1. YAZARLAR

  2. Sevgül Uludağ

  3. “Türkçe’de söylendiği gibi ‘Güle güle babacığım’…”
Sevgül Uludağ

Sevgül Uludağ

0090 542853 8436/00357 99 966518
Yazarın Tüm Yazıları >

“Türkçe’de söylendiği gibi ‘Güle güle babacığım’…”

A+A-

 Vartan Malyan’a kızı Sarah Malyan’dan  veda...

Kıbrıslıermeni insan hakları uzmanı Vartan Malyan’ın kızı Sarah Malyan, cenaze töreninde yaptığı konuşmada “Türkçe’de söylendiği gibi Güle Güle babacığım” diyerek babasını son yolculuğuna uğurladı.

Vartan Malyan’la röportajlarımız bu sayfalarda yayımlanmıştı – Malyan, 16 Ekim 2013 tarihinde vefat etmiş, 19 Ekim 2013’te Larnaka’da toprağa verilmişti. Vartan Malyan’ın kızı Sarah Malyan, babasının cenaze töreninde yaptığı konuşmayı bize gönderdi. Türkçeleştirerek yayımlıyoruz:
“Babamla ilgili birkaç sözcük yazmaya çalıştığımda, babama ilişkin söyleyebileceğim herhangi bir şeyin bu durumda pek de uygun kaçmayacağını fark ettim. Tümümüz gibi benim de onunla ilgili kişisel hatıralarım var ancak bunlar her birimize aittir. Ancak aslında herkesin büyük bir sevecenlikle tanıdığı babam, herkese ait birisiydi.
Bir keresinde Londra’dan adaya ziyarete gelmiştim ve Lefkoşa’daki ofisine, Ermeni Araştırma Merkezi’ne gittiğimde beni bir sandalyede oturmakta olan Kürt bir siyasi sığınmacıyla tanıştırmıştı – kullandığı sözcükler de beni arkadaşlarına ya da tanıdıklarına tanıştırdığı sözcüklerdi, “İşte bu da benim kızımdır” demişti. Genç Kürt adam, “Bu mümkün değil çünkü Sayın Malyan benim için bir baba gibidir, oysa ben sizi daha önce hiç görmedim” demişti.
Bu pek de alışılmadık değildi. Sık sık “Malyan benim amcam gibidir, Malyan benim babam gibidir, Malyan benim en iyi arkadaşımdır, gumbaromdur” gibi sözcükler duyuyordum.
Ama o bizim babamızdı. Tipik bir baba gibi değildi, bu doğru. Bana bisiklete binmeyi ya da bir topa vurmayı öğretmedi, benim için doğumgünü partileri düzenlemedi. Ancak bana çok ama pek çok şey öğretti. Bana öğrettiği şeyleri yetişkinlik yaşamıma da taşıdım.
Bana tarih hakkında, fotoğrafçılık hakkında, Orta Doğu hakkında, Kıbrıs hakkında, her zaman bir öykünün farklı tarafları olduğunu anlamam hakkında şeyler öğretti.
Bana gerçeğe olan tutkuyu, insan haklarına saygıyı, Ermeni Soykırımı’nın tanınması için mücadeleyi, adaletin gerçekten önce gelemeyeceğini öğretti. Bana merhamet ve karşılıklı anlayışa olan ihtiyacı öğretti, çatışmaların anlamsızlığını öğretti, kültürler arasında köprüler kurmanın ne kadar önemli olduğunu öğretti. 
Babam, hangi yaştan olurlarsa olsunlar, her tür insan arasında kendini çok rahat hissetme gibi bir yeteneğe sahipti. Kendisi bir Kızılhaç göçmen çaıdırında dünyaya gelmişti ve kendini en fazla acı çekenlere çok yakın hissederdi. Sosyeteye hiç merağı yoktu, para kazanmaya ya da emekliliğinin tadını çıkarmaya hele hiç! Aslında üç yıl öncesine kadar Lefkoşa’daki ofisini her zamanki gibi dinamik, tutkulu, çalışkan ve bir fark yaratma inadıyla yürütmekteydi. İnsan hakları çiğnenmiş herhangi birisine hiçbir karşılık beklemeksizin hep yardım etti. Çünkü insan hakları yasalarda vardı ve bunlar korunmalıydı.
Onu tanıyanlar, babamın nasıl da mektup yazmayı sevdiğini bilirler… Eğer ortada adaletsiz bir durum varsa, uzunca bir mektup yazardı. Eğer yetkililer hizmet vermiyorsa veya bir kadın insan kaçakçılığı kurbanıysa onun ofisine yardım istemeye giderdi – eğer bir evişleri çalışanı istismara uğruyorsa veya adil olmayan bir temele dayanılarak sınırdışı edilmekle tehdit ediliyorsa, bir göçmen ayırımcılığa uğruyorsa, onun ofisine yardım istemeye gidiyordu. Tümü de babamın ofisinde kendilerine doğal bir yuva buluyorlardı… Tonlarca dosya var, içinde babamın yazıları, başkaları adına adalet arayan yazışmaları…
Babam çoğunlukla kendini tanımlamak için tek bir sözcük kullanırdı: Meraklı… Bir keresinde bana İngiliz ordusunda nasıl çalışmaya başladığını anlatmıştı. Bir çevirmen olarak işe başlamıştı, sonra bir subay onu bir kenara çekerek, “Senin gibi bir insan yalnızca başkalarının söylediklerini tercüme etmekle kalmamalı, lisan bilen insan bulmak kolaydır. Ancak bir şeyler bilen bir insan bulmak kolay değildir” demişti.
Ve babam bir şeyler biliyordu. Çok şey biliyordu. Çok iyi bir gözlemciydi, her zaman insanların davranışlarının altında yatan nedenleri anlamaya çalışırdı. Neden şöyle ya da böyle davrandıklarını anlamaya çalışırdı.
1946’da Kudüs’te King David Oteli bombalandığında başka kim vardı orada? Veya 1950’lerde Kenya bağımsızlık için mücadele ederken başka kim oradaydı? 1955 yılında Süveyş Kanalı bölgesinde Kıbrıslı işçiler için bir sosyal yardım görevlisi olarak üç yıl çalışmış, 1963’te Yeşil Hat çizilirken Kıbrıs’ta bulunmuş, Moşe Dayan’la tanışmış, onunla domates dolması yemişti, Soykırım’dan kurtulan Yahudiler’in Kıbrıs’taki kamplarında onlara yardım etmişti. Libya’da, Bingazi’de Kaddafi henüz İngiliz ordusunda bir askerken onunla tanışmıştı. 1964’te Swaziland’daydı, sonra Belize’de, Gana’da, Hong Kong’da, Singapur’da, Bahreyn’de ve çok sevdiği Yemen’de… 1990’lı yılların başlarında Pile’de Kıbrıslıtürkler’le Kıbrıslırumlar arasında ilk buluşmaları organize eden de o olmuştu…
Bunca şey görüp geçirmiş, dünyanın onca yerinde en kritik tarihi anlarda bulunmuş olmaktan ötürü, insanları neden bir mıknatıs gibi çektiği anlaşılabilir. Harika bir öykü anlatıcıydı, fantastik anekdotlarını ve hatıralarını bizlerle paylaşırdı. O yalnızca bir Ermeni değildi. Türkçe konuşan Kıbrıslılar’la da, Rumca konuşan Kıbrıslılar’la da, Kürtler’le de, Sri Lankalılar’la da, Maronitler’le de, Filistinliler’le de, Yahudiler’le de, Avrupalılar’la da, Lübnanlılar’la da, Mısırlılar’la da çok rahattı.
Son nefesine kadar bir aktivist olarak kaldı, ezilenlerin avukatlığını son nefesine kadar sürdürdü. Çok hasta olduğu dönemde dahi aklı hep işindeydi, haberlerdeydi, Kıbrıs’taki gelişmelerdeydi ve evet, mektuplar yazmaya devam ediyordu, yılların deneyimine dayalı özgün perspektiflerini sunmayı sürdürüyordu. Hiçbir zaman vazgeçmedi. İşe geri dönmeyebileceği düşüncesini asla kabul etmedi – 1.5 milyon insanın acılarını simgeleyecek bir Ermeni Soykırım Anı Müzesi yaratma düşünü sürdürdü.
Babam gibi bir insan için hastalanmak çok zordu. İşini, arkadaşlarını bırakıp saatlerce, günlerce hastanelerde bulunmak çok zordu. Bu zorluğu da büyük bir sabır ve onurla karşıladı. Kardeşlerim Arto ve Hugo’yla birlikte annemin onu evde tutup ona bakmak için gösterdiği olağanüstü çabalara burada vurgu yapmak  istiyorum…
Saatlerce babamın hayatı üstüne konuşabilirim ancak şimdi bugün burada, bunun zamanı değil. Belki daha sonra, yakın arkadaşlarıyla birlikte onun için bir anma toplantısı düzenleyebiliriz.
Babamı en iyi anma biçimi hayatlarımızı doya doya yaşamaktır, risk almaktır, korkmamaktır, doğru olan şeye ilişkin inatçı olmaktır. Kendinizi başkasının yerine koymaksızın, onu asla anlayamayacağınızı hatırlamaktır. Bir işin peşini bırakmamak, pişmanlık duymamaktır. Ve her şeyden önemlisi özgür olmaktır. Ve bu acımasız dönemde eğer ufak bir teselli olacaksa, sonuçta babamın özgür olduğunu düşünmektir.
Birisi ayrılacağı zaman babamın her zaman kullandığı sözcük “Güle güle” idi, bu Türkçe’de kullanılan bir deyiştir, geride kalanın gitmekte olana “Gülerek git” demesidir. Biz bugün burada babama veda etmeyeceğiz, ona “Güle güle babacığım” diyeceğiz. Gülümseyerek git… Çünkü onca uzun ve zorlu bir savaştan sonra, sonuçta huzur içerisindesin…”

Bu yazı toplam 1330 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar