1. YAZARLAR

  2. Yaşar Ersoy

  3. Değişim ve tiyatro
Yaşar Ersoy

Yaşar Ersoy

Değişim ve tiyatro

A+A-

"Filozoflar dünyayı yalnızca çeşitli biçimlerde yorumladılar; oysa asıl sorun onu değiştirmektir." Karl Marx

Halk, tiyatroda hayatının konu edilmesinden, hatta metaforlarla, alegorik anlatımlarla sahneden yansımasından bile hoşlanır. Görüp geçirdiklerini, duyup düşündüklerini, sorunlarını tiyatroda izlemekten, edebiyat eserinde okumaktan zevk alır. Çünkü, hayatının en azından bir bölümünü tiyatro ve edebiyat aracılığıyla görür, yüzleşir, sorgular, empati yapar, farkındalığını artırır.

Antik Çağdan beri tiyatro ve edebiyat, insanın kendisini, yaşadığı toplumu, çağını tanımasının ve değiştirmesinin en etkili yollarından biri olduğu kabul edilir. Halk, hayatının konu edildiği eserleri ilgiyle takip eder. Bunun nedeni, sahnede ya da kitap sayfalarında kurgusal bir anlatımın içinde kendi yaşamından izler bulmasıdır. İnsan, günlük yaşamda karşılaştığı olayları, sevinçlerini, sevgilerini, acılarını, haksızlıkları, direnişi ve umudu sanatın estetik diliyle yeniden görür. Bu da izleyiciye ve okura yalnızca duygulanma değil, düşünme, sorgulama ve yaşadığı dünyayı farklı bir gözle değerlendirme ve değiştirme fırsatı verir. Yani seyirci değişimi önce tiyatro sahnesinde prova eder, sonra yaşamda...

Gelgelelim, post-modern ve aşırı soyutlayıcı, absürd yazarları bir kenara bıraksak bile, ki bırakmamız gerekir... Çünkü, bu yazarla eserlerinde genellikle, toplumsal ve tarihsel gerçekliği görünmez kılarlar ve sebep sonuç ilişkisinden kopuk bireysel çıkmazlarda debelenen insanı, biçimsel performanslarla anlatırlar. Oysa tiyatronun, edebiyatın temel görevi, insanı içinde yaşadığı tarihsel, sınıfsal ve toplumsal ilişkiler ağı içinde kavramak, yansıtmak ve değişimin işaretini vermektir.

O nedenle bu tür yazarları “bir kenara bırakalım” dedim...

Ancak bazı gerçekçi yazarlar ve sanatçılar da halkın gerçekliğini olduğu gibi yansıtmakla yetinir... Ve ne yazık ki, bu tutum, mevcut düzeni aşmanın ya da geleceğe ilişkin yeni umutlar beslemenin ve bu umutların gerçekleşmesi için mücadele vermenin önünü açmaz... O nedenle Bertolt Brecht;

“Sanat, gerçeği yansıtan bir ayna değil, onu şekillendiren bir çekiçtir” diye vurgular.

Bu tür gerçekçi yazarların eserlerinde değişimden yana dönüştürücü ve ufuk açıcı bir gelecek tasarımı çoğu zaman eksik kalır. Belki de mevcut gerçekliğin değişebileceğini ummadıkları için, geleceğe yönelik bir bakış açısını göremiyoruz. Nitekim ya mevcut gerçekliğin değiştirilmesini amaçlamadıklarından ya da Herakleitos’un; “Her şey akar, hiçbir şey sabit kalmaz" ve "Değişimin tek kuralı değişimdir” ya da “Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir” kuramından habersizdirler.

O nedenle bu tür gerçekçi yazarlarda ve sanatçıların eserlerinde geleceğe dair bir düşünce ve duygu göremeyiz. Ve bu yolda kesin bir tavırlarına, duruşlarına da rastlamayız. Bu tür yazarlar ve sanatçılar halkın meselelerini anlatmakla yetinen gözlemci bir konumundadır.

Ne yazık ki, bu yaklaşım, neoliberal düzenin ekmeğine yağ ve bal sürer. Çünkü egemen düzeni sorgulayan, onun değiştirilmesini hedefleyen bir bilinç üretmek yerine, mevcut toplumsal ilişkileri doğal ve kaçınılmaz ve kader diye halka gösterme eğilimi taşır. Böylece tiyatro ve edebiyat, toplumsal değişimin ve dönüşümün araçları olmaktan uzaklaşarak statükonun kalıcılığına hizmet eder. Halkın eleştirel ve dönüştürücü bir bilinç geliştirmesine katkı sunmak yerine, mevcut düzenin meşruiyetini dolaylı olarak pekiştiren bir işleve bürünür. Tam da mevcut düzenin talep etiği gibi görev görür...

Oysa toplumcu gerçekçilik yalnızca halka “OLMAKTA OLANI” göstermekle kalmaz... “OLMASI GEREKENİ” de işaret eder. Olması gerekeni toplumsal ve sınıflar arası çelişkilerden ve çatışmalardan, kısaca “diyalektik” oluşumu eserlerinde esas alır. Bireysel ve toplumsal gerçekliği çelişkileri, ilişkileri ve bütünselliği ile eserlerinde yansıtır. Bunu yaparken de geleceğin ve değişimin tohumlarını atar. Şimdiye geleceğin gözüyle bakar. Nazım Hikmet Usta’nın dediği gibi; “DÜNÜ BUGÜNE, BUGÜNÜ YARINA BAĞLAR.”

Ancak kimi post-modernistlerin sandığı gibi toplumcu gerçekçilik, gerçekçiliğin yüzeyinde dolaşmaz. Gerçekliğin derinine, temel sebeplerine iner. Geleceği hazırlayan halkı yani emeği ile yaşayan insanları konu alır ve toplumdaki çatışmalı değişimi ve dönüşümü hakkıyla gösterir. Yani geleceğe ışık tutar, geleceği izleyiciye sezdirir. Böylece sadece olmakta olanı değil, olması gerekeni de işaret eder.

İşte tam da bu noktadadır mesele!.. Tiyatro ve edebiyat, insanı, halkı ve hayatı sadece yansıtmakla yetinmemelidir. Halkın her bireyinin izlediği oyunda ya da okuduğu edebiyat eserinde değişim ve dönüşümün işaretlerini algılayabilmelidir. Alman şairi Schiller’in vurguladığı gibi:

“Kanat çırparak yiğitçe

Yüksel çağının üstüne

Aynana şavkı vursun

Belli belirsiz yarının...”

Şair Schiller’in dizelerinden yola çıkarak şöyle diyebiliriz; yazar ve sanatçı eserinde sadece gerçekliği yansıtmakla kalmamalı, mevcut gerçekliğin değişebilirliğini ve değiştirmek gerektiğini de işaret etmelidir.

Üstat şair Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın işaret ettiği gibi:

“Gerçek sanat eseri hem bir saat gibi içinde bulunduğumuz vakti göstermeli, hem de bir pusula gibi değişmez ciheti işaret etmelidir.”

Üstat Dağlarca bu sözüyle bize, gerçek sanat, bugünü ıskalamayan, ama sadece bugüne de sıkışıp kalmayan, geleceğe uzanabilen eser üretmemizi anlatır bu deyişiyle. Sadece saat olan eserlerin zamanı geçince eskidiğini vurgular... Ama aynı zamanda sadece pusula olan eserlerin ise yaşadığı toplumdan kopuk kalabileceğini de. Gerçek ve işlevsel sanat eserinin, ikisinin birleşiminden çıkabileceğini ortaya koyar.

Üretilen sanat eserinin sığlığa ve anlamsız soyutluğa ve lüzumsuz imge kalabalığına düşmemesi için yaratıcının, yalnızca halkın meselelerini değil, halkın yaşantılarını, mücadelesini, duyuşlarını, düşünüşlerini de yakından gözlem yapması, görüp tanıması gerekir. Ancak o zaman halkı ilgilendiren konuları ve meseleleri hakkıyla halktan alıp sanatın estetik teknesinde yoğurduktan sonra halka verebilirse işlevini yerine getirebilir.

Tarih bize öğretiyor ki, sahnelenen bir oyun ya da edebiyat eseri halka mal olunca maddi bir güç haline gelebilir ve toplumsal bir değişimin ve dönüşümün ivmesi olabilir. Nitekim sanat kuramcısı Ernst Fischer’in şu sözü, sanatın varlık nedenini en yalın ve en güçlü biçimde ortaya koyar:

“Sanat, insanın dünyayı tanıyıp değiştirebilmesi için gereklidir. Ama salt özünde taşıdığı büyü yüzünden de gereklidir.”

Bu düşünceyi ilke edinen gerçek sanatçı ve edebiyatçı, yalnızca estetik haz uyandıran eserler üretmekle yetinmez... Haftalardır yazdığım gibi, insanın düşünce dünyasını aydınlatan, toplumsal bilinci diri tutan ve değişime bir damla da olsa katkı koyan eserler üretir. 

Bazı dostlar, halka seslenmenin kolay olduğunu ve tiyatronun, edebiyatın düzeyini düşürdüğünü düşünürler. Ben tersini düşünüyorum ve 57 yıllık tiyatro ömrümde bunu uyguluyorum. Sanatından ödün vermeden, estetik ortalamanın altına hiçbir zaman düşmeden, öz-biçim ilişkisini diyalektik bir anlayışla kurgulayarak, ilkelliğe, popülizme kapılmadan, halk dalkavukluğu yapmadan, ama halktan da kopmadan, toplumcu gerçekçi bir tutumla halk için tiyatro yapıyorum. Başka ne için yapılır tiyatro, halk için yapılmayacaksa itiraf edeyim ki ben bilmiyorum.

Ve sırası gelmişken söylemek gerekir, tiyatroyu, edebiyatı ve sanatı halka mal etmek, sanatçının üstlenebileceği en güç görevlerden biridir. Çünkü gerçek sanat, yalnızca elitist bir çevrenin estetik beğenisine seslenmekle yetinmemeli. Halkın acısını, umudunu, direnişini ve düşlerini kendi dili hâline getirmelidir. Sanatın en büyük başarısı, gereksiz süslerden uzak durarak en karmaşık düşünceleri bile insanın yüreğine dokunacak yalınlıkta söyleyebilmesidir. Büyük Usta Nazım Hikmet bu konuda şöyle der:

“Ben asaletten anlamam.

Şapka çıkarmam konuştuğun dile,

düşmanıyım asaletin kelimelerde bile.”

İşte bu yüzden halka ulaşan sanat, aynı zamanda en yüce sanattır. Çünkü insanı yalnızca düşündürmez, ona umut verir, direnme gücü aşılar ve değişimi ateşler.

Dünya tiyatrosu ve edebiyatı, eserlerini halkın yaşamıyla bütünleştirebilmiş büyük sanatçıların omuzlarında yükselmiştir. Aristofanes’ten Shakespeare, Brecht’ten Nazım Hikmet’e, Yaşar Kemal’den Yannis Ritsos’a, Pablo Neruda'dan Fikret Demirağ’a, Can Yücel’e, Faize Özdemirciler’den Neşe Yaşın’a, Maksim Gorki’den Federico García Lorca’ya, Dario Fo’dan Haldun Taner’e ve Ahmed Arif’e... Bu örnekleri sayfalarca yazabiliriz.

Bütün bu örnekler gösteriyor ki, tiyatro ve edebiyat, halkından beslenen ve yeniden halka seslenen sanat alanlarıdır. Çünkü halkın sesi olabilen tiyatro ve edebiyat, zamanın ötesine geçer ve tüm halkların sesi ve vicdanı olur.

Bu yazı toplam 362 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar