1. YAZARLAR

  2. Sevgül Uludağ

  3. Masumiyetini kaybeden ada…4
Sevgül Uludağ

Sevgül Uludağ

0090 542853 8436/00357 99 966518
Yazarın Tüm Yazıları >

Masumiyetini kaybeden ada…4

A+A-

Yaşamını Avustralya’da sürdüren Tserili Spiro Konstantinu, 1958, 1963 ve 1974’ten hatıralarını anlattı…

Spiro Konstantinu’nun, Masumiyetini kaybeden Kıbrıs’ın geçmişiyle ilgili röportajımızın devamı şöyle:

 

SPİRO KONSTANTİNU: Bu öldürme olayını anlatan şahsa oradaki bir kişi “Çocuğu niye öldürdün?” diye sormuştu… O da “Bu çocuk büyüyünce ne yapacaktı dersin?” diye sormuştu. İşte böylece “haklı” çıkarıyorlardı hareketlerini. Bir çocuğu öldürmeyi “haklı” görebilmek ve bunu “kendini korumak” olarak algılayabilmek için korkunun ne kadar derin olduğunu düşünebiliyor musunuz? “Kendini korumak”! Dönüp bu insanlara bakıyorsun ve bunlar katil mi doğmuş yahu diye kendine sorarsın… Bunun cevabı “Hayır”dır. Bu insanlar “korku”yla hareket ediyorlardı ve bu “korku” içlerine şu veya bu şekilde yerleştirilmişti ve bunları yaparken kendilerini gelecek olan korkunç şeylerden “korudukları”na, ailelerini ve toplumlarını “korudukları”na gerçekten inanmaktaydılar!
Bu “korku”dan ben ağırlıkla siyasi liderliği de, medyayı da sorumlu tutuyorum çünkü bu “oyun”u oynamışlardır. O günün gazetelerine bir dönüp bakın, o günlerde RIK’te yayımlanan haber bültenlerini gidip dinleyin, o dönem RİK’in bize neler anlattığını dinleyin bir… Tek bir radyo istasyonu vardı ve hepimiz onu dinlerdik… Gidip o dönemin haber bültenlerini dinleyiniz, bu haber bültenlerinden çıkan siyasi mesajları dinleyiniz… İşte o zaman benim gibi insanların neden buna “inandığını” anlayabilirsiniz – çünkü o dönem tek bir haber kaynağı vardı ve ya bu haber kaynağına inanırdınız ya da inanmıyorsaydınız demek ki deliydiniz! Başka kime inanacaktınız? Ne yapacaktınız? Yani bizi manipüle etmeleri çok kolaydı o dönem… Bizleri yönlendirmek, içimize korku salmak ve deyim yerindeyse istedikleri gibi “kullanmak” çok kolaydı o dönem… O dönemin siyasi liderliğine bakacak olursanız, bize söylenmekte olanlara  karşı onlara karşı çıkan herhangi bir ses yoktu! Günümüz demokrasilerinde “karşı görüş” dediğimiz şey yoktu! Rumca konuşabilen pek çok Kıbrıslıtürk olduğu halde, hiçbiri bu Kıbrıslıtürkler’i kendi görüşlerini ifade etmek, kendi toplumlarında neler olup bittiğini anlatmak  üzere radyoya çıkarmıyordu mesela! Bunlar gerçekten oluyor muydu? Ben mesela hiçbir zaman bir Kıbrıslıtürk’le bu konularda radyoda röportaj yapıldığını hatırlamam… Sanki de yoktular! Radyoda Kıbrıslıtürkler’le ilgili herhangi bir program yoktu! Yani Kıbrıslıtürkler’e bir mesaj gönderilmek istenseydi bile – örneğin Cumhurbaşkanı Makarios, Kıbrıslıtürkler’e mesaj iletmeye çalışsaydı dahi – bunu yapacak bir yöntem dahi yoktu! Yani Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı idi ancak Kıbrıs halkına ulaşabilecek durumda değildi, bu şekilde yani… Sadece Kıbrıslırumlar’a ulaşabiliyordu. Yani sadece Kıbrıslırumlar’ı temsil ediyordu! Ve konuşmalarında sadece biz Kıbrıslırumlar’a sesleniyordu! “Ellinizmos tis Kipru” diye bize hitap ediyordu! Hiçbir zaman tüm Kıbrıs’a, tüm Kıbrıslılar’a seslenmiyordu konuşmalarında! Konuşmalarına başladığında yalnızca Kıbrıslırumlar’a sesleniyordu! Kıbrıs’ın Cumhurbaşkanı olduğu halde böyle yapıyordu!
Dr. Küçük ise, Kıbrıslıtürkler tarafından Cumhurbaşkan Yardımcısı olarak seçilmişti.
Böylece bunlar bize “normal” gelmeye başlamıştı – çünkü böyle büyümüştük…
Düşünün ki o zaman köyüm Tseri’de tek bir üniversite mezunu yoktu, bir tane bile!
Eğitimi olan tek kişi okuldaki öğretmendi… Köy papazının eğitimli olduğunu düşünürdük o zamanlar, meğer hiç de eğitimli değilmiş! Papazların eğitimi çok temel bir şeydi, bazıları okuyup yazamazdı bile! Çok saygı duyulan insanlardı çünkü papazdılar – ancak köyün en fazla saygı gören iki kişisi köydeki öğretmen ve köydeki papazdı…;
Elbette papaz, Makarios’un çalışanıydı… Öğretmen ise çoğunlukla burada Kıbrıs’ta birkaç yıllık bir koleje gitmişti – öğretmen de herhangi bir şeye itiraz edecek veya farklı bir bakış açısı ileri sürecek durumda değildi yani – böylece bize aktarılan bilgi yüzde yüz tek bir kaynaktan gelmekteydi…

SORU: Bana, babanızla bir gün köyün dışında bir yere gittiğinizi, babanızın kötü bir koku aldığını anlatmıştınız… Bu olayı anlatabilir misiniz?
SPİRO KONSTANTİNU: Evet…
Bu herhalde 1964’teydi…

SORU: Size sözünü ettiğim Kıbrıslıtürkler Tseri’de 1963 sonunda öldürülmüşlerdi… Aslında Aretyu’daki evlerinden Aralık 1963’te Deftera’dan bir Kıbrıslırum çavuş tarafından alınarak götürülmüşler ve sonra da “kayıp” edilmişlerdi.
SPİRO KONSTANTİNU:
Size bu hikayeyi nasıl öğrendiğimi anlatayım…
Babam tarlaları sürmekteydi… Sonra bana tarlanın belirli bir bölümüne gitmememi söylemişti. Bunun nedenini bilmiyordum, yalnızca 10 yaşında bir çocuktum. Bana “gitme oraya” dendiği için 10 yaşında bir çocuk olarak elbette oraya gidip bakacaktım! İlk kokuyu duymuştum – herhalde buraya ölü bir eşek attıklarını düşünmüştüm… O günlerde bir eşek veya büyük bir hayvan öldüğü zaman onu gömmezler, öylece açıkta bırakırlardı ve yırtıcı kuşlar gelip hayvan leşini yerdi… Bizler bu büyük yırtıcı kuşları kovalardık – akbabaları yani… Bu kuşların havalanması zaman aldığı için onları kovalardık, tüylerinden birini koparmaya çalışırdık – bunu ud çalanlara verirdik çünkü udu bununla çalarlardı… Altı şiline satardık böyle bir tüyü…
Ben gene bir hayvanın açıkta bırakıldığını ve o kötü kokunun ondan geldiğini sanmıştım ancak yaklaştığımda böyle olmadığını görmüştüm… Kokunun kaynaklandığı yerde dışarıya çıkan bir şey görmüştüm.  Daha da yaklaşınca korkmaya başladım çünkü bunun bir insan olduğundan kuşkulanmaya başlamıştım… Sanırım bu bir ayaktı… Ancak çok fazla yaklaşmadım çünkü koku çok kötüydü, oradan koşarak kaçtım. Fakat babam görmüştü beni ve kovalamıştı.
Babama orada ne olduğunu sorduğumda, beni ilgilendirmediğini söylemişti…
Babam bu konuda bir şey bilmiyordu ama belli ki o da olup bitenlerden kuşku duymuştu. Benimle bu konuyu asla konuşmak istememişti.

Bu böylece aklıma takılmıştı, ne olduğunu bilmiyordum, orada neler meydana geldiğini bilmiyordum. Sadece korkuya kapılmıştım gördüklerimden…

Bundan kısa bir süre sonra köy kahvehanesinde bir adam vardı – şimdi olduğu gibi o zamanlar da her Pazar ava çıkardı insanlar…

O Pazar da ava gitmişler, kuş ve tavşan falan avlamışlar, sonra da kahveye gelip oturmuşlardı… Av tüfekleri falan da yanlarındaydı. Bu kahvedeki o adam neler yaşadığını anlatmaktaydı. Ve bunu bağıra bağıra yapmaktaydı… Birisini nasıl öldürmüş olduğunu anlatmaktaydı bu adam. Ben de ondan biraz uzakta oturmaktaydım. Ben bu sohbetin parçası değildim – bu adam, başka birisine başından geçenleri anlatmaktaydı ancak bağıra bağıra konuştuğu için söylediklerini rahatlıkla duyabiliyordum.

20 yaşındaki bir gençten bahsediyordu – bu gencin Kıbrıslıtürk olduğundan ya da isminden falan bahsetmiyordu, sadece bu gencin kendisini öldürmemesi için ona yalvardığını ancak kendisinin av tüfeğini bu gencin başına dayayıp beynini uçurduğunu anlatıyordu… Bunu bağıra bağıra, sanki da “kahramanlık” yapmış gibi anlatmaktaydı…

İşte hikayenin ikinci bölümünü böyle duymuştum…

Üçüncü bölümünü ise daha da sonraları öğrenecektim.

Sonraları gene kahvehanede Aretyu’dan alınan Kıbrıslıtürkler’le ilgili bir konuşma olmuştu. Birisi gene bir hikaye anlatmaktaydı kahvehanede. Aretyu’ya gitmişler ve “Silah var mı?” diye sormuşlar. “Hayır, hayır, silah yoktur” demeye devam etmiş Kıbrıslıtürkler. Polis onlara “Ama bizde bilgi var ki sizde silah var” demiş. Böylece kadınlardan birisi erkeklere dönmüş – ve bu güne bir “şaka” olarak anlatılmaktaydı, onun için anlatmaktaydılar bunu ve gülüşmekteydiler – Kıbrıslıtürk kadınlardan biri polisin önünde kocasına doğru dönerek “Neden onlara silahları vermiyorsun? Ver da gitsinler… Silah milah istemeyiz” demiş. Güya bu kadının “aptallığına” gülmekteydiler kahvehanede, kocasını ele vermesine yani… Böylece evi aramışlar ve silahları bulmuşlar, sonra da adamı dövmeye başlamışlar çünkü daha fazla silah olabileceğine inanıyorlarmış – böylece adamın karısı gene konuşmuş ve daha fazla silah bulmuşlar… Hikaye böyle anlatılıyordu kahvehanede… Ve sonra hepsini de tutukladıklarını anlatmışlardı. “Hepsini” demelerinden kasıtları neydi, bunu bilmiyordum.

“Hepsini” derken bütün o aileyi mi kastediyorlardı yoksa başka insanları mı?

Aretyu’da kaç Kıbrıslıtürk yaşıyordu, bunu bilmiyordum… Orada Kıbrıslıtürkler’in yaşayıp yaşamadığını bile bilmiyordum.

Sana anlatmıştım, Lefkoşa’ya gitmek bile çok büyük bir olaydı bizler için… Aretyu’da bir silah zulası bulduklarını ve Kıbrıslıtürkler’i tutukladıklarını anlatmaktaydılar. Onları öldürdüklerinden söz etmemişlerdi ama… Onlara ne yaptıklarını da anlatmamışlardı. Duyduğum bundan ibaretti yani…

Daha sonra bir söylenti çıkmıştı, bu Kıbrıslıtürkler’i Tseri’ye getirmiş oldukları yönünde…

İşte o zaman noktaları birleştirmeye başlamıştım…

Bundan birkaç yıl sonra kardeşim bana birşeyler söylemişti – nereden duymuştu bilmiyorum. Ancak kardeşim kuyuların yanında benim yaşadıklarımdan haberdardı…

“Oraya kimi gömdülerdi bilir min?” demişti kardeşim bana.

“Hayır” demiştim.

“20 yaşlarındaki gençle ilgili kahvede birşeyler adamı hatırlar mın? İşte oraya gömdükleri Aretyulu Kıbrıslıtürkler’di” demişti kardeşim bana.

“Bunu nereden biliyorsun?” demiştim kardeşime.

“Böyle duydum çünkü!” demişti bana. “Onlardır…”

Bunlar söylentilerdi – teyit edilmemiş söylentilerdi. Kimse kalkıp da “Öldürülenler şunlardır” dememişti.

Bizler bu öykünün parçacıklarını şuradan buradan duyarak noktaları birleştirmeye çalışıyorduk. İlk bir bölümünü duymuş, aradan zaman geçmiş, ikinci bölümünü duymuştuk… Sonra da üçüncü bölümünü…

Aradan zaman geçtikten sonra da “Acaba öyle midir?” diye düşünmeye başlamıştık… “Gerçekten öyle midir?”

Bilmiyorduk.

Bunları yaşıyorsun, kafanın bir yerinde duruyor, yine de “Belki öyledir, belki da değildir” diyorsun… “Belki susmalıyım…”

Kime söyleyecektik bunları?

Kime anlatacaktık?

Kimse yoktu ki anlatacak!

Eğer kuşku duyup polise gitseydin anlatmaya, polis size “Tam olarak ne demek istersiniz yani?” diyecekti. “Kötü bir şey mi meydana geldi diyorsun?” diyecekti. “Hem bu konuyu neden soruşturuyorsun sen bakalım?” diyecekti…

Babam bu durumdan çok mutsuzdu ama çok da dikkatliydi…

Çünkü bir noktada EOKA’nın hedefi haline gelmişti…

1950’lerde yağmurlu bir gecede iki genç İngiliz askeri sarhoş olmuşlar ve yollarını kaybetmişlerdi. Ve soğuktu ve yağmur yağıyordu…

Bu iki sarhoş İngiliz askeri sokaklarda dolanıyordu… Gelip evimizin kapısını çalmışlardı… Lefkoşa’ya nasıl gidebilecekleri yönünde yol tarifi sormuşlardı… Yayaydılar…

Babam ne yapacağını kestirememişti. O günlerde İngilizler’e yardım edecek olursanız size hemen “Hain” derlerdi…

EOKA’cı birisinin bulunduğu bir eve giderek sabahın saat 2’sinde kapısını çaldı babam – “İki asker var böyle, ne yapmak istersiniz?” diye sordu kendisine. Bu adam “Nestersan yap, umurumda değil” demişti babama.

Babam da bu iki sarhoş İngiliz’i traktörüne bindirerek köyün dışındaki bir tepeciğe götürmüştü – bu tepecikten Lakadamya havaalanının ışıkları görünüyordu… Bu bir İngiliz üssüydü… Dümdüz gittiğinizde, iki kilometre kadar uzaktaydı bu yer.

Adam iki İngiliz askerine orayı göstererek “Oraya doğru yürüyüp gidiniz” demişti.

Ancak birkaç gün sonra ne oldu?

Ben en küçük çocuk olduğum için annem ve babamla aynı odada yatıyordum. Yatağımın üstünde de pencere vardı. Birisi gelip pencereyi tıklatmış, ben de uyanmıştım. Korkmuştum. Maskeli adamlar vardı orada!

Babam uyanmıştı, tüm ev ahalisi uyanmıştı… Elektrik yoktu o zamanlar, idare lambaları vardı…

Hatırlıyorum, babamı o gece olanlarla ilgili sorguya çekmekteydiler!

Babamın bir “Hain” olduğu düşüncesiyle oraya gelmişlerdi – onu kurşuna dizmek üzere gelmişlerdi bu maskeli adamlar.

 

DEVAM EDECEK

Bu yazı toplam 1005 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar