Hakkı Yücel

Hakkı Yücel

yeniduzen.com'a özel

Eylül Zamanı..

A+A-

Büyü, gün batımında güneşin solan ışığının ilk akşamın karanlığı ile birleştiği yerde, gökyüzüne kızıldan mora o tarifsiz renk cümbüşünün katman katman yayılışında mı, yoksa bunaltıcı yaz sıcaklarının ardından bedenlerimizi tatlı bir ürperti halinde okşayan esintinin kadife serinliğinde mi gizli? Nihayet bitti, felaketi bol, öncesindeki ve sonrasındaki mevsimlerden gün çalarak uzayan kavurucu yaz sona erdi ve ayların en güzeli Eylül (hanidir sıcaklara gün kaptırıp ömrü kısalsa ve güzelliğine halel gelse de) geldi. Evet, şimdi artık Eylül zamanı.. Hem “elimizden alınamayacak tek mülkümüz olan hatıraların” unutulacakları güne kadar zihinlerimizde yeniden hayat bulacağı, hüznün zamanı -çünkü “kuvvetli hafıza kuvvetli ıstıraptır”- olarak Eylül. Hem o hatıralardan beslenen -çünkü “sadece yaşayanlardan değil ölülerden de çekeceğimiz vardır”- ve uzayan şimdi olarak yaşanan doğurgan anların zamanı olarak Eylül.. Ve hem de, hatırlanan geçmişte başlayan, yaşanan şimdide çoğalan ve buradan tahayyül edilen geleceğe atılacak adımların başlangıç zamanı/umut zamanı -çünkü hayal edilen her şeyin bir gün gerçek olma ihtimali vardır- olarak Eylül. 

Sahi gerçekten böyle bir ‘Eylül Zamanı’ var mıdır? Zamanı tarif etmenin zorluğu malûm. Çok basit gibi görünen “Nedir zaman?” sorusu karşısında teolog/filozof St.Augustinus’un Ortaçağdan bugünlere aforizmatik özellik kazanan “Bana zamanın ne olduğunu sormadığınız sürece onun ne olduğunu biliyorum, ancak sorduğunuzda bilmiyorum” yollu açıklaması bir bakıma bu zorluğu ifade ediyor. Ancak öyle olsa da bu durum, felsefenin ve fiziğin temel konusu olan ‘zaman’ üzerine çeşitli tanım ve sınıflandırmaların yapıldığı ve de bu kapsamda tartışmaların sürmekte olduğu gerçeğini ortadan kaldırmıyor. Bunların ne(ler) olduklarının ayrıntıları bir yana, yine St.Augustinus’un insanın yaşadığı zaman biçimlerinden yola çıkarak (‘insanın zamanı’ derken, bunun, insanın kendisine dâhil/kendisinde içkin olan, kendisinde anlam kazanan zaman olduğunu -öznel zaman-hatırlayalım) yaptığı üçlü zaman tanımı şöyle:  ‘Şimdiki zamandaki geçmiş- şimdiki zamandaki şimdi- şimdiki zamandaki gelecek.’ Buradan bakınca ‘şimdi’nin bütün zamanları, en azından potansiyel olarak içkin olduğu (şimdideki geçmiş/şimdideki gelecek) gerçeği ortaya çıkıyor. Yaşanmış ve bitmiş olan geçmişle, henüz yaşanmamış olan geleceğe insanın doğrudan müdahalesinin imkânsızlığı ise, bir yandan doğrudan müdahil olunacak ve değiştirilebilecek olanın ‘şimdi’ olduğu gerçeğini açığa çıkarırken, geçmişin hatırlamak/hatıralar, geleceğin ise tahayyül/hayal etmek kapsamında şimdideki dolaylı varlıkları da bu gerçekliğin etki alanını genişletmek- bu genişlik, geçmişe ve geleceğe dolaylı/potansiyel olarak müdahale etmenin imkânı da demek- bakımından önem kazanıyor. 

Eğer böyleyse -bu konuda farklı düşünenler var ve de iyi ki var-, bir Eylül sevdalısı olarak sınırları zorlamak pahasına, yazla sonbahar arasında (önce ile sonra arasında) bir sarkaç gibi salınıp duran (geçmiş-şimdi-gelecek arasında salınıp duran) Eylül’ü, tam da bu nedenlerle ‘özgün’ bir zamanın, ‘Eylül Zamanı’nın, ayı olarak isimlendirmenin ve anlamlandırmanın mümkün olduğunu düşünüyorum. Ve de bu özgün zamanın koordinatlarını  “düş-gerçek-hayal” birlikteliği, bir başka ifadeyle ‘duygusal akıl (duyusal bilgi) -bilimsel akıl (zihinsel bilgi)’ birlikteliği ya da daha fiyakalı bir dille söyleyecek olursak ‘imgesel’ olanla ‘kavramsal’ olanın birlikteliğinin/biraradalığının oluşturduğuna; bu geniş müktesebatın ise gerek dünya ve hayat, gerekse olaylar ve olgular karşısında, hissetmenin (vicdan) –anlamanın (yorum)-bilmenin (bilgi) kol kola girdiği geniş ve derin -bugün için asıl ihtiyaç duyulan- bir bakış ufku sağladığına inanıyorum. 

Bir an için, daha anlaşılabilir olmak adına, buradan felaketi bol, uzun ve kavurucu yaza geri dönelim. Önce şunu soralım, böyle olması şaşırtıcı mıydı? Hiç de değil. Dünyanın ve eş zamanlı olarak hayatın her alanına yansıyan hız katsayısı yüksek ve bir o kadar da zalim akışkan dinamiğinin ayar tutmayan dehşetengiz sonuçları, evrensel ölçekte kaotik bir sürecin yaşandığını açıkça ortaya koyuyordu.  Hangisini saymalı? Bozulan ekolojik denge, uyarıcı ağırlığıyla milat teşkil eden ama bu yönü hâlâ es geçilen pandemi, trajik mahiyetiyle küresel göç olgusu, diyalog ve uzlaşmayı değil, daha çok çatışmayı teşvik eden ırkçı nefret dilinin genel anlamda siyasete hâkimiyeti, adalet ve merhamet yoksunluğun doludizgin yaşanıyor olması, (işte yığın içinden rasgele bir haber: Afrika’da hiç covid aşısı ulaşmayan ve açlığın kol gezdiği ülkeler mevcutken Avrupa’da UEFA, futbol kulüplerinin yaşadıkları mali krizi aşmaları için yedi milyar euroluk bir fon ayırmış) ve de giderek daha da derinleşen zengin-yoksul farkı, yirmi birinci yüzyılda uygarlığın barbarlığa doğru seyrini belgeleyen utanç tablolarından bazılarıydı.

Kendi küçük -ama derdi büyük- dünyamızda yaşananlar da çok farklı değildi. Güneyde, dünyanın birçok yerinde olduğu gibi, bir çevre faciası olarak yangın geniş bir alanı yakıp kül ederken, kuzeyde ‘Kıbrıslı Türk’ün siyasal/kültürel özne olarak yok hükmünde sayılmasının apaçıklığı, özellikle Cumhurbaşkanlığı seçim sürecinden itibaren, gün güne artan doğrudan müdahalelerle daha bir ayyuka çıkıyordu. Yine bu dönemde, bir önceki KKTC Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı’nın -ki müdahaleci unsurların büyük boy hedefiydi ve seçim yarışında inkârı mümkün olmayan engellemelere maruz kalmıştı- basın danışmanı Ali Bizden ve ardından araştırmacı-yazar Ahmet An’a Türkiye’ye giriş yasağı uygulanırken, ardı sıra, ülkenin çok okunan/çok izlenen gazeteci/program yapımcısı Serhat İncirli’nin, aynı çevrelerin marifetiyle, çalıştığı kurumla ilişkisi kesiliyordu. (Geçerken söylemeden edemeyeceğim, bu olayın ardından Serhat İncirli’nin -kimilerince yadırganan- Yeni Düzen gazetesinde ve Sim Kanal’da göreve başlaması ve aynı günlerde yine Yeni Düzen gazetesinde Ongun Talat’ın ‘hoş geldin’ niyetine yazdığı “Sevgili Serhat Abi’ başlıklı üslup ve dil olarak edep/adap sınırları içindeki nefis eleştirel köşe yazısı, yaşanan çirkinliğin ardından, her bakımdan, dikkate değer önemli bir gelişmeydi) Bütün bunlar olurken Kıbrıs Sorunu’na yönelik, uluslararası zeminde de karşılık bulan makul çözüm önerisi “Federal Kıbrıs” hedefinden giderek daha da uzaklaşılıyordu. 

Uzatmak mümkün. Gerek dışarda (dünyada) ve gerekse içerde (ülkemizde) verili durumun sürdürülebilirliğini imkânsız kılan ağır gelişmelerin yaşandığı çok aşikâr. Temel meselenin buradan nasıl çıkılacağı ve bunun da zorlu bir süreçten geçeceğini söylemek ise kehanet olmasa gerek. Heidegger, varlığın krizinden söz ederken yaşam içinde en rahatsız edici şeyin “rahatsızlığın namevcutluğu, yani kriz karşısında yeterince rahatsız olunmaması” gibi rahatsız edici bir olgu olduğunun ısrarla altını çizmekteydi. Acaba insanlık -en başta birey olarak insan- adeta bir kâbus olarak yaşanan bugünün dünyasında, mevcut durumdan yeterince -yani mevcudu değiştirmeyi, az ya da çok, düzletmeyi talep ve gereğini yerine getirecek kertede- rahatsızlık duyuyor mu?  

Sorunun yanıtını herkes kendi versin, yazı uzar, tadında bırakalım ve fazladan anlam ve de işlev yüklemek pahasına şimdi ‘Eylül Zamanı’ diyerek nokta koyalım. Şairlerin (sanatın) zamanı, filozofların (felsefenin/düşüncenin) zamanı, ‘akıl tutulması’ndan mustarip modern aklın yeniden ayağa kalkma (bilim) zamanı, yapılanların dışında yapılacak başka şeylerin olduğuna inananların (özgür özne olan bireylerin ve buradan oluşan toplumsallığın) zamanı olarak ‘Eylül zamanı’.. 

Düşlerin, hayallerin, gerçe(kli)ğin ve geniş ufukların doğurgan zamanı olarak ‘Eylül Zamanı’..

Bu yazı toplam 446 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar