1. YAZARLAR

  2. Hakkı Yücel

  3. ‘Kaçtığın Yer’ Neresidir!? -2-
Hakkı Yücel

Hakkı Yücel

yeniduzen.com'a özel

‘Kaçtığın Yer’ Neresidir!? -2-

A+A-

“Terk etmek, terk etmek, kaçmak... 
ufuğu geçmek, başka bir hayata girmek.”

Lawrence (G.Deleuze&C.Parnet. ‘Diyaloglar’ kitabından.)                                                                  

 

Geçen haftaki yazıda işaret etmiştik, 20.yüzyıl insanlık tarihinde,  bir dönemi      -modern dönemi- kapatacak -en azından ciddi anlamda mahiyet değiştirecek- kertede ciddi altüst oluşlarla sona ermişti. Yine belirtmiştik, bu değişim/dönüşüm eski sisteme dâhil siyasal/ideolojik bütün kesimleri (akılları) sarsmış olsa da,  sonuçta Sol’un mevcut varlığını yitirmiş olması onun bu süreçte, olumsuz anlamda en fazla etkilenen kesim (akıl) olduğu gerçeğini de net bir biçimde ortaya koyuyordu. Dahası bu dramatik sona hazırlıksız yakalanmış olmak -bu güne gelende içerden yapılan eleştiriler, farklı yaklaşımlar ve seçenekler pek itibar görmediğinden, evet hazırlıksız yakalanmak- yitirilenin (Eski Sol’un) gerek siyasal (yapısal), gerekse ideolojik (düşünsel) olarak ne ile ve nasıl ikame edileceği konusunda bir belirsizliğin yaşanmasına neden oluyordu. Bu da Sol adına, evvel emirde varoluşsal (ontolojik) sorunların açığa çıkmasını tetikliyor, kaçınılmaz olarak bir iç hesaplaşmayı/yüzleşmeyi gerekli kılıyordu. İlk etapta ise buradan, bir yanıyla hayal kırıklığı, güven yitimi, savrulma/dağılma, geri çekilme/kaçış gibi, daha çok tükenişi ima eden ‘negatif’; diğer yanıyla yeni koşulların açığa çıkardığı yeni ihtimaller ve imkânlar zemininde, yeniden ayağa kalkmayı ve yeni bir oluşu ima eden, ‘pozitif’ gelişmeler olarak nitelendirilebilecek iki sonuç ortaya çıkıyordu.  Söz konusu olan ‘negatif-pozitif’ diyalektiğinde ise; ‘varlık’ olarak’ (varoluş olarak) tükenişi ima eden negatif halin ‘Eski Sol’u;  ‘oluş’ olarak yeniden inşayı/yaratmayı ima eden pozitif halin ise ‘Yeni Sol’u tarif ediyor olması da ayrıca önem kazanıyordu.

Yeridir, bu noktanın daha anlaşılır olması bakımından Antik Yunan’dan günümüze, farklı isimlerle devam edegelen ve de Felsefe/düşünce tarihinde belirleyici mahiyet taşıyan iki ana akımdan söz etmekte yarar var: Bunlardan birincisi  “Her şeyin hareket ve değişim halinde olduğunu, tüm yönleriyle yaşamın bir oluş, bir akış olduğunu” söyleyen (“Deleuze: Yaşamla İlişkisinde Felsefe ve Edebiyat. Hakan Çörekçioğlu. S.23) , bunu ünlü “panta rei” (“Her şey akar”) veciz özdeyişiyle özetleyen, bir başka ifadeyle dünyaya ve hayata bakışta “oluş perspektifi”ni önceleyen Herkaleitos‘un temsil ettiği görüş; ikincisi ise “hareket ve değişimi bir yanılsama olarak gören ve oluşu hakikatin veya varlığın mutlak hareketsizliğinde” (a.g.e. s.23) donduran, diğer bir deyişle dünyaya ve hayata bakışta “varoluş perspektifi”ni önceleyen Parmenides’in temsil ettiği görüş. Bu iki perspektifin ayrı ayrı belirleyici niteliksel özelliklerini daha somut olarak ifade etmek gerekirse ‘oluş perspektifi’ni bir ‘ucu açıklık’, yaşamın dinamik akışkanlığı ve değişkenliğiyle etkileşim içinde olan bir ‘içkinlik’ hali olarak; buna karşılık ‘varoluş perspektifi’ni  ‘ucu kapalılık’, yaşamın dinamik değişkenliği karşısında onun etkilerine kapalı, değişmezlik arz eden bir ‘aşkınlık’ hali olarak tanımlamak mümkün.  

Felsefe/düşünce tarihine yönelik bu geriye dönüşümlü (retsopektif) bakış; bir, modern dönemle/modern ideolojilerin (görece) uyumlu; iki, modern sonrası dönemle/modern ideolojilerin gerilimli ilişkisini anlamak; ve üç, bu kaotik ortamdan -yıkıcı yanı kadar, aynı anda açığa çıkan imkânlar ve ihtimaller kapsamında yapıcı yanını da gözeterek- nasıl çıkılabileceğine dair açılımlar sergilemek bakımından yararlı olsa gerek. Şuydu: Modern döneme hâkim olan, özellikle 20.yüzyılda etki katsayısı daha da artan büyük ideolojilerin (İdeolojiler Çağı) zihinsel sınırlarını belirlediği ikili (iki cepheli, iki bloklu, kapitalist/sosyalist dünya) yapı, yüzyıl sonuna gelene kadar varlığını sürdürmeyi başardı.  Bu dönemde, dünyayı anlamada, olay ve olguları açıklamada ideolojiler müntesipleri için yeterli ve ikna edici oldu. Onların sınırları belirgin, kesinlik/yanılmazlık arz eden bütüncül müktesebatları, doğruyu ve yanlışı bulma kolaylığı sağlıyor, aşkınlık mertebesinde mutlak güç olarak tecellisi, zaman ve mekân farklılığı tanımadan her alanda her derde deva olabiliyor, her kilidi açabiliyordu. Bu tablo içinde buna her zaman karşı çıkan ve her zaman azınlıkta olan ‘eleştirel akıl’ (entelektüel akıl) mevcut olsa da son kertede (modern) ‘ideolojik akıl’, sağladığı zihinsel konformizm/kolaycılık nedeniyle, kâhir ekseriyeti kendine dâhil edebiliyordu. (“Taraf olmayan bertaraf olur” jargonu da en çok burada işe yarıyor, işlevsellik kazanıyordu)Ne var ki kesin ayrımlarla karakterize,  bütüncül (homojen) mahiyet arz eden bu nispeten uyumlu süreç, hayatın dinamik ve değişken ritmi içinde hazırlayıcı maddi önkoşulları her alanda giderek daha da belirginleşen gelişmelerle, 20. yüzyıl sonu itibarıyla çöktü.  Çöküşün bu denli hızlı ve de öngörülemeyecek biçimde tecellisi ise, modern dönemi karakterize eden, kesinlik ve yanılmazlık iddiası taşıyan ‘ikili (dikotomik) düşünme’/idrak biçimine, bizatihi bu gelişmelerin açığa çıkardığı en çarpıcı sonuç olan, her halükârda  “yanılıyor olunabilineceği” gerçeğiyle adeta iflas bayrağını çektiriyordu. (Bu konuyla ilgili bir başka yazı, bkz.

Buradan zuhur edecek ve bugünün dünyasına damgasını vuracak olan, bir başka çarpıcı gerçeklik ise ‘aşkın’ (mutlak/bütüncül/durağan) olanın, ‘içkin’ (görece/parçalı/dinamik) olanla yer değiştirecek olması/ olmak zorunda kalmasıydı. Şundan, modern ideolojilerin, kesin ve keskin, farkı yok sayan, bütüncül, dış etkileşimlere/etkilenimlere kapalı, ikilemler üzerinden çalışan aklı/düşünme biçimi (aşkınlık iddiası);  modern sonrası dönemin çok parçalı, çok bileşenli, çok değişkenli yapısını/koşullarını (içkin olanı) anlamak konusunda yetersiz kalıyor, bu yetersizlik yeni referansları, yeni bir zihniyet dünyasını gerekli kılıyordu.  Bütün bunlar nedeniyledir ki, yüzyıl sonuna damgasını vuran büyük çöküş, yaşamın bütün alanlarını kuşatan, büyük kaos da demekti.

Sona eren asrın mağlubu olarak Eski Sol da, bütün müktesebatıyla,  -siyaset/ideoloji/düşünce- işte bu kaosla karşı karşıya kaldı. O kaos, Sol’un bir kısmını kolaylıkla yuttu; bir kısmını asr-ı saadet nostaljisiyle kendi içine hapsederek marjinalize etti; bir kısmını kendini tümden inkâr ettiği başka duraklara savurdu;  geri çekilenler, kaçıp gidenler oldu; ancak yıkılan Sol’un ardında bıraktığı boşluğun yeni bir Sol tarafından doldurulması, bir başka ifadeyle yeni bir sol inşa çabası da yine bu kaotik dönemde açığa çıktı.

Burada Sol’un, bugün itibarıyla yeniden bir seçenek olarak talep edilir olabilmesinin kritik ölçütünün (bu Sol’un kendi içindeki tartışmalar için de geçerli ölçüttür),  kendini yeniden inşa ederken, ‘ne’ olduğu ile ‘ne olabilir’(ne olabileceği) soruları arasında, -bunlar varoluşsal/ontolojik esaslı sorulardır- yapacağı seçimle doğrudan ilişkili olduğunu söylemek mümkün. Şundan: “Sol nedir?” sorusu dünyaya ve hayata bakışta “varoluş perspektifi”ni önceleyen, haliyle kesin/sabit tanımlamalarla anlam kazanan, bunu icbar eden, bunlara dokundurtmayan, dış etkileşimlere/etkilenimlere kapalı, “aşkınlık” esaslı yaklaşımdır ki, tam da bu nedenlerle, içeriği değişmiş olsa da, burada  ‘eski’ yeniden inşa edilmiş olacaktır.  “Sol ne olabilir?” sorusu ise dünyaya ve hayata “oluş perspektifi”ni önceleyerek bakan, süreklilik arz eden, dış etkileşimlere/etkilenimlere, değişime/dönüşüme açık, “içkinlik” esaslı, dinamik bir süreçtir. Böyle olduğu içindir ki ‘yeni bir Sol’u işaret etmektedir ve bugün için Sol adına herhalde gerekli olan da budur. Bu Sol’un, o deneyimleri sahiplense de, artık ‘Eski Sol’a benzemeyeceği, orada kal(a)mayacağı, kimilerine ürkütücü gelse de onu ‘terk’ edeceği -burada daha provakatif ifade ‘kaçış’tır; ör.Deleuze’de bu, ‘eski’yi bozma ve ‘yeni’yi inşa etme işlevi gören ‘kaçış çizgileri’ olarak dile getirilmektedir- aşikârdır.  Kritik fark şudur ki, buradaki ‘terk/kaçış’, bir tükenişin değil, yeni ama bir ‘başka’ olarak geri dönüşün ‘teorik/pratik’, mikro olandan makro olana kadar hayatın bütün alanlarında, yeni deneyimlere açık, seçenekler üretebilecek, yeni ve de zorlu serüveni olacaktır. Bu yeni bireyselleşme/toplumsallaşma ve de yeni özneleşme halini, yeni yaşam alanları ve biçimleri yaratma/oluşturma potansiyelini içkin dinamik bir süreçtir ve karşılığını da ‘Yeni Sol’da bulmaktadır.

Bunun kolay olmayacağı açıktır, (sadece dışardan değil içerden de yapılan suçlamalar/saldırılar bunun böyle olacağının somut göstergeleridir), ama şu da vardır, eğer böyle olmayacaksa artık Sol’a da ihtiyaç kalmayacaktır.

 

Bu yazı toplam 422 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar