1. YAZARLAR

  2. Tayfun Çağra

  3. Paylaşamadılar gitti!
Çağıl Günalp

Çağıl Günalp

Tükettikçe; tükenirken…

A+A-

Globalleşme ile pompalanan ithal kültürel kodları, hızlı bir şekilde yaşam pratiğimize angaje etmekte yetkinleşmiş bir toplumuz. İçi boşaltılmış, derinliği alınmış, kolay tüketilen, anında hazmedilen ithal manevi değerlerle kolayca yoğrulmamız nedeniyle bize sunulan yaşamı sorgulamaya cesaret etmiyoruz. Yeni olanı, egzotik olanı, farklı olanı, hiçbir etik süzgeçten geçirmeden, gerek bizimle ilgili ne anlam ifade ettiğini,  gerekse toplumsal anlamını anlamadan, hissetmeden benimsiyoruz…

Evet, endüstrileşme sürecini yaşamış toplumlarının bugünkü ekonomisi, ihtiyaç değil tüketicinin talepleri üzerinden şekillenmiştir. Kapitalizmin de bir dayatması olarak, varoluşsal ihtiyaçları karşılamak yerine tüketicinin ihtiyaç fazlası taleplerini belirleyen, bu talepleri üreten ve tüketiciyi “tatmin” eden bir kültür söz konusu…
Bugünün tüketim kültürünün devamını ve bir sonraki nesillere aktarımını sağlayan ekonomi stratejileri, bugünkü kültürel değişimler, ritüeller üzerinde büyük bir etkiye sahiptir. Bu nedenledir ki; bize ihtiyaç fazlası tüketimi bir mutluluk aracı olarak sunan görsel ve yazılı medya aygıtları, evrensel reklam stratejileri, fetiş derecede önemlidir.
Bugünün tüketim kültürünün değerlerini ve stratejilerini inşa ettiği prensiplerin ne olduğu bu kadar açıkken, Kıbrıs’ın kuzeyi gibi, düşünsel anlamda, sanayi anlamında, toprakta, insan ilişkileri anlamında yeteri kadar üret(e)meyen bir toplumun, bu kadar tüketim kültürü içerisinde boğulması;  yıllardır bitmeyen ve bizim “çaresizlik” diye adlandırdığımız toplumsal travmanın en önemli sebeplerinden biridir.

Tüketim kültürü ve lüks fetişizmi, gayet açıktır ki insanı erdeme, derinliğe, empatiye kayıtsız bırakır. Kendini sahip olduğu madde üzerinden tanımlayan, karakterini ve değer yargılarını bu prensip üzerinden oluşturan ve mutluluğu bunun üzerinden tanımlayan insan ve toplumlar, genellikle olaylar karşısında öngörüden yoksun olurlar. Lüks fetişizmi, toplumları oluşturan bireyler arasındaki bağı koparır ve bireyselliği tetikler. Dayanışmayı yıkar…
Oysa mutluluğun aranması gereken yer erdemdir. Erdemli insan, güçlü, mutlu insandır. Fakat Ada’nın kuzeyinde, son model bir lüks araba sürüp, evindeki Uzakdoğulu yardımcıya 10 metrekare yaşam alanı sunan, haftada maksimum 20 saat çalışıp her şeyden şikayet etme hakkını kendinde bulan insanlarla yaşıyoruz... Nesnel zekâdan yoksun insanlarla… Hergün tüketmeye üşenmeyen fakat özel bir gözlem, adil bir yargılama ve doğru bir algıya sahip olmaya üşenen insanlara… Tüm bunların nitelikli bir sorgulamadan geçmediği, motivasyonların anlık olduğu bir coğrafyada yaşıyoruz evet… Çünkü özel ve güçlü olan maddi anlamda varlıklı olandır bu Ada’da ve çağda. Bilgelik, ahlak ve empatinin, diğer tüm erdemlerin tohumu olarak kabul görülmediği bir çağ…

Lüks, gösteriş ve biçimsellik ile domine edilen etik değerler ile insan önce kendine, sonra topluma, sonra da yaşama yabancılaşıyor. Onur ve erdem “zenginlik” karşısında, etik yetkinlik mesleki yetkinlik karşısında yenilgiye uğruyor. Ve bitmek bilmez tatminsizliğimize çare olarak yeni bir telefon, pahalı bir çanta ve büyük bir arabayı satın almayı görüyoruz.
İnsanların lüks ve ihtiyaç fazlası tüketimden aldığı haz ve tatmin tahayyülden ibarettir. Bir yanılsamadır… Bu haz, sadece daha tatminsiz bir yaşamın tetikleyicisi olmaktan öteye gidemez.
Hâlbuki yaşamda insanın yüzde 100 kontrol edebileceği tek şey bilincidir. Ve mutluluk dediğimiz duygu, insanların “us”unu, erdem ve bilgelikle harmanladığında ortaya çıkar. Yaşamın yıkıcı boyutları karşısında varlığımızı böyle sağaltabiliriz… Rafine bir tatmine böyle ulaşırız… Tahayyülden ibaret olmayan bir tatmine…

Bu yazı toplam 3826 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar