1. YAZARLAR

  2. Asım Akansoy

  3. Küresel Militarizmin Yükselişi ve Orta Doğu’da Stratejik Çıkmaz
Asım Akansoy

Asım Akansoy

SİYASET MEYDANI

Küresel Militarizmin Yükselişi ve Orta Doğu’da Stratejik Çıkmaz

A+A-

ABD–İsrail ekseninin bölgemizde yürüttüğü savaş giderek yeni biçimler alırken, Donald Trump’ın savaşın “sona erdiği” yönündeki açıklamaları gerçeği yansıtmaktan uzaktır. Bu söylemin arkasında iki temel neden bulunmaktadır: dünya genelinde giderek büyüyen savaş karşıtı kamuoyu ve İran’ın beklenenden daha güçlü bir direnç göstermesi. Savaşın siyasi ve ekonomik maliyeti arttıkça, askeri operasyonların “bittiği” yönünde yapılan açıklamalar aslında bir gerçeğin değil, bir siyasi ihtiyacın yansımasıdır.

ABD’nin İran’a yönelik talepleri açıktır: nükleer kapasitenin sınırlandırılması, zenginleştirilmiş uranyumun ülke dışına çıkarılması ve balistik füze programının durdurulması. İsrail ise bu hedeflerin ötesine geçerek doğrudan rejim değişikliğini gündeme getirmektedir. Bunun gerekçesi olarak İran’ın vekil güçler aracılığıyla bölge ülkelerinde istikrarsızlık yarattığı ileri sürülmektedir. Ancak mesele yalnızca güvenlik kaygılarıyla açıklanamayacak kadar karmaşıktır.

Uzun yıllar boyunca Orta Doğu ve Kuzey Afrika’ya yönelik müdahaleler “demokrasi ihracı” söylemiyle meşrulaştırılmıştı. Oysa bugün bu söylemin bile büyük ölçüde terk edildiği görülüyor. Washington açısından belirleyici olan bir ülkenin demokratik niteliği değil; ABD ve İsrail’in stratejik çıkarlarıyla uyumlu bir yönetimin varlığıdır. Trump’ın açıklamaları da bu gerçeği açık biçimde ortaya koymaktadır.

Bu tabloyu anlamak için bölgenin tarihine bakmak gerekir. 2. Dünya Savaşı’ndan bu yana Orta Doğu dünyanın en fazla silahlı çatışma yaşayan bölgelerinden biri olmuştur. Özellikle Körfez Savaşı sonrasında ABD’nin askeri müdahaleleri yoğunlaşmış ve bölgesel savaşlar kronik hale gelmiştir. Bunun arkasındaki en önemli nedenlerden biri enerji kaynaklarıdır. Orta Doğu ve Körfez bölgesi, dünyanın en büyük petrol ve doğal gaz rezervlerine sahiptir.

Orta Doğu’yu kontrol eden güç küresel enerji akışını etkileyebilir; enerji akışını kontrol eden ise dünya ekonomisi üzerinde önemli bir nüfuz elde eder. Körfez ülkelerinin trilyonlarca doları bulan egemenlik fonları da küresel güç dengelerinde belirleyici rol oynamaktadır. Bu mali gücün önemli bir bölümü ise silah alımları yoluyla yeniden Batı’nın askeri-sanayi kompleksine aktarılmaktadır.

Ancak bugün yaşanan gelişmeler yalnızca enerji politikalarıyla açıklanamaz. Kapitalizmin ve onun en yüksek aşaması olan emperyalizmin doğasında rekabet ve çatışma vardır. Soğuk Savaş sonrasında ortaya çıkan küreselleşme döneminde askeri araçlar bir süreliğine geri plana itilmişti. Sermaye ihracı, ticaret ve ekonomik nüfuz emperyalist yayılmanın başlıca araçları haline gelmişti. Fakat 2008 küresel finans kriziyle birlikte bu dönem sona erdi. ABD’nin göreli hegemonya kaybı, Rusya’nın askeri ve Çin’in ekonomik yükselişi yeni bir emperyalist rekabet dönemini başlattı.

Bugün dünya yeniden militarizmin yükseldiği bir evreye girmiş durumdadır. Stockholm Uluslararası Barış Araştırma Enstitüsü’nün (SIPRI) verilerine göre küresel askeri harcamalar 2024 yılında 2,7 trilyon dolara ulaşmış ve Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana en hızlı yıllık artış kaydedilmiştir. ABD, Çin, Rusya, Almanya ve Hindistan tek başına küresel askeri harcamaların yaklaşık yüzde 60’ını gerçekleştirmektedir. Bu tablo, militarizmin artık istisnai değil sistemik bir eğilim haline geldiğini göstermektedir.

Bu süreçte yalnızca büyük güçler değil, bölgesel aktörler de militarist politikalar izlemektedir. Küresel sistemde kaybettikleri ekonomik payı telafi etmek isteyen orta ölçekli kapitalist devletler, bölgesel yayılmacılık eğilimleri geliştirmektedir. Bu durum Orta Doğu’dan Afrika’ya, Doğu Avrupa’dan Asya’ya uzanan geniş bir coğrafyada sürekli yaşanan gerilimlerin ortaya çıkmasına yol açmaktadır.

Öte yandan bölgedeki sorunların tamamını dış müdahalelerle açıklamak da eksik olur. İran’daki molla rejimi uzun yıllardır kendi toplumunun özgürlük taleplerini bastıran otoriter bir yönetim sürdürmektedir. Kadınların ve gençlerin haklarını sınırlayan bu yapı, aynı zamanda Irak, Suriye, Lübnan ve Yemen’de çeşitli vekil güçler aracılığıyla bölgesel etkisini genişletmeye çalışmıştır.

Buna rağmen değişmeyen bir gerçek vardır: dış müdahaleler hiçbir topluma demokrasi getirmemiştir. Bombaların altında özgürlük kurulmaz; demokrasi tanklarla ve füzelerle inşa edilemez. Savaşlar çoğu zaman otoriter rejimleri zayıflatmak yerine güçlendirir ve toplumları daha büyük yıkımlara sürükler.

Bu nedenle bugün savunulması gereken ilke açıktır. ABD’nin askeri müdahaleciliğine, İsrail’in bölgesel saldırganlığına ve İran’daki otoriter molla rejimine aynı anda karşı çıkmak gerekir. Savaşın değil barışın, uluslararası hukukun ve halkların kendi kaderini tayin hakkının savunulması, emperyalist hesaplara verilebilecek en güçlü yanıttır.

Çünkü tarih bize aynı gerçeği defalarca göstermiştir: büyük güçler demokrasi götürmez; çıkarlarını götürür. Bölgemizin kaderini belirleyecek olan şey, uluslararası hukuk, barış ve halkların özgür iradesi olmalıdır.

Bu yazı toplam 258 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar