1. YAZARLAR

  2. Sevgül Uludağ

  3. “Kormacit’ten Birmingham’a hatıralar...” (1)
Sevgül Uludağ

Sevgül Uludağ

0090 542853 8436/00357 99 966518

“Babamla birlikte toplam 17 Kıbrıslırum’un hayatını kurtaran Kıbrıslıtürk’ü arıyorum"

A+A-

KIBRISLIRUM OKURLARIMIZDAN…

 

“Babamla birlikte toplam 17 Kıbrıslırum’un hayatını kurtaran Kıbrıslıtürk’ü arıyorum, ona teşekkürlerimi sunmak istiyorum…”

 

Kıbrıslırum okurlarımızdan Paraskevi Kosma, bizimle temasa geçerek çok uzun zamandan beridir yazılarımızı takip ettiğini, yaptığımız çalışmaları büyük takdirle karşıladığını ve çeşitli arkadaşlarından bizimle temas edebilmek için yardım istediğini belirterek, “Babamla birlikte toplam 17 Kıbrıslırum’un hayatını kurtaran Kıbrıslıtürk’ü arıyorum, ona teşekkürlerimi sunmak istiyorum” diye konuştu.

Paraskevi Papavasiliu Kosma, bizimle paylaştığı etkileyici öyküsünü özetle şöyle anlattı:

***  Benim ailem Limnya köyündendir – (şimdiki adı Mormenekşe – S.U.) savaş esnasında 14 Ağustos 1974’te köyden ayrılmıştık. İngiliz Üsler Bölgesi’nde Vrisulles’te, portokal bahçelerinin içindeydik. Annem ve babam 15 Ağustos 1974’te buradan hareketle köyümüze geri giderek bizlere yiyecek ve giysi getirmişlerdi ve başlarına bir şey gelmemişti. Bu yüzden üçüncü günü yani sanırım 17 Ağustos 1974’te babam, amcamla birlikte ve diğer iki kişi daha, toplam dört kişi, amcamın traktörüyle köye geri giderek hayvanları yedirmeye karar vermişlerdi.

***  Ancak bu kez köye gitmekte başarılı olamamışlar ve Lefkoşa-Mağusa yeni yolunda Türk ordusu tarafından yakalanarak tutuklanmışlar ve savaş esiri olmuşlardı. Sıcak asfaltın üstüne oturtulmuşlar ve bazı askerler de kendilerini dövmekte, taciz etmekteydiler. Yani bazı askerlerin onlara yönelik davranışları pek düzgün değildi…

***  Derken babam genç bir subay görmüştü, bu subay bir Kıbrıslıtürk’tü ve iki veya üç yıldızı vardı. Babam onu Mağusa limanından tanıyordu. Nasıl tanıyordu? Onu da izah edeceğim size…

***  Amcam Prodromos Papavasiliu’nun (ki kendisi 1974 sonrası Maraş’ın belediye başkanı seçilmişti, solcu bir insandı ve Kıbrıslıtürkler’le ilişkileri de çok çok iyiydi, pek çok ahbabı vardı) bir gemicilik şirketi vardı. Babam limanda çalışırdı ama her gün değil, ancak amcamın şirketiyle ilgili gemiler geldiği zaman çalışırdı Mağusa limanında… Amcam binlerce Yahudi’ye vaktı zamanında yani İkinci Dünya Savaşı yılları ve sonrasında İsrail’e gidebilmeleri için çok yardım etmiş bir insandı – onların hayatlarını kurtarmıştı – bu yüzden şimdi İsrail’e gittiğinizde onun adına caddeler, onun bir meydanda büstü, onun adına bir hastane görebilirsiniz… İsrailliler, amcamın hayatlarını kurtarmış olmasını onore etmişlerdi… Yani amcam böyle bir adamdı…

***  Babam bazan bu yüzden amcam için limanda çalışır ve işi geç bittiği zaman köye dönecek bir taksi veya otobüs bulamadığında, Kıbrıslıtürk arkadaşları onu köye bırakır, para da istemezlerdi.

***  1974’ten bir veya iki yıl kadar öncesiydi ve genç bir Kıbrıslıtürk, İstanbul’da üniversiteye gidecekti, çok fazla eşyası vardı… Babam bu Kıbrıslıtürk’e, eşyalarını taşıması için yardımcı olmuştu, sanırım 1972 yılıydı… Bu yükleri taşımak babamın işi değildi ancak Kıbrıslıtürk genç, bunu bilmiyordu… Gencin eşyalarını gemiye taşımıştı babam ve bu genç de çıkarıp kendisine iki Kıbrıs Lirası vermişti – babam bu parayı almamıştı… Gence, “Ben fakir birisiyim, iki Kıbrıs Lirası’nı senden alırsam zengin olacak değilim… Halbuki sen şimdi yurtdışına gidiyorsun, bu iki Kıbrıs Lirası orada altın değerinde olabilir, senin için bu parayı şimdi yanında tutmak çok daha önemlidir…” demiş ve o iki Kıbrıs Lirası’nı bu gençten almamıştı.

*** Babamın anlattığına göre bu genç sarışın, mavi gözlü, uzun boylu, yakışıklı bir gençti… Ve bu olay savaştan bir-iki sene önce meydana gelmişti.

***  Babam esir olarak tutulduğu asfaltın üstünde otururken gördüğü ve tanıdığı genç subay, işte Mağusa limanında o zaman yardım etmiş olduğu o genç adamdı… Babam, amcam Andonis’e dönerek (onun traktörüyle köye geri gitmeye çalışmış ve ikisi de, yanlarındaki iki kişi de yakalanıp esir edilmişlerdi, size aktardığım şekilde) “Ben o genci tanıyorum, gidip onunla konuşacağım, belki bizi serbest bıraktırır” demişti…  Amcam Andonis ona kesinlikle inanmamış ve “Sen delisin! Paniktesin diye kafanda bir şeyler kuran durun! Nerden nere tanıyacak seni bu genç! Uydurma!” demişti. Ama babam cesur bir insandı ve amcamı dinlemeyerek bu genç subaya seslenip ona Mağusa limanında birkaç sene önce yaşadıklarını aktarmaya başlamıştı… Genç subay bir el işareti yaparak babama susmasını işaret etmişti… Babam da susmuştu…

*** Sonra bir araç gelmiş ve onları Beşparmaklar’da bir kaleye götürmüştü… Babam bu kalenin hangi kale olduğunu bize anlattıysa da aklımda yoktur. St. Hilarion kalesi miydi? Buffavento muydu? Kantara mıydı? Bilemeyeceğim… Oraya vardıklarında büyük bir şironun çok büyük bir çukur kazdığını ve orada başka Kıbrıslırum esirlerin de bulunduğunu görmüşlerdi… Belli ki burası bir infaz yeri olacak, esirler öldürülecek ve açılan büyük çukur da bir toplu mezar olacaktı… Herkes sonunun geldiğini anlamıştı, çok üzgündü herkes…

***  Sonra bir cip gelmiş ve size sözünü ettiğim, babamın Mağusa limanında yardım etmiş olduğu o genç subay cipten inerek orada bulunan askeri yetkilinin kulağına bir şeyler fısıldamıştı.

***  Sonra babamların ellerini çözmüşler ve kendilerine su vermişler, her bir esire birer paket piskot ve leymonadda da vermişlerdi… Sonra da bir araca doldurarak, babam dahil toplam 17 Kıbrıslırum’u Pavlidis Garajı’na götürmüşlerdi… Böylece bu genç Kıbrıslıtürk, babam ve amcam dahil, toplam 17 Kıbrıslırum’un hayatını kurtarmıştı… Kesin bir ölümden onları çekip almış ve savaş esiri olarak kaydoldukları Pavlidis Garajı’na götürmüştü.

***  Daha sonra babam ve amcam esirlikten çıkar çıkmaz Larnaka polis karakoluna gitmişlerdi. Sanırım önce Ahna polisine gitmişler ve galiba Ahna polisi kendilerini Larnaka polis karakoluna göndermişti. Çünkü o günlerde çağrı yapmaktaydılar radyodan, “Eğer birisinin öldürüldüğüne veya gömüldüğüne tanık olduysanız, derhal polise başvurup bilgi veriniz” diye…

***  Böylece babam ve amcam Kıbrıslırum polisine Larnaka’da ifade vermişler ve nereye götürüldüklerini, oradaki şiroyu, açılan çukuru vesaire, tüm bu konularda ayrıntılı ifade vermişlerdi. Eğer bu ifadeleri bulabilirseniz, o zaman o toplu mezar yerinin Buffavento’da mı, St. Hilarion’da mı yoksa Kantara’da mı olduğunu öğrenebilirsiniz… Babamın adı Spiros Papavasiliu idi, amcamın adı da Andonis Papavasiliu idi.

***  Diğer amcam da size aktardığım gibi, bir gemicilik şirketi sahibiydi ve şirketinin adı da Shoham Shipping Company idi – Zimm Shipping’in acentesiydi… Yafa’ya veya Hayfa’ya giderseniz bir gün, amcam Prodromos Papavasiliu adına caddeleri, hastaneyi ve büstünü görebileceksiniz. Bu amcam, sözettiğim gibi Maraş Belediye Başkanı seçilmişti 1974 sonrasında… Gemicilik şirketi halen devam ediyor, Leymosun’da yeğenim bu şirketi çalıştırmayı sürdürüyor. O günlerde Maraş’taki şirket ofisinden maada biri Larnaka, biri de Lefkoşa’da olmak üzere iki şubeleri daha vardı.

***  Gemicilik şirketi sahibi bu amcam yani Prodromos Papavasiliu solcu bir insandı ve Kıbrıslıtürkler’le çok iyi ilişkileri vardı, yanında Kıbrıslıtürkler de çalışırdı… Pek çok Kıbrıslıtürk ahbabı vardı…

***  Diğer amcam Andonis Papavasiliu’nun ise Atlılar (Aloa) muhtarı çok yakın arkadaşıydı ve Muratağa-Atlılar-Sandallar katliamı haberini savaş sonrasında göçmen iken duyduğumuzda, Andonis amcamın bir çocuk gibi hüngür hüngür ağladığını hatırlarım, Atlılar muhtarının tüm ailesinin öldürüldüğüne ağlıyordu, diğer öldürülen kadınlara ve çocuklara ağlıyordu…

***  Size Atlılar Muhtarı’ndan da söz edeceğim… Amcam Andonis Papavasiliu’nun pek çok tarlası vardı, bunları eker biçerdi ve Atlılar Muhtarı (Kendisine Mavros dis Aloas denmekteydi) yardım ederdi hep. Atlılar muhtarı bizim eve de gelirdi ve bizde yemek yerdi – babamın pek az tarlası vardı ve zamanı geldiğinde tarla biçilip demetler yapılacağında, babamın tarlası küçük olduğu için Kıbrıslırumlar ona yardım etmek istemezdi, Atlılar muhtarı gelir yardımcı olurdu. Adam kendi işini bırakır ve Limnya’ya gelerek babamın işini yapardı, o kadar yakındılar…

***  Biz çocuktuk ve Atlılar muhtarını ilk gördüğümüzde teni çok koyu olduğu için ilk ürkmüştük ama annem bize “Teni koyu renkli olabilir ama ruhu ve kalbi pambık gibi beyazdır, bizim kendi insanlarımızın teni beyazdır ama çoğunun kalbi kapkaradır” diyerek bize nasihat etmişti…

***  İki sene önce ben Atlılar ve Muratağa’yı ziyaret ettiğimde onu aramıştım ama sorduğum şahıslar onu tanımıyordu… Vefat etmiş olduğunu tahmin etmiştim – herhalde sorduğum şahıslar köyden Kıbrıslıtürkler değildi ki onu hiç bilmiyorlardı…

***  Benim annemin köyü de Piperisterona’ydı (şimdiki adı Alaniçi) ve annem Limnya’ya evlenmişti… Annemin de Kıbrıslıtürkler’le çok iyi ilişkileri vardı. Tarlalarda birlikte çalışırlar, orak biçerler, demet yaparlardı… Tarlada bulgur pilavı pişirirlerdi – annem Kıbrıslıtürk arkadaşlarının bulgur pilavını çok güzel yaptığını anlatırdı bize hep…

***  Büyük dayımızın Piperisterona’da bir evladı için yaptığı düğüne Kıbrıslıtürkler’in de katıldığını hatırlıyorum, ben çocuktum ve bunu hatırlıyorum. Büyük dayımız Türkçe konuşuyordu, bir Kıbrıslıtürk arkadaşı da geldiydi düğüne, o da çok iyi Rumca konuşuyordu ve Türkçe ve Rumca “amanes” söylemişti, şarkılar, türküler söylemişti… Büyük dayımız çobandı, bu Kıbrıslıtürk da çobandı ve birbirlerine her zaman yardım ederlerdi…

***  Piperisterona ve Limnya’dan insanlarımızın civar köylerdeki Kıbrıslıtürkler’le ilişkileri çok iyiydi… İnsanlar birlikte tarlalarda çalışıyor, koyunlarını birlikte otlatıyor, birbirlerine yardımcı oluyorlardı. Rahmetlik annem hasat zamanı her zaman Kıbrıslıtürkler’le birlikte çalıştıklarını, Kıbrıslıtürkler’in tarlada, açık alanda bulgur pilavı pişirdiğini çünkü onların bulgur pilavını çok daha güzel yaptıklarını anlatırdı…

***  Mesarya’nın üç Kıbrıslıtürk köyünde, Muratağa-Atlılar-Sandallar’da bazı “Kıbrıslırum Hristiyanlar”ın çalıp çırpmaları, tecavüzleri ve katliam yapmaları haberleri karşısında kanımız donmuştu – Vrisulles’in portokal bahçelerinde göçmendik ve haber geldiğinde yıkılmıştık… Oysa bu üç köyün insanları çok iyi insanlardı, çok dostane ilişkileri vardı ve barışçıl insanlardı… Köylülerimiz kuşaklar boyunca kardeş gibi çalışmışlardı birlikte tarlalarda, ovalarda… Bu korkunç katliamlar bizim için kabul edilmezdi… Amcam portokal ağaçlarının altında hüngür hüngür ağlamıştı bu korkunç haberi duyunca… Faşist katillerin, EOKA-B’cilerin işledikleri bu suçları hiçbir zaman unutmamalıyız…

*** Bana yardımcı olursanız ve rahmetlik babam ve rahmetlik Andonis amcam dahil, toplam 17 Kıbrıslırum’un hayatını kurtaran o Kıbrıslıtürk’ü bulabilirsek, ona bu insaniyeti için yürekten teşekkür etmek istiyorum…

Paraskevi Kosma hanıma bu çok anlamlı öyküsünü bizlerle paylaştığı için çok teşekkür ediyorum ve okurlarıma çağrıda bulunmak istiyorum: Paraskevi Hanım’ın sözünü ettiği Kıbrıslıtürk’ün kim olduğunu biliyorsanız, lütfen beni isimli veya isimsiz olarak 0542 853 8436 numaralı cep telefonumdan arayınız…

 

ng-002.jpg


BASINDAN GÜNCEL…

 

“Toplu mezar…”

 

Gökçer TAHİNCİOĞLU

 

Dünya o kadar büyük bir benzerliktir ki, zulme uğrayanla zalimin pozisyonları, arkalarında dizilenlerin savundukları hiçbir coğrafyada değişmez.

Ve hatta o kadar birbirine benzer ki dünyanın her yanında insan tepkileri, zulme uğrayan, pozisyonu bir milim farklılaştığında farklı bir dille konuşmaya başlar her yanda. Ezebildiği bir kimlik, bir insan, bir canlı varsa karşısında ezildiği dönemdeki tüm cümlelerini gömer dipsiz bir kuyuya.

* * *

Hava Savaşı ve Edebiyat (Can Yayınları) kitabında, 2. Dünya Savaşı'nda uygarlık tarihinin en büyük insanlık suçlarını işleyen Almanya'nın bazı kentlerinin yenildikten hemen sonra bombardımanla yok edilişini aktaran Sebald, valizinde çocuklarının cansız bedenlerini taşıyan kadınların farklı kentlere kaçışlarını anlatır. Sebald, bir yandan Alman aydınların, uzun yıllar o dönem yaşananları aktarmak konusundaki çekincelerine işaret eder, diğer yandan bombardımana uğramamış kentlerdeki halkın, cesetlerle yolculuk eden, kentlerine gelen diğer Almanlar karşısındaki kayıtsızlığını aktarır.

O kayıtsızlık, başına hiçbir zaman hiçbir şey gelmeyeceğini düşünen, haklılık hastalığına tutulmuş yığınların ortak özelliğidir tüm coğrafyalarda.

Sloganlara sarılıp memleketçilik oynamak kolaydır.

Bu yüzden vahim olana, açık bir yara olarak kalana göz ucuyla bile bakmadan popüler birkaç sözün arkasından gidip politik hassasiyet gösterdiğini sanmak, bir ülkeyi sevmek konusundaki çok büyük bir yalandır.

* * *

Anayasa Mahkemesi'nin, Şırnak Kuşkonar-Koçağılı köylerinin 26 yıl önce savaş uçakları tarafından bombalandığını, bir ülkenin savaş uçaklarının, hiçbir eylemi olmayan yurttaşlarını vergilerini ödedikleri bombalarla öldürdüklerini kayıt altına alan kararıyla ilgili sessizlik sürüyor.

T24 başta olmak üzere birçok sitenin haberi duyurmuş olmasına rağmen, tıpkı 26 yıl önce olduğu gibi, kendini "ana akım" olarak tanımlayan medya sus pus.

Üç beş kişinin ciddiye alınır tarafı olmayan sözlerini günlerce tartışan aydınlar, televizyon gezmekten bıkmadan hiçbir sonuç üretmeyen tartışmalarla popülerlik peşinde koşan akademisyenler, gazeteciler, hukukçular hepsi sus pus.

Ama ne kadar bilinçli biçimde susulsa da bu ülkenin bir ucunda, 26 yıldır bağıra bağıra, zorla sesini bütün kulaklara duyuran ölülerin toplu mezarı duruyor.

* * *

Anayasa Mahkemesi kararına göre, 26 Mart 1994 günü, 4 savaş uçağı, saat 10.30-11.00 sıralarında Kuşkonar ve Koçağılı köylerini bombaladı. Kazan bombaları, 38 kişinin ölümüne yol açtı. 7'si bebek, 24 çocuk ölen 38 insanın arasındaydı.

Bunlar, mahkeme kararına da yansıyan bilinenler.

Bir de hikâyenin bilinmeyen kısmı var.

Bombardımanın ardından yola daha yakın olan Koçağılı köyünde hayatta kalanlar, ölen 13 kişinin cenazelerini ve yaralananları yanlarına alıp, apar topar köyden ayrıldılar. Yola yakın olmanın avantajıyla, ölenler morglara, yarananlar hastanelere götürüldü.

Kuşkonar köyü ise yola çok daha uzaktı. Sarp kayaların eteğindeki köyde, bombardımandan sonra hayatta kalanlar ne yapacağını bilmez halde birbirlerine baktı. Yakınlarının, çocuklarının cenazeleri yerlerdeydi. Ancak hayatta kalanları korumaları gerekiyordu. Uçaklar hâlâ tepedeydi ve yeni bir bombardımandan korkuyorlardı.

Köylüler, buldukları kazmalarla, küreklerle, bulamayanlar elleriyle toplu bir mezar kazdılar.

Ne de olsa yetkililer köye geleceklerdi, o zaman toprak açılabilir, yakınları için inançlarına uygun dini tören yapabilirlerdi.

Toplu mezara, 25 insan, kıyafetleriyle, üzerlerinde kuruyan kanlarla, dini tören yapılmadan gömüldü.

Köye bir daha tek bir yetkili gelmedi. Keşif yapılmadı, ölenlerin kimliği araştırılmadı, ne olup bittiğine bakılmadı. Köye, köylüler dahil, başkasının girmesine de izin verilmedi.

Her iki köy, tam 26 yıldır kapalı.

* * *

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Türkiye'yi bu bombardıman nedeniyle, yaşam hakkı ihlali ve insan haysiyetiyle bağdaşmayacak muamele gerekçeleriyle mahkûm ettiğinde, ölen 25 kişiyle ilgili kimlik tespiti bile yapılmamıştı.

Nüfus kayıtlarında büyük bölümü yaşıyor görünüyordu.

Ve ölen bebeklerden bazıları için henüz kimlik bile çıkartılmamıştı. Nüfus kayıtlarında zaten o bebekler yoktu.

Avukat Tahir Elçi, öldürüldüğü güne kadar takipçisi olduğu bu davada, hâlâ dosya için mücadele eden Avukat Neşet Giresun ile birlikte 2014'te kritik bir müracaat yaptı.

Toplu mezarın açılması, kimlik tespiti yapılması için savcılığa başvurdu. Diyarbakır Savcılığı, o dönemde, zamanaşımı süresi dolmadan, olayla ilgili dava açmaya hazırlanıyordu. AİHM'nin mahkumiyet kararı da bunu gerektiriyordu.

Ancak bu başvuru sonuçlanmadan ve iddianame hazırlanmadan dosya savcısı görevden alındı. Türkiye'de kartlar yeni baştan dağıtılıyordu. Özel yetkili savcılıklar konusunda yeni bir düzenleme yapıldı, dosya için yeni bir savcı görevlendirildi.

O savcı, dosyayı düşünmeden Genelkurmay Askeri Savcılığı'na gönderdi. Roboski için "kaçınılmaz hata" diyerek takipsizlik kararı veren Askeri Savcılık, bu dosyayı zamanaşımı dolana kadar elinde tuttu ve sonra kapattı. Toplu mezarın açılması konusunda ise bir karar vermedi.

* * *

Memleketin uzak bir köşesinde, 1994 yılının bir bahar günü savaş uçaklarının bombalarıyla öldürülmüş 25 kişinin bedenleri toplu bir mezarda yatıyor hâlâ.

O köyler hâlâ yasaklı.

O insanların hiçbirinin müstakil mezarları yok.

Yakınlarının dua edebilecekleri bir mezar taşları yok.

Başında ağlayabilecekleri bir mezar başı yok.

Ama zaten bu biraz olsun dert edilecek olsa, "insan hayatıyla bağdaşmayan muamele" gibi bir mahkeme tespitinden sonra bütün ülke ayağa kalkardı.

Çocuklar ölmüş, bebekler ölmüş, toplu mezara gömülmüş, o mezar hâlâ açılmamış, bazılarının kimliği bile yokmuş, bunlar ne ki!

Açarız oradan bir tartışma programı, tutarız güzelce tarafımızı.

Bize dokunmayan bir yılan ne de olsa dolaşan, bin yaşasa ne değişir ki…

(T24 – Gökçer TAHİNCİOĞLU – 5.9.2020)

 

Bu yazı toplam 2019 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar