1. YAZARLAR

  2. Sevgül Uludağ

  3. Mezarı “kayıp” bir annenin izinde…
Sevgül Uludağ

Sevgül Uludağ

0090 542853 8436/00357 99 966518
Yazarın Tüm Yazıları >

Mezarı “kayıp” bir annenin izinde…

A+A-

***  1974’te, Dimi-Baf’ta dört yaşındaki kızını kendi bedeniyle korumaya çalışırken bazı Kıbrıslırumlar tarafından vurularak öldürülen Mukaddes Mazhar, geride dört evlat bıraktı… Bu evlatlar, trajedilerin en büyüğünü yaşadılar… 1974’te 4 yaşında olan Nadire Velettin ile 6 yaşında olan Abdullah Cangil şimdi yıllar sonra, annelerinin “kayıp” mezarını arıyor…

Mukaddes Mazhar, karma bir köy olan Dimi-Baf’ta Bektaş Cangil’le evliydi… Dört çocukları vardı: Altı yaşındaki Abdullah, dört yaşındaki Nadire, üç yaşındaki Dudu ve henüz altı aylık olan  Şakire…  1974’te savaş başladığı zaman eşi Bektaş Bey, beş kişilik akraba-arkadaş grubuyla birlikte “silahlarını teslim etmemeye” karar vermiş ve köyden ayrılmışlardı. Ayrılmadan önce Bektaş Cangil, mücahit kıyafetlerini çıkararak kayınpederinin evindeki arpa yığınına gömmüştü…

Kıbrıslırum askerler onu arıyorlardı: Arpa yığınına da bakmışlar fakat mücahit giysilerini bulamamışlardı…

Bektaş Cangil’in kayınpederi, Mukaddes Mazhar’ın babası Mazhar Bey bu mücahit giysilerinin bulunabilme olasılığından ürkmüştü… Kızı Mukaddes Hanım’a bu giysileri almasını, kuyuya atmasını söylemişti.

Tarih 22 Temmuz 1974’tü…

Mukaddes Hanım mücahit kıyafetlerini sakladıkları arpanın içinden almış, onları önce avluda bulunan abdesthane kuyusuna atmaya çalışmıştı. Ancak hatırlardadır, eskiden köy tuvalet kuyularının ağzı daracıktı… Bunların sığmayacağını anlayınca köyün son evinin avlusunda bir su kuyusu bulunduğunu hatırlamış, oraya doğru yola çıkmış, elinde mücahit kıyafetleri…

Evlatcıklarından Nadire ve Abdullah da onunla gitmişler. Dört yaşındaki Nadire ağlıyormuş – bu yüzden onu yanına almış Mukaddes Hanım…

Altı yaşındaki Abdullah’a ise geri, eve dönmesini söylemiş…

Gidip o son evdeki kuyuyu bulmuş fakat bu bölgedeki bazı Kıbrıslıtürkler, bu kuyudan su içmeleri gerekebilir diye Mukaddes Hanım’ın mücahit giysilerini kuyuya atmasına izin vermemişler…

Kadın ne yapsın? Köyün dışına çıkan toprak yola girmiş… Küçük kızı da yanında… Herhalde bu giysileri köyün dışında gözüne kestirdiği birceez yere atmayı ya da saklamayı düşünüyormuş ama buna fırsat bulamamış… Köyün dışında bu yola konuşlanmış bazı Kıbrıslırum askerler onu görünce taramaya başlamışlar… Mukaddes Hanım küçük kızını kucaklayıp onu açılan bu ateşten korumak için üstüne kapaklanmış… Kızının eli onun bedeninin dışında kalınca, küçük Nadire bileğinden vurulup yaralanmış… Kurşunun sıyırıp geçerken kemiğini parçalamış olduğu bugün bile görülebiliyor…

Mukaddes Hanım küçük kızını kurşunlardan korumaya çalışırken vurularak öldürülmüş…

Geride dört küçük çocuk bırakmış: 6 yaşındaki Abdullah, 4 yaşındaki Nadire, 3 yaşındaki Dudu ve henüz altı aylık Mukaddes... Geçtiğimiz günlerde onun “kayıp” mezarının yerini belirleyebilmek için ilk adımı attık... Onun evlatçıkları Abdullah Cangil, Nadire Veleddin ve eşi Raif Velettin’le birlikte Kıbrıs’ın güneyinde Kıbrıs Cumhuriyeti İnsani İşler Komiseri Bay Fotis Fotiu’yu ziyaret ederek, bu mezarın bulunması için girişim başlattık.

Onu gömenlerin hepsi vefat etmiş… Mezarının yerini hatırlayanların da hepsi vefat etmiş… Bu mezarın tam olarak nerede olduğuna ilişkin anlatılanlar var: “Dimi-Baf’ta Kıbrıslıtürk mezarlığının gancellisinden girer girmez, hemen orada” deniyor.

Evlatları bu “kayıp” mezarın yerinin tam olarak belirlenmesini istiyorlar…

Mukaddes Mazhar “Kayıplar Listesi”nde olmadığı için, Kayıplar Komitesi bu konularda bir şey yapamıyor. Ancak Kıbrıs’ın güneyindeki İnsani İşler Komiserliği, bu konuda yardımcı olabilecek konumda. Örneğin geçtiğimiz günlerde Atalassa Psikiyatri Hastanesi avlusundaki toplu mezarın kazılması yönünde Sayın Fotis Fotiu girişim başlattı – bu toplu mezardaki 31 kişi de – üçü Kıbrıslıtürk hastalardı – “Kayıplar Listesi”nde yoktu. O nedenle İnsani İşler Komiserliği, bu kazıyı üstlendi ve deneme kazılarında toplu mezarın yerini saptayarak bu 31 kişiden geride kalan bazı kalıntılara ulaştılar…

Nitekim Sayın Fotis Fotiu’yu ziyaretimizde bizlere bu toplu mezar kazısının pek yakında başlayacağını aktardı… Bizimle birlikte bu ziyarete katılan Hasan Güneşlier ve abisi Ali Güneşlier de, bu toplu mezarda gömülü olan büyük dayıları Çakır Ali için Sayın Fotis Fotiu’nun ofisinde akrabalarının DNA testlerinde kullanılmak üzere DNA örneği verdiler, Çakır Ali’yle ilgili olarak bir aile ağacının çıkarılmasına yardımcı oldular. Tüm bunlar, toplu mezardan çıkarılacak kalıntıların kimliklendirilme sürecinde, Çakır Ali’nin kimliğinin saptanmasına yardımcı olacak şeylerdi… Matyatlı Çakır Ali için gönüllü olarak DNA örneği veren Hasan Güneşlier ve abisi Ali Güneşlier’e sonsuz teşekkürler diyoruz…

Mukaddes Mazhar’ın evlatları Abdullah Cangil ve Nadire Velettin de annelerinin Baf-Dimi Kıbrıslıtürk mezarlığına gömüldüğü, bu mezarın çok derin kazılmadığı, mezarlık gancellisinin hemen girişinde yer aldığı yönünde edindikleri bilgileri İnsani İşler Komiserliği’ne verdiler ve kendi DNA örneklerini vererek aile ağacı çıkarılmasına yardımcı oldular. Bu konuda Kıbrıs Cumhuriyeti nezdinde İnsani İşler Komiserliği aracılığıyla mezarın yerinin tesbiti hakkında resmi bir araştırma başlatılması için ilk adımı atmış oldular. Bu konuda bize randevu vermiş olan Sayın Fotis Fotiu’ya da çok teşekkür ediyoruz.

abdullah-cangil-ve-nadire-velettin.jpg

Aslında o gün benim için çok tuhaf bir gündü – Nadire Velettin bir yeğenimiz aracılığıyla Londra’dan bana ulaştığında, Mukaddes Mazhar ve evlatlarının öyküsü hakkında hiçbir fikrim yoktu…

Londra’dan geldiklerinde anlaşıp birlikte güneye geçtik ve randevu almış olduğum İnsani İşler Komiserliği’ne gittik.

Ben hala neler yaşamış olduklarını tam olarak kavramamıştım.

Aile ağacı çıkarmaya başladıklarında ve annelerinin öldürülmesi ardından kardeşlerin neredeyse her birinin başka bir yere savrulduğunu öğrendiğimde bütün kanım donmuştu… Dört kardeşten ikisi Londra’ya dayılarının ve yengelerinin yanına evlatlık olarak gitmişti 1975’te, bir kardeşleri neneleriyle kalmış, bir kardeş de babalarıyla kalmıştı…

Bir anda ailenin ortasına sanki de bir bomba düşmüş gibi dört bir yana savrulmuşlardı…

Ancak güzel olan aradan bunca yıl geçmiş olmasına rağmen bu kardeşçiklerin bağlarını hiç koparmamış olmalarıydı – arada mesafeler olsa da, farklı ülkelerde yaşasalar da, mesafeler sevgiyle ve birbirine bağlılıkla aşılmış ve bağlarını koruyabilmişlerdi…

İnsani İşler Komiserliği’nde işimiz tamamlandığı zaman dönüşün Dayanışma Evi’nde oturup konuşuyoruz…

Sonra eve dönüyorum ve kendime gelmem epeyi bir zaman alıyor… İşe gidiyorum ama ağlamaya devam ediyorum – biri altı aylık, biri üç yaşında, biri dört yaşında, biri altı yaşında bu dört kardeşin trajedisini düşündükçe çok kötü hissediyorum… Kendime gelmem herhalde bir 48 saatimi alıyor – ama içime asla izi silinemeyecek bir yara daha ekleniyor…

Sonra bir haftalığına tatile çıkıyorum – tatile çıktığımda kalbime iğne batırılıyormuş hissi var sanki – bu sızı beni yokluyor, nedenini biliyorum… Önce “Derinya’nın gözyaşları”nı yazmıştım, bir katliamda üç yaşındaki ikiz kızlarını, beş yaşındaki oğlunu, kaynanasını, kaynatasını, kaynını, üç küçük çocuğuyla görümcesini kaybeden Hristalla’nın öyküsünü… Ardından Laptalı Yeorgia Pandehi Panduri’nin öyküsünü kaleme almıştım: henüz iki aylık süt kokulu bebeğiyle 1974’te öylece kalmıştı, kocası “kayıp”tı… Ve hemen ardından da bu trajedinin ayrıntıları gelmişti: Öldürülen bir anne, ortada kalan dört evlat, dört bir yana savrulan ama inadına hayata tutunan ve birbiriyle bağlarını koparmayan hayatlar…

Oturup uzun saatler boyu denize bakarak, okuyarak, doğayı seyrederek, kirpicikleri, kedicikleri yedirerek, akşamüstü gelen küçük yarasaları izleyerek, geceleri dalgaların sesini dinleyerek geçen bir koca haftada kalbime batan iğneleri söküp atabiliyorum, dinleniyorum, toparlanıyorum ve işimin başına, yazmaya, araştırmaya, koşuşturmaya geri dönüyorum…

Tüm bunlar aslında hiçbirşey: Bizim yaşadığımızı sandığımız üzüntüler hiçbirşey… Esas trajedi, böylesi öyküleri birebir yaşamış olanlar, annelerini, evlatlarını, eşlerini, babalarını kaybetmiş kalbi kırık çocukların, eşlerin, ana-babaların gerçek öyküleri… Onların acısıyla bizim yalnızca bunları duymaktan şoke olmamız asla kıyas kabul etmez… Edemez…

1974’te, Dimi-Baf’ta dört yaşındaki kızını kendi bedeniyle korumaya çalışırken bazı Kıbrıslırumlar tarafından vurularak öldürülen Mukaddes Mazhar, geride dört evlat bıraktı… Bu evlatlar, trajedilerin en büyüğünü yaşadılar… Şimdi annelerinin mezarını arıyorlar… Nadire Velettin’i korurken öldürülmüştü annesi Mukaddes… 1974’te annesi üstüne kapaklanmış vaziyette öldürülürken, Nadire henüz dört yaşındaydı ve bileğinden yaralanmıştı – üç hafta süreyle Baf Hastanesi’nde kalmıştı… Abdullah Cangil ise evlatların en büyüğüydü ve henüz altı yaşındaydı 1974’te…

Nadire Velettin ve Abdullah Cangil'le röportajımızı yarın yayımlayacağız...

DEVAM EDECEK

Bu yazı toplam 7506 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar