1. YAZARLAR

  2. Eralp Adanır

  3. Zeki Erkut ve “EBEDİLER” kitabı
Eralp Adanır

Eralp Adanır

Zeki Erkut ve “EBEDİLER” kitabı

A+A-

   Kıbrıs Türk Edebiyatımızın roman alanında çok değerli ürünler veren Zeki Erkut’la “Ebediler” isimli romanı üzerine bir sohbet gerçekleştirdik. “Ebediler”in hikâyesine geçmeden önce roman yazım serüveni hakkında sohbetimizi başlatıyoruz.

   Çocukluk yllarımı geçirdiğim bir sokak, orda yaşananlar, arkadaşlarımız, arkadaşlıklarımız komşularımızla olan ilişkilerimiz düşününce ilk o zaman bunları yazma ihtiyacını hissettiğimi hatırlıyorum.  Nitekim mücahitlik dönemini de o sokakta yaptım. Kafamdaki kurgu olgunlaştığı zaman ise “Jans Mans Sokağı Çocukları”nı yazmaya koyuldum. İlk kitabım oldu. ikinci baskıyı yaptı. Bugün hâlâ daha aranan bir kitap niteliğindedir.

  Zeki Erkut, genellikle Kıbrıs, Kıbrıs kültürüne, tarihe, sosyal yaşama ve yaşanılan toplumsal olaylara bir şekilde kitaplarında yer veren bir yazar. Bu bilinçli bir seçim miydi kendisi için...

   Elbette insan yaşadığı bir toplumdan başka bir toplumu yazması mümkün müdür? evet, ancak doğru mudur tartışılabilir. Ben Kıbrıslıyım, Kıbrıs topraklarında yetiştim. Eğitimimi, aile terbiyemi burada aldım, arkadaşlıklarım burdadır. Dolayısıyla insanımızı ve yaşadığımız toplumu anlatmak elbette ki benim için bir görev oluyordu. Her romancının da görevi bu olması lâzım. Yoksa bir Latin Amerkia’yı anlatmak, İngiltere’yi anlatmak da münkündür ama, niye olsun. Toplumumuzda buna bir ihtiyaç varken ve bir ayna tutmak gerekiyorsa kendimize, romancının görevi işte burda ortaya çıkıyor.

   Romanlarında yaşanmış hikâyeler üzerine kurgular yaptığını da görüyoruz Zeki Erkut’un. Tabii böylesi yaşanmış olayları ele alabilmek için de bir araştırma gerektiriyor zaman zaman.

   Aslında yaşanmış öyküler romanlarımda sadece bir aksesuar olarak duruyor. Bir dolgu maddesi gibi. Çünkü yaşanmış olaylar kadar yaşanması olası olayar da kurgulanıyor. Yani romanlarımda bir kurgu yer alıyor. Bu kurgu içerisine çeşitli öğeleri sığdırıyorum, yerleştiriyorum onlar üzerinde karakterleri oluşturuyorum. Bu karakterlerin birbirleriyle ilişkileri çelişkileri anlatılıyor. Yani sadece olaylar değil, olası olaylar da romanlarımda yer alıyor. Elbette bir araştırma yapıyorum hatta çok derin bir araştırmaya giriyorum. Bu romanıma biraz renk katıyor ilgi artıran unsurlar oluyor ve genellikle her romanımda da bunlar vardır.

   Örneğin bir “Jans Mans Sokağı Çocukları”nda Vali’nin ismi veya o zamanki siyasilerin isimleri yer alıyor. Bölgelerin cadde isimleri sokak isimleri gerçek isimlerdir. Bunların arasına da gerçeğe dayanan hikâyelerimiz, anılarımız giriyor. Bunun dışında “KIRAL”ı yazarken de belli bir araştırmaya girdim. Örneğin son romanım “EBEDİLER”de de derin bir araştırma yaptım. Yabancısı olduğum bir konudur aslında arkeoloji. Ama arkeolojiyi anlatırken gerçek temalara değinmek lâzım. Yani kullanılan aletlerden tutunuz da kazma yöntemlerine kadar her şeyin bircik bircik incelenmesi lâzım. Bu konuda tabii tek başıma çalıştığım için birinden yardım isteyemezdim. Derin bir araştırma yaptım çok sayıda kitap okudum. Hatta inanmayacaksınız belki de yirmiye yakın film izledim. Bunlardan en fazla aklımda kalan “The Dig” diye bir filmdi. Bir kazı nasıl yapılır, özellikle bir tümülüsün kazısı ne şekilde yapılıyor, bulguların kalıntılar nasıl saklanıyor, bunları araştırdım. Dolayısıyla okuyan ve konuya mesleki olarak taraf olan kişilerin yabancısı olmayacak bir araştırma yaptım. Ve bu aşağı yukarı bütün roman çalışmalarımda da vardır. Yani bir yolun tarifini yapıyorsam bu yolun nereye çıktığını hangi caddeye çıktığını hangi kasabaya gittiğini yazarım. Hatta “EBEDİLER”de Bladanisya’yla Geçitkale arasındaki mesafenin gerçek ölçümünün ne olduğunu da yazdım (gülüyor). Dolayısıyla bir gerçeklik vardır ve hepsi de araştırmaya tabidir. Yani kurgu diye çalakalem bir şey yazmak hiç düşünmedim. Bu bana yakışmaz, hiçbir romancıya da yakışmaz. Gerçekler, her zaman gerçek olarak kalmalıdır bana göre.

   Ve sohbetimiz bu kez de EBEDİLER ve onun hikâyesine geldi...

“EBEDİLER”i iki bölümde anlatmak lâzım.

   Birinci bölümde; ikinci dünya savaşından yeni çıkan Almanya NATO’ya kazandırılmak istenir müttefikler tarafından. Bunun için de kuzey Mesarya’da bir müslümanlar ve hristiyanlar arasında kutsal olan bir tepenin, altında mezar olan bir tümülüsün kazılması izni verilir onlara. Oysa tarih içerisinde çok sayıda İtalyan, Fransız, İngiliz, bu kutsal sayılan tümülüsteki mezarın sırrını öğrenmek ve kazı yapmak için müracaatlarda bulunmuşlardı. İngiliz bunu kabul etmedi ancak, Almanya’ya bunu verdiler. Almanya’dan bir arkeolog ekibi ki bunlar da ikinci dünya savaşı sonrası veya sırasında, Türkiye’den sınırdışı edilen bir ekipti, Bruno Halkman’ın öncülüğünde Kıbrıs’a gelip kazılara başlarlar. Olay ise tam 15 Eylül 1951’de başlıyor. 15 Eylül’de Almanya’nın İngiltere’ye karşı mağlubiyeti ve ikinci dünya savaşının bitmesi, yani son “titanic vuruşu” dedikleri olayla Almanya yeniliyor.

    İkinci dünya savaşı bitiminde Kıbrıs’ta yer alan bir hava üssünde müthiş bir seromoni yapılıyor. Hava üssü dedeğimiz bugünkü Ercan, geçmişte Timbu olarak bilinen yer. Kraliyet orkestrası geliyor, bandolar çalıyor, bu gerçek bir hikâyedir. Ama aynı gün yani 15 Eylül’de tümülüste yapılmakta olan kazı sırasında üç tane Alman arkeolog ölüyor esrarengiz şekilde. Çünkü mezarın kapağında çeşitli şifreler vardı ve bu şifrelerin kimisi “sezar şifresi”, “belisariyo şifresi” veya Ecber’in Alfabesinden yararlanarak yazılmış bir mezar taşı konulmuş oraya. Arkeologlar içerisinde Alman Ordusunda çalışan ve “Enigma” diye bilinen meşhur şifereleme uzmanı bunu çözdüğünü iddia etti ve mezar taşı kırıldığı zaman esrarengiz bir şekilde üç Alman arkeolog ölüyor. Bunu Almanlar çok büyük bir ciddeyetle ele alıyorlar tepki gösteriyorlar. Bunun üzerine İngilizler bu tümüsülün kazılmasına karşı olan, imza toplayan ve kendilerine “EBEDİLER” ismini veren 32 köylüyü sorguya alıyorlar. İngiltere’den sorgu uzmanları geliyor işkenceler yapılıyor ve bunun üzerine bir tanesi itirafçı olarak olayı anlatıyor.

   İkinci bölüm itiraflardan hareketle okuru 1784 yılına götürüyorum. 1784 yılı Çil Osman vakasının vuku bulduğu bir olaydır. Bu dönemde biraz daha geriye gidersek kuraklık, çekirge istilaları, veba salgını, yani insanların giderek fakirleştiği bir dönemdi. Çil Osman ve ondan önceki Valiler, Kıbrıs Valiliğini ele geçirmek için rüşvet verirler. Aslında ihaleye çıkılır ama rüşvetler de olduğu için kim yüksek ihale parasını verirse onun oluyordu Valilik. Dolayısıyla Çil Osman da bunlardan biriydi. Ama adamlarıyla Kıbrıs’a geldiği zaman, ihaleyi kazanmak için verdiği rüşvetleri ve parayı çıkarmak adına yoksul halka, müslüman ve hristiyanlara, baskılar uygulamaya başlıyor. Bu baskılar içerisinde tabii tefeciler de rol alıyordu ki bunlardan bir tanesi de karakterimizden olan Tasos Karayanni idi. Tefeciydi ve büyük bir tüccardı. Osmanlı büyokrasisiyle yakın ilişkileri vardı, rüşvetleri veriyordu. Borcundan dolayı İbrahim Fettahzade’nin evini yakıyor ve saire. Bunun üzerine Fettahzade’nin oğlu Ali Sait, intikam almak için Geçtikale’ye yani Lefkonuk’a gidiyor Karayanni’yi öldürsün diye. Ancak kader ağlarını örüyor ve karışısına Karayanni’nin kızı Eleni çıkıyor. Naif bir aşk başlıyor.

   Bu aşktan sonra tabii Karayanni bunu hazmedemiyor, Ali Sait ve kızının peşine düşüyor. Bu arada onlara yol gösteren yaşlı çocuk diye biri vardır, şifacıdır. O yardım ediyor ve tarihte defalarca dile getirilen bir geçit vardır Bladanisya’dan ya da o civardan denize doğru. O yolu tarif ediyor. Bu arada Çil Osman adamlarıyla birlikte katlediliyor halk tarafından ama o ekipten olan bazıları kaçmayı başarıyor. Onlardan bir tanesi Ali Sait ve Eleni ile karşılaşıyor ve onları öldürüyor. Bu halkta büyük bir tepki yaratıyor. Bunların gömülmesi hem hristiyan papaz tarafından hem müslüman hoca tarafından reddediliyor. Çünkü kemikler birbirine karışmış toprak olmuş kül olmuş falan. Caiz değil diye yapmıyorlar. Bunun üzerine Ebediler daha bir örgütleniyor daha bir fazla tepki gösteriyor ve bu mezarı yeni bir tümülüs olarak dikmeye çalışıyorlar. Yani kazılan tümülüsün esası o’dur. Ancak mezarda yatan sır ortaya çıkmıyor. Onu ben bilinçli olarak gizledim. Yani o sır orda duruyor, mezarın sırrı (gülüyor).

Bu yazı toplam 590 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar