1. YAZARLAR

  2. Hakkı Yücel

  3. “Söyledim ve Ruhumu Kurtardım!”
Hakkı Yücel

Hakkı Yücel

yeniduzen.com'a özel

“Söyledim ve Ruhumu Kurtardım!”

A+A-

“Bir doğuş için hiçbir şey geri çekilme kadar  değerli değildir.” Herakleitos

Marks’ın cümlesiydi ve hikâyesi şuydu:  Alman Sosyal Demokrat Partisi’nin kuruluş aşamalarında (19.yüzyılın ikinci yarısından itibaren), O’nun da bu sürece dâhil olmasıyla, sosyalizm/Marksizm’le çok yakın ilişkisi olacaktır. Ancak aynı parti, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra (1959 Bad Bodesberg Kongresi’yle) devrimci hedeflerinden ve Marksizm’den uzaklaşacak, “İşçi Sınıfı Partisi” olmaktan vazgeçerek, kendini  “sol görüşlü halk partisi” olarak tanımlayacağı bir hüviyete bürünecektir. İşte Marks bu partinin kuruluş aşamasındaki tartışmalarda etkin figürlerden birisi olarak yer alırken, bu dinamik ve gerilimli süreçte en ciddi muhatabı olarak da Ferdinand Lasalle ismi öne çıkacaktır. Şöyle ki O (Marks) kurulacak partinin ‘İşçi Sınıfı Partisi’ olması görüşünü öne sürerken -ve de zaten kısa sürede evrensel mahiyet kazanacak bir teori olarak bunun arka planını da ısrarla dile getirirken- Lasalle bu konuda daha esnek bir tutum takınacak ve de Marks’ın teorik duruşuyla bütünleşen (siyasal) önermesi karşısında, işçi sınıfı ile ilişkisinde daha gevşek, daha pratik/pragmatik bir tavır sergileyecektir. Bu minval üzere bir süre devam ede gelecek olan tartışmaların ardından, 1875 tarihinde Gotha’da gerçekleşen kuruluş toplantısında oluşturulacak olan programda, temsilci çokluğuna sahip olmanın da avantajıyla Lasalle’ın fikirleri ağırlık kazanacak ve partinin bugünkü ‘sosyal demokrat’ kimliğine dönüşmesinde, ilk adım da böylece atılmış olacaktır. İşte bu sonucun ardındandır ki Marks, daha sonra -Engels’le birlikte- kitap olarak yayınlanacak olan (Gotha ve Erfurt Programlarının Eleştirisi- Marks&Engels. Sol Yayınları) ilk eleştiri notlarını programın kenarına düşecek ve son cümle olarak da “Söyledim ve ruhumu kurtardım” diye yazacaktır. Burada Marks’ın “söyledim” derken muhtemelen, Lasalle’ın teorik yetersizliğini ve bunun ‘işçi sınıfına/mücadelesine” vereceği zararları ortaya koymak; “ruhumu kurtardım” derken ise bir bakıma tarihe not düşerek, her şeye rağmen ‘teorik ve de devrimci tutarlığını’ sergilediğini göstermek ve dahası bu tutumu ‘devrimci’ bir miras olarak ardında bırakmak gibi bir amacı vardır. Nitekim bu miras, daha sonraları Sol içinde gözlemlenecek olan tartışmalarda -Sol içinde kıyasıya seyreden bu türden tartışmalar hep olacaktır- sıklıkla gündeme gelecek ve yeri geldikçe “Söyledim ve ruhumu kurtardım” cümlesi adeta bir aforizma olarak kullanılacaktır. İyi de, bu uzun, kimilerince belki gereksiz bir işgüzarlık olarak kabul edilebilecek girişi, üstelik ortalık yangın yerine dönmüşken, yapıyor olmamın anlamı ne?                                                                                                      

Tereddütsüz, ülkede ortalığın yangın yerine döndüğü gün gibi aşikâr. Son günlerde döviz kurundaki anormal seyir ve bunun karşısında Türk lirasının hızla değer kaybetmesi, üstüne siyasi iktidarın zavallılığı ve acizliği, zaten tökezlemekte olan ekonomiyi iyice çökertmiştir ve de anbean daha kötüye doğru değişkenlik gösteren gelişmelerin, gündemi bu noktada tek konu olarak düğümlediği apaçık ortadadır. Böyle olunca da bu saatten sonra mezkûr ekonomik felaketi ve bunun toplumsal yansımalarını es geçen tek bir sözcük sarf etmenin ve de buna dokunmayan herhangi bir icraatta bulunmanın hiçbir hükmü yoktur. Buradan bakınca içinden geçtiğimiz süreçte siyasal/toplumsal/entelektüel aklın ve de pratiğin meşguliyet ve somut çözümler üretme alanının burası olacağı/burası olması gerektiği de göz ardı edilemeyecek bir gerçekliktir. O nedenledir ki buna sırt çevirerek başka havalardan çalmak, canı yanmakta olan toplumda karşılık bulmayacağı gibi,  etik olarak da doğru değildir. Ancak, ilk bakışta paradoksal gibi görünse de, bu yazıya başlık olan ve kısa hikâyesi özetlenen “Söyledim ve ruhumu kurtardım” cümlesinin kullanılıyor olmasının sebebi işte tam da budur.

Şunun için:  Bu büyük çöküşün, nesnel koşullar gözlendiğinde -an itibarıyla bu koşullar içinde en belirgin olanı, geniş kesimleri kuşatan, bir yoksullaşma/yoksunlaşma halidir- muhatap kıldığı/ muhatap kılması gereken en temel siyasal/toplumsal aktör Sol olmak gerekmektedir. Öyledir çünkü Solun, gerek ideolojik müktesebatı (ilkeleri, değerleri, önermeleri) ve gerekse öncelikli hedef kitlesi/sosyal tabanı tam da bu nesnel koşulların açığa çıkardığı mağdurlardır ve böyle olduğu içindir ki, bu tablo onun, sürecin doğal ve de etkin aktörü olmasını zorunlu kılmaktadır. Bundan sonrası, nesnel koşulların imkân sağladığı bu ortamda, Solun kendine ait/kendi payına düşen, öznel koşulların      -yani kendi sorumluluğunun- ne oranda ve nasıl yerine getireceği ile ilgilidir. Hal böyle olunca koşulları doğru çözümlenmek ve çözümler önerebilmek bakımından pergelin hareketli ayağının geniş tutulması, bu bağlamda yaratıcı ve üretken bir anlayışın sergilenmesi kaçınılmazdır. Aşikâr olan, öncelikle, yaşanmakta olan sorunlar yumağını bir çırpıda çözebilecek mucizevi çözümlerin olmadığının, bir başka ifadeyle zamanı sıfırlayacak ve her şeye sil baştan başlayacak radikal kopuşların mümkün olamayacağının; çözüm üretebilecek yeni başlangıç hal(ler)inin, cesareti, fedakârlığı, feragati ve de asıl zihniyet değişimini gereksindiği bilincine varmak ve bu bilinçle harekete geçmektir. Buradan başlayarak Solun, gerek ideolojik ufkunu, gerek ulaşacağı sosyal/ sınıfsal tabanı ve gerekse de yaşanan sürecin etkin/yaratıcı/üretken aktörü olmasını sağlayacak dinamik potansiyelini daraltacak yaklaşımları geride bırakması kaçınılmazdır. Aslında Sol adına evrensel ölçekte de geçerli olan bu durum, hareket alanının genişlemesi, makro meselelerden mikro meselelere hayatın farklı alanlarında geniş kesimlerle buluşabilmesini ve etkin olunabilmesini sağlamak adına büyük önem arz ettiği gibi, yine Solun talep ve kabul edilen seçenek olabilmesi bakımından da ayrıca dikkate alınması gereken bir husus olarak öne çıkmaktadır. Son kertede kendisiyle yüzleşmesi/hesaplaşması da demek olan bu durumun onun adına sancılı geçeceği ise aşikârdır. Nitekim öyle de olmaktadır, Solun kendi içinde yeni tartışmaları -her zaman olduğu gibi yine çoğunlukla kıyıcı olan tartışmaları- da tetikleyecek olan bu türden gelişmeleri, dünya ölçeğinde olduğu gibi bizde de gözlemlemek mümkündür ve bu daha da devam edecek gibi görünmektedir.

Burada çubuğun ucunu kendimize çevirecek olursak, tam bir çöküş halinin yaşandığı bu dönemde, Solun bu tartışmaları bir olgunlaşma ve gelişme mi yoksa tükenme süreci mi olarak yaşayacağını önümüzdeki günler gösterecektir. Ancak oraya gelene kadar şunu da dikkate almak gerekir ki, tam da bugünlerde, Marks’ın neredeyse bir buçuk asır önce, henüz Marksizm’in emekleme çağında ve o dönemin özgün koşullarında, ‘teori ve pratik’ olarak var olmak ve mevcudiyetini -yaygınlaşarak- sürdürmek adına, yeri geldiğinde “söyledim ve ruhumu kurtardım”  diyerek gösterdiği ısrarlı direnci; bugünün dünyasında ve koşullarında, o koşullara etkin ve kuşatıcı bir aktör olarak müdahil olmak yerine, tutarlılık adına kendi içine kapanarak tekrar etmek, beyhude bir teselli ve zamanını şaşırmış (anakronik) bir anlayış ve yaklaşım sergilemiş olmaktan öteye geçemeyecektir.   

Aşikâr olan şudur ki Sağın hamaset üretmesi ne kadar içi boş laf ebeliğiyse, Solun hamaset üretmesi de o kadar içi boş laf ebeliğinden ibarettir.

Bu yazı toplam 693 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar