresinde olumlu bir gelişme olmamıştı.
Ünal Üstel ise her konu açıldığında, gazeteciler konuyla ilgili soru sorduğunda KKTC-Türkiye ilişkilerinin güçlü bir şekilde sürdüğü ve Ankara ile temas halinde olduğunu söylüyordu.
Hatta Meclis’te sorulan bir soru üzerine “Haklısınız ama TC’nin egemenlik sınırları içerisinde karar veriyor. Neden almadığını açıklama mecburiyeti yok. Hukuk yolu açıktır diyorlar” da demişti.
Üstel de Başbakanlığa atanalı 3 yılı doldurdu ama konuyla ilgili yine olumlu bir gelişme olmadı.
Erhan Arıklı da yine konuyla ilgili “Devlet istediğini alır, istediğini almaz” demiş ve “Bizim, hangi gerekçeyle almıyorsunuz deme hakkımız yoktur” diye de eklemişti.
Yine, KKTC’den çeşitli suçlarla deport edilenlerle bizim aydınlarımızı kıyaslamış ve “biz de gönderiyoruz” diyecek kadar da ileri gitmişti.
Şimdi Cumhurbaşkanı Tufan Erhürman, görevdeki 6 ayı biterken sorunda tam olmasa önemli bir ilerleme kaydetti ve 15 aydının Türkiye’ye giriş yasaklarının kaldırıldığını açıkladı. Diğer yasaklılar hakkında ise çalışmalar sürüyor.
Böyle olunca ne dedi bizimkiler; Ama biz de temaslar yaptıydık da nasip Erhürman’ın oldu.
İşte böyle bir yönetim ve böyle bir layık olma durumu.
***
Başka ne yaptı bizimkiler; Haklarında yolsuzluk, rüşvet, haksız kazanç iddiaları ortaya kondu, en yakınlardakiler rüşvetten yargılanıyorlar, atadıkları kişiler yolsuzluk ve suistimalden görevden uzaklaştırıldılar ama hiçbir şey olmamış gibi davranmaya devam ediyorlar.
Sahte diplomalar, Meclis Başkanlığı seçiminde bile hileli seçimler bu üçlü hükümetin döneminde olanlar ve olmaya da devam edecek olanlar gibi görülüyor.
Şimdi “yakında seçim yok” diyorlar ama nereden buluyorlarsa yeniden kırsal kesim arsası dağıtmaya, vatandaş yapmaya devam ediyorlar. Tabii bu vatandaşlıklar normal yoldan vatandaş olması gerekenler değil, çoğu zaman olduğu gibi eş, dost, hatır için bu ülkede olmayan, bu ülkeye hiç gelmeyen kişilere bile verilen vatandaşlıklar olarak ortaya çıkıyor.
Atanmış Başbakan birkaç güm önce kürsüye çıktı, coştu ve karalanmış bir kâğıda imza atarak “Aha ben altına imza attım, Başbakan, Bakan ve Milletvekili maaşlarında %10 kesinti yapılmasını önerdim” dedi.
Dilekçe denen ama öyle bir şeye benzemeyen kâğıt, o anda yazıldığı belli olan, tükenmez kalemle, hatalı, üzeri çizilmiş kelimeler, aşağıdan yukarıya eğri yazılmış, Üstel’in devlet ciddiyetini anlatır biçimde bir kâğıt parçası.
Yani bir şov.
***
İşte burada sormak gerekiyor; Bizim layıkımız bu mu?
Bizim toplumumuz siyasi ve yönetim anlamında böylesine çarpık ilişkiler bağlamında yönetilmeye layık bir toplum mu?
On yıllardır ayakta kalmak, Kıbrıslı Türk kimliğini yaşatmak için çabalayan, savaşan bu toplumun layıkı bu mu?






