1. YAZARLAR

  2. Sevgül Uludağ

  3. “Bosna’da savaş dönemi tecavüz kurbanlarına yardım eden Midheta Kaloper’in öyküsü…”
Sevgül Uludağ

Sevgül Uludağ

0090 542853 8436/00357 99 966518

“Bosna’da savaş dönemi tecavüz kurbanlarına yardım eden Midheta Kaloper’in öyküsü…”

A+A-

Balkan Araştırmacı Gazetecilik Ağı BİRN’de Horhina Bami’nin 2.12.2025’te yayımlanan yazısında, Bosna’da savaş dönemi tecavüz kurbanlarına yardım eden Midheta Kaloper’in öyküsü aktarılıyor… Yazıyı okurlarımız için özetle derleyip Türkçeleştirdik. Midheta Kaloper’in öyküsü şöyle:

***  1992 yılının yaz aylarında Boşnak Sırp kuvvetler, yüzlerce Boşnak kadın ve genç kızı, Foça kentindeki Lise’de ve Partizan spor salonunda esir tutuyordu. Bu kadınların bazıları tekrar tekrar tecavüze uğradılar. Midheta Kaloper, Bosna-Hersek’in Foça kentinde doğup büyümüştü ve o günlerde 20’li yaşlardaydı… Sağ kalanlar arasındadır. Bosna-Hersek savaşı esnasında 20 ile 50 bin arasında binlerce kadına tecavüz edildiği sanılıyor. Tecavüz kurbanları hala bunların sonuçlarıyla başetmeye çalışıyor.

***  “Hayatınızda olan herhangi bir olay, bizi yeniden travmatize edebilir ve bunları nasıl yaşadığımızla ilgili anıları geri getirir” diyor Kaloper. “Ancak” diyor, “Her zaman bir güç kaynağı bulmak ve her zaman bunu aşmak mümkündür…” Kendisi de savaş dönemi tecavüzlerin bir kurbanı… “Bu durum bana bununla mücadele ederek bu konuları ele almam için ilham verdi” diyor. Kaloper, 92-95 Foça Savaş Kurbanları Derneği’ni kurmuş ve tecavüz kurbanlarından esirgenmiş olan desteği sağlamaya çalışıyor.

***  Kaloper’in pek çok akrabası, kendisinin savaş dönemi tecavüzlerinin bir kurbanı olduğunu hala bilmiyor. “Ailemdekilerin çoğu bu tecavüzleri yaşadığımı ve bana neler olduğunu hala bilmiyor. En büyük destekçim arkadaşlarım ve dernekte kendi öykülerini paylaşan diğer kadınlardır. Birbirimizin en büyük destekçisiyiz” diyor.

***  Bosna’da cinsel şiddet kurbanlarına karşı dışlamanın hala varolduğunu anlatan Kaloper, “Bazı durumlarda hem toplum, hem de aile, tecavüze uğramış olan kadınları kınıyor. En büyük sorunumuz da budur – ailenizin sizi yaşadıklarınızdan ötürü yargılaması yani…” diyor. Ancak Kaloper kadınların Bosna-Hersek’te gerçekten cesur olduğunu söylüyor. Srebrenitsa Anneleri gibi örgütler kurarak yalnızca savaş kurbanlarının haklarını ortaya koymakla kalmayıp mahkemelerde ve yasamada da somut sonuçlar elde etmişler.

***  Foça’da ve ülkenin başka yerlerinde savaş suçlarının mağdurlarının aktivizmi, “devletin ve örgütün bizlere hakettiğimiz hakları sağlamak zorunda olduğunu gösteriyor” diyor Kaloper. 2006 yılında Kaloper ve başka aktivistler Bosna’daki yetkililer ve siyasi partilerle görüşerek savaş dönemi tecavüze kurban gitmiş olanlara yasayla belli bir statü tanınması için onları ikna etmeye çalışmışlar – böylece, hem yaşamış olduklarının tanınmasını, hem de sosyal yardım için yeterliliklerinin kanıtlanmış olmasını istemişler.

***  “O günlerde bizi en çok inciten şey, parlamentodan bir kadın milletvekilin, ‘Eğer statünüzü kanıtlamak isterseniz, jinekoloğa gidiniz’ demesiydi. Bu bizi daha da öfkelendirdi” diyor Kaloper. Ancak mücadeleleri sonuç vermiş. Şimdilerde hem Bosna’da, hem de Sırp Cumhuriyeti’nde savaş dönemi cinsel şiddete uğramış olanların statüsünü tanıyan yasalar var – devlet düzeyinde olmasa da… Sırp Cumhuriyeti’nde cinsel şiddet kurbanlarının ancak Ekim 2023’e kadar başvuru yapmaları öngörülmüş ve sivil toplumun tüm ısrarına karşın bu süre uzatılmamış. Yine de Kaloper elde ettikleri kazanımlardan memnun.

***  “Etkinliklerimizle bugüne kadar elde ettiklerimizi kazandık, Bosna-Hersek’te dini ya da milli temelde herhangi bir ayırımcılık olmaksızın tüm kadınların haklarına kavuşması için de mücadeleyi sürdüreceğiz” diye konuşuyor Kaloper. Ona göre son sekiz-dokuz yıl içerisinde ayırımcılık ve inkar azalmış. Foça’da işlenen savaş suçlarını inkar edenler veya kadınları yaşadıkları tecavüzler nedeniyle suçlayanlar hala çıkıyormuş ancak bunlar küçük bir orandaymış…

***  Kaloper’in örgütü, Bosna’da savaş dönemi tecavüze uğramış erkeklerin güvenini kazanmayı başaran az sayıda örgütten biri. Kaloper, “Ben Foça Savaş Kurbanları Örgütü başkanlığı görevine gelmeden önce de savaş dönemi tecavüze uğramış erkek kurbanlarla çalıştım, Zvornik bölgesinde tecavüze uğramış erkeklerle ilk konuşabilen bendim. Onlarla sohbetlerimde, yaşadıklarını anlatmaları için onları ikna ettim, konuşup tecavüzcülerin adalet önüne çıkarılması için yani” diyor. “Zvornik ve çevresindeki esir kamplarında yaşadıkları korkunç olaylar hakkında ilk konuşan onlar oldu. Bunu yaptıktan sonra, Foça’dan da benzer durumdaki erkeklerin konuşmasını sağldım” diye konuşuyor Kaloper. Toplumsal dışlamalar nedeniyle erkeklerin başlarından neler geçtiğini anlatmakta zorlandıklarını anlatan Kaloper, “Ancak şimdilerde bizimle birlikte daha iyi haklar için mücadele ediyorlar” diyor.

***  Kaloper, tecavüzleri gerçekleştirmiş olanların mahkemeye çıkarılması, işinin en tatmin edici yanı. Savaşın bitiminden 30 sene sonra, kovuşturmalar azaldığı için kurbanlar, adaletin yerine getirildiğini göremeyeceklerinden endişe duyuyorlar. “En son umut ölür, biz de adalet için umutluyuz. Ancak belli anlarda bazan umudumuzu kaybettiğimiz de oluyor” diyor Kaloper.

***  Eski Yugoslavya için Lahey Uluslararası Ceza Mahkemesi, Foça’da savaş dönemi tecavüzleri nedeniyle dört kişiye toplam 75 yıl hapislik vermiş. Bosna’daki devlet mahkemesi ise savaş dönemi tecavüzleri için 15 kişiye 188 yıl hapislik kesmiş. Ancak savaş suçu işlemiş pek çok kişi, ceza almamış. “Pek çok savaş suçlusu, komşu ülkelerde, örneğin Sırbistan’da saklanabiliyor çünkü çift vatandaşlıkları vardır” diyor Kaloper. “Onların Bosna’daki mahkemelerde yargılanması çağrısı yaptığımız halde, engellerle karşılaşıyoruz” diyor. Sırbistan e Hırvatistan, kendi yurttaşlarını Bosna’da yargılanmaya göndermekte isteksiz. “Ancak umudumuzu yitirmiyoruz, mücadeleyi sürdürüyoruz” diyor Kaloper. “Ne yazık ki biyolojik saatler çalışıyor ve pek çok görgü tanığı vefat etti. Aynı zamanda bazı tecavüzcüler de ceza almadan ölüyor. Ne yazık ki zaman bizden yana çalışmıyor” diyor.

https://balkaninsight.com/2025/12/02/hope-dies-last-the-bosnian-wartime-sexual-violence-survivor-fighting-for-justice/

(BIRN’de Horhina Bami’nin 2.12.2025’te yayımlanan yazısını özetle derleyip Tükçeleştiren: Sevgül Uludağ/YENİDÜZEN).

sayfanin-altina-s-17-midheta-kaloper-focada-savas-kurbanlarini-anma-etkinliginde.jpg

Midheta Kaloper, Foça'da savaş kurbanlarını anma etkinliğinde...


***  BASINDAN GÜNCEL…

“Costa Gavras’ın ‘Z’sinden Hrant Dink’e: Aşina olduğumuz bir karanlık…”

Antranik BAKIRCIOĞLU/AGOS

Costa-Gavras’ın siyasi sinemanın başyapıtlarından biri sayılan ‘Z’ filmi, Hrant Dink Vakfı'nın düzenlediği "Hakikat için Söyleşiler" kapsamında 23.5 Hafıza Mekanı’nda izleyiciyle buluştu. Gösterimin ardından gazeteci-yazar Gökçer Tahincioğlu, filmdeki siyasi cinayet kurgusunun Türkiye tarihindeki izdüşümlerini anlattı.

Siyasi sinemanın usta yönetmeni Costa Gavras’ın, Yunanistan’da rejim muhalifi milletvekili Grigoris Lambrakis’in öldürülmesini konu alan ölümsüz eseri ‘Z’, 14 Ocak akşamı 23.5 Hafıza Mekanı’nda gösterildi. Hrant Dink Vakfı'nın Hrant Dink'in vurulduğu 19 Ocak haftası anmaları için düzenlediği "Hakikat için Söyleşiler" etkinliklerinden biri olan "Gökçer Tahincioğlu ile Z Filmi Üzerine Söyleşi", Çarşamba günü filmin gösteriminden sonra birçok katılımcıyla yapıldı. Mekânın taşıdığı anlamla bütünleşen etkinlikte, bir siyasi cinayetin anatomisi, devlet içindeki odakların rolü ve adalet arayışının zorlu süreçleri bir kez daha beyazperde aracılığıyla tartışmaya açıldı.

Film, muhalif bir siyasetçinin iktidar destekli güçler tarafından kışkırtılan bir güruh aracılığıyla katledilmesini ve ardından idealist bir savcının bu cinayeti aydınlatma çabasını konu alıyor. Savcının titiz takibiyle suçluların ve arkalarındaki devlet bağlantılarının birer birer ifşa edilmesine rağmen, sürecin nihayetinde sonuçsuz kalması ve adaletin tecelli etmemesi, izleyicilere tanıdık bir hukuksuzluk pratiğini hatırlatıyor.

 

Sabahattin Ali'den Hrant Dink'e

Gösterimin ardından, “Sabahattin Ali'yi Ben Vurdum” kitabının da yazarı, gazeteci Gökçer Tahincioğlu’nun katılımıyla bir söyleşi gerçekleştirildi. Tahincioğlu, filmde işlenen cinayetin örgütlenme biçimi ile Türkiye tarihindeki siyasi suikastlar arasında çarpıcı paralellikler kurdu.

Kendi araştırmalarından örnekler veren Tahincioğlu, filmdeki kurguyu Sabahattin Ali ve Hrant Dink cinayetleriyle ilişkilendirdi. Tahincioğlu, her üç olayda da cinayetin toplumun gözü önünde işlenmesine dikkat çekerek şunları söyledi:

"Filmdeki olay örgüsü, Sabahattin Ali ve Hrant Dink cinayetlerine çok benziyor. En büyük benzerlik, cinayetin saklı gizli değil, toplumun tam önünde gerçekleşmesi. Dünyadaki tüm devletlerde bu tür cinayetleri işleyebilecek yapı ve mekanizma ne yazık ki mevcut."

 

Kurumsallığın dışında bir yol

Söyleşide, devlet mekanizmalarının adaleti sağlamada yetersiz kaldığı veya bizzat suçun parçası olduğu durumlarda toplumun nasıl bir refleks geliştirmesi gerektiği de konuşuldu. Tahincioğlu, filmin sadece bir cinayeti anlatmadığını, aynı zamanda "kurumsallıktan çıkan alan için nasıl bir yol izlenmesi gerektiğine" dair de bir perspektif sunduğunu belirtti.

23.5 Hafıza Mekanı’nın, Hrant Dink’in çalışma ofisinin bulunduğu ve hafızanın canlı tutulduğu bir yer olması, Costa-Gavras’ın "Z"sinde anlatılan hikâyeyi daha da sarsıcı bir gerçekliğe taşıdı. Etkinlik, cezasızlık kültürüne karşı hafızanın ve ısrarlı takibin öneminin vurgulanmasıyla sona erdi.

 

Costa Gavras kimdir?

Asıl adı Konstantinos Gavras olan Yunan asıllı Fransız yönetmen, 1933 yılında Yunanistan’da doğdu. Babasının sol görüşlü olması ve İkinci Dünya Savaşı sırasındaki direniş faaliyetleri nedeniyle ülkesinde üniversite okuması engellenince Fransa’ya göç etti. Sinema eğitimini burada tamamlayan Gavras, özellikle "politik gerilim" türünün sinemadaki en önemli temsilcisi kabul edilir.

Sinemasını "sadece göstermek değil, harekete geçirmek" üzerine kuran yönetmen; askeri diktatörlükler, devlet terörü, faşizm ve adalet arayışı gibi temaları işledi. 1969 yapımı "Z" (Ölümsüz) filmiyle Oscar ödülü kazanan ve dünya çapında ses getiren Gavras, "Kayıp" (Missing), "Sıkıyönetim" (State of Siege) ve "İtiraf" (The Confession) gibi başyapıtlarıyla tanınır. Sanatçı, filmlerinde iktidar mekanizmalarının birey üzerindeki baskısını ve "derin devlet" yapılanmalarını cesur bir dille eleştirmesiyle bilinmektedir.

(AGOS – Antranik BAKIRCIOĞLU – 15.1.2026)


Paşinyan: “Türkiye-Ermenistan sınırında köprü inşa etmeliyiz…”

Ermenistan Başbakanı Nikol Paşinyan, katıldığı bir konferansta Ermenistan-Türkiye sınırında, en azından Akhurik (Akkaya) ve Margara (Alican) geçiş noktalarında köprü ya da köprüler inşa edilmesinin gerekli olduğunu söyledi.

"Ermenistan ve Barış: Risklerin ve Fırsatların Kesişiminde" başlıklı Güvenlik Forumu'nda konuşan Başbakan, şu ifadeleri kullandı: "Ermenistan-Türkiye sınırında köprü yapılması gerektiği ortada. En azından Margara'ya ve Akhurik'e birer köprü inşa edilmelidir. Ayrıca Akhurik'te ve Yeraskh'ta gümrük ve sınır idareleri inşa edilmesi gerektiği de açıktır." dedi.

Paşinyan ayrıca, sınır boyunca bazı altyapıların Sovyetlerden kalma olduğu için, Ermenistan-Türkiye sınırı boyunca uzanan enerji nakil hatlarının yenilenmesi gerektiğini belirtti.

Ermenistan Başbakanı sözlerini şöyle sürdürdü: "Bu konuyla ilgili olarak özel sektörden sinyaller almaya başladık bile. Özel sektör bize projelerini değerlendirip değerlendiremeyeceğimizi soruyor ve biz de 'evet, değerlendirebilirsiniz' diyoruz. Neden mi 'evet' diyoruz? Çünkü Cumhurbaşkanı Erdoğan ile görüştüğüm müzakere masasında, o düzeyde, meselelerimiz ve vizyonumuz çözüme kavuşturuldu."

Öte yandan aynı gün Ermenistan Başbakanı Nikol Paşinyan, Ermenistan ve ABD tarafından Trump Yolu ya da Ticaret ve Bölgesel Entegrasyon Ortaklık Programı (TRIPP) Uygulama Çerçevesi'nin yayımlanmasının ardından, Türkiye ile ilişkilerin normalleşme sürecinde ilerleme kaydedilmesi yönündeki beklentisini dile getirdi.

Paşinyan, şöyle konuştu: "Bir sonraki mantıklı adım, Ermenistan-Türkiye ilişkilerinde ilerleme görmemizdir. Siyasi diyalog düzeyinde çözüme kavuşturulan süreçlerin pratik uygulamada sahaya da yansımasını umuyoruz. Şu an içinde bulunduğumuz durum, gerçekten inanılmaz ve neredeyse hayal edilemeyecek kadar olumlu bir atmosfer. Bu durum elbette tüm sorunların çözüldüğü anlamına gelmiyor ancak esasen, bu sorunların tüm çözüm yolları halihazırda belirlenmiş durumda."

Paşinyan, Ermenistan ve ABD'nin Trump Yolu Uygulama Çerçevesi'ne ilişkin ortak açıklamasının, Ermenistan ile Azerbaycan arasında tesis edilen barışın kurumsallaşması yolunda "köşe taşı" niteliğinde bir öneme sahip olduğunu vurguladı.

Yerevan ve Bakü’nün başlangıçta öngörülenden çok daha büyük adımlarla ilerlediğini belirten Paşinyan, Ermenistan ile Azerbaycan arasında halihazırda başlayan ticari ilişkilere dikkat çekti: "Bugün, Ermenistan-Azerbaycan ikili ticaretinin somut yansımaları Ermenistan’ın, uluslararası toplumun ve hatta belki de Azerbaycan’ın beklediğinden çok daha erken gerçekleşmiştir."

(AGOS – 15.1.2026)

Bu yazı toplam 209 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar