Bir şey söylemeyeceğim
Hafta sonu aile ziyaretlerinde, hele de tartışmalı bir mesele varsa ve annem “Ben bir şey söylemeyeceğim” diyorsa, biliriz ki aklındaki her şeyi söyleyecek.
Hatta biraz daha fazlasını…
O yüzden o cümleyi duyduğumuz anda birbirimize bakar, sessizce dinlemeye hazırlanırız.
Kıbrıslı liderlerin basın toplantılarında da ne zaman “Bu konuda konuşmak istemiyorum” ya da benzeri bir giriş duysam aynı hissi yaşarım.
Çünkü en sert cümleler, en gerilimli mesajlar çoğu zaman tam da “konuşmak istemiyorum” denildikten sonra gelir.
***
Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Guterres'in başkanlığındaki zirvenin ardından Tufan Erhürman'ın basın toplantısı son derece bilgilendiriciydi.
Çok da net anlattı meramını...
Ancak konuşmanın bir yerinde içimi derin bir endişe kapladı…
Çünkü gerilimi üreten bir odak varsa ve siz zamanla onun yöntemlerine benzemeye başlarsanız, hayatınız zorlaşır.
"Bir hukukçu olarak asla ne isterim, ne dilerim ne amaçlarım ama bunu da size söylemek zorundayım" diye başlayan cümlenin ardından söylenenler beni korkuttu gerçekten...
Mülkiyet sorunundan söz ediyorum.
"Benzer bir şeyin (tutuklamanın) burada yapılması imkansız değildir. Çünkü güneyde de Türk malları üzerinde, o eski Türk mal sahiplerinin rızası olmaksızın ikamet edenler ya da onları kullananlar var..."
Peki güneyde Kıbrıslı Türk mallarını sistematik biçimde pazarlayan, uluslararası yatırım aracı hâline getiren bir ekonomik model var mı?
Daha basit bir soru: Satan var mı?
Ya da...
Bir Kıbrıslı Türk, salt bir Kıbrıslı Rum malını sadece "kullandığı" veya orada "barındığı" için tutuklandı mı?
Yani bu mesele güney ile kuzeydeki yaklaşımı "eşitleyebileceğimiz" gibi durmuyor.
"Kıbrıslı Türklerin tümü gelsin, mallarını alsın, iade ediyor ya da tazminatını ödüyoruz" dese Kıbrıslı Rum liderliği misal...
Ne yapacağız?
***
Asla ne isteriz, ne dileriz ne de amaçlarız ama karşılıklı tutuklamalar başlasa kuzeyde yaşayan insanların yarısından fazlası içeri girer de güneyden kaç kişi buluruz acaba?
Şüphesiz ki, Kıbrıs Cumhuriyeti'nin mülkiyet krizini tutuklama kararlarıyla bir gerilim ve şantaj enstrümanına dönüştürmesini onaylamak mümkün değildir. Bu tırmanış, Kıbrıslı Rum çocuklarına da huzurlu bir gelecek vaat etmez.
Ama adanın kuzeyinde, sorun çözülmeden, Kıbrıslı Rum mallarının satışı üzerinden kurulan bu düzen de sürdürülemez.
Hele ki "toprak iadesi" kavramını duymaya bile tahammül edemeyen toplumsal ve siyasal reflekslerimiz varken…
Kapalı Maraş’ı "yasal sahiplerine iade edeceğiz" söylemiyle açıp ardından bir "hüzün turizmi" sergisine dönüştürmek; Maronitler’in yıllardır haklı beklentisi olan mülk iadelerini askıda bırakmak; Taşınmaz Mal Komisyonu’nu tazminat ödeyemez hâlde işlevsizleştirmek…
Elbette bu tarihsel ve siyasal yükün sorumlusu ya da kusurlusu asla Tufan Hoca değil…
Fakat çıplak gerçekler tam karşımızda duruyor.
***
Aslında hepimiz biliyoruz, mülkiyetle ilgili bugünkü statükonun temel dayanağı hukuk değil, askeri güçtür.
Daha açık söylersek...
Kıbrıs’ın kuzeyindeki bugünkü yerleşim düzeni büyük ölçüde 1974 öncesinde Kıbrıslı Rumlara ait taşınmazlar üzerinde şekillendi.
Güneyde böyle değil...
Bu nedenle kapsamlı bir çözüm gerçekleştiğinde, aslında en fazla mülk kazanacak taraf yine Kıbrıslı Türkler olacaktır.
Ama bu sadece "onu da isteriz, bunu da isteriz, şunu da isteriz" diyerek olmuyor.
Çözüme ulaşmak; neyi, ne kadar ve nasıl paylaşacağımızı cesaretle, dürüstlükle, samimiyetle konuşmaktan geçer.
Hakiki ve kalıcı bir barış da ancak bu yüzleşmenin başladığı yerde filizlenir.






