1. YAZARLAR

  2. Sevgül Uludağ

  3. Kayıtsız “kayıplar”ın dramı… (12)
Direnç Berksel

Direnç Berksel

Yeni bir siyasal tahayyül için

A+A-

Kıbrıs’ın kuzeyinde şüphesiz korku ve endişelerin yoğun olduğu bir zamandan geçiyoruz. Bir yanda corona salgınıyla birlikte yeniden canlanan ve bizlere insanın virüslerden doğan kırılganlığını hatırlatan yaşamsal korku, diğer yanda ekonomik krizin ağır bedelleriyle boğuşmak veya büyük bir endişeyle yaşamı sürdürme hali. Tüm bunlar yetmezmiş gibi baskıların, tehditlerin kol gezdiği, teamüllerin unutulduğu bir seçimin ardından halen demokrasinin ve hukukun rafa kalkmış vaziyette kalmaya devam ettiği bir süreç yaşıyoruz.

Toplumun ruh hali böyleyken insan ister istemez yüzünü sorunlara çözüm bulmakla yükümlü olan yere, siyasete dönüyor. Benim için ise esas hayal kırıklığı tam da burada başlıyor. Ülkemizde yaşanan hem ekonomik krizin hem de sosyolojik patlamanın yeni alternatif siyasal düşünceleri doğurmasını beklerken merkez sağdan merkez sola doğru sirayet eden, siyasalın kurucu unsuru olan biz-onlar ayrımını siyasal kavramlar üzerinden değil, doğru-yanlış, iyi-kötü gibi etik-ahlaki terimler üzerinden ifade eden bir ‘merkezde konsensüs’ yanılsamasına uzun bir süredir kapılmış vaziyetteyiz. Siyasetimize ve ülkemize yeni parti(ler), “prensler” veya mevcut durumun parçası olan bürokratlardan “ben siyaset yapmam, işimi yaparım(!)” diyen teknokrat bakanlar kazandırmak dışında hiçbir yenilik getiremeyecek olan bir sözde alternatif pişirilip pişirilip önümüze sunuluyor. Ayrıca, sağ-popülizmin ülkemizdeki hızlı yükselişinin iki temel nedeninden birisinin, hatta ana nedeninin merkezde sıkışıp kalan sosyal demokrasi olduğunu da unutmamak gerekiyor.

Kendi kendime soruyorum uzun zamandır “peki ya ne yapmalı?” diye. Şu an ne bazılarının dillendirdiği gibi eskiye veya başka bir deyişle ‘özümüz’ diye nitelenen hale dönebiliriz, ne de bırakıp gidebiliriz. Şimdi akılları özgürleştirme zamanıdır... Kimilerimiz parti binasındaki günlük siyasetin bir an için dışına çıkarak başlayacak, kimilerimiz de içlerinde düşünceleriyle birlikte hapis kaldığı kitaplardan başlarını kaldırarak. Evet, özgürleşmeli bir an evvel, çünkü biz biliriz ki ancak aklı özgür olan bireyler yeni bir tahayyül için bir araya gelebilir ve “yeni” olanın sembollerle, yüzlerle değil sınırları aşan, tabulardan arınmış fikirlerle inşa edilebileceğini idrak edebilirler.

Kendimi de ait hissettiğim sol cenaha geldiğimiz zaman, solun orta sınıf hassasiyetleri ile yoğrulmuş bir kimlik hareketi olmadığını kavrayarak başlamalıyız evvela. Bizlerin, sağ zihniyete ve sağdan sola sirayet eden dürtülere hitap etme gailesiyle etno-kültürel ve dinsel temelli olan, ezelden ebede doğru giden millet tanımını alıp “Kıbrıslılık” sosuyla örten bir dili veya düşünceyi benimsemek gibi bir lüksümüz yoktur. Toplumu ve insanı dönüştürmeyi hedefleyen bir düşünce için zaten bunu yapmak dilin siyaset üzerindeki dönüştürücü etkisini görmezden gelmektir, hatta uzun vadede karşı olduğumuzla benzeşmektir. Şimdi Ülkenin çok kültürlü yapısını kabullenip, “biz”i çoğaltan ve genişleten bir dille “halk” inşa etmek vaktidir. İşte tam da bu noktada Hikmet Kıvılcımlı’nın “halka inmek kürsü sosyalizmi ile olmaz.” sözünü hatırlamalı. Anlatmak kadar anlamanın da önemli olduğunu, siyaseti yapanın aslında dönüşürken muhatabını dönüştürdüğünü bilmek gerekir.

Demokratik sol için işin stratejik boyutunda ise sınıf mücadelesinin önemini tekrardan kavramak gerekmektedir. Bununla birlikte zaman içerisinde sınıfların yaşadığı değişimi de iyi okumak gerekiyor. Geçmişin proletaryasının hiç olmadığı kadar parçalandığını hatta klasik işçi sınıfının dışında geçici çalışanlar, taşeron işçileri, özellikle ülkemizdeki özel sektör çalışanları ve tabii ki stajyerleri de kapsayan yeni bir sendikasız, güvencesiz ve geleceksiz sınıfının oluştuğunu görüyoruz. Prekarya adı verilen bu sınıf yeni sol politikanın işçi sınıfını da kapsayan sınıfsal dayanağı ve hegemonyayı oluşturacak itkisidir. Tabii ki yeni sol tahayyülün sadece sınıf mücadelesiyle sınırlı kalamayacağı aşikar. Baktığımızda özünde mevcut sisteme karşı olan ve sınıf mücadelesinin önemli bir parçası olması gereken birçok hareket geçmişin sınıf kavramının dışında kalmıştır. Bugün ise bütün demokratik mücadeleleri dikkate alarak kolektif hareketleri ve iradeyi birbirine bağlayan “biz”i oluşturmak gerekmektedir. Kadın hareketlerinden gençlik hareketlerine, ekolojik hareketlerden LGBTİ+ hareketlerine kadar uzanan ve bu gibi heterojen talepleri temsil eden hareketlerin özgünlüklerini koruyabilmeleri anlamında hem oluşturulacak “biz”in içerisinde kaybolmamalarını, hem de atomize olmuş ilk hallerinden farklı olarak diğer örgüt ve demokratik taleplerle dayanışarak sınıf mücadelesinin önemli bir parçası olmalarını önemsiyorum.

Özetle, yeni siyasi tahayyüller insanımızı birçok yönden özgürleştirmeyi hedef alan bir program ve eylemlilik esasına dayanmalıdır. Bunu başarmak adına, insan onurunun korunması ve bireyin güvence içerisinde temel ihtiyaçlarını karşılaması için sosyal adaletin, yaşadıkları ülkede kararlara etkin katılımlarını ve kendi kaderlerini belirleyebilmeleri için ise siyasal adaletin sağlanması hedefinde olunması elzemdir.

Bu yazı toplam 1295 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar