1. YAZARLAR

  2. Asım Akansoy

  3. Siyasette söylem, hegemonya  ve gelecek tahayyülü üzerine
Asım Akansoy

Asım Akansoy

SİYASET MEYDANI

Siyasette söylem, hegemonya  ve gelecek tahayyülü üzerine

A+A-

Kıbrıslı Türk siyasetinin bugün yaşadığı sorunlardan biri, politikaların yetersizliğinden önce, siyasetin kendisini anlatma biçiminin daralmasıdır. Aynı kavramları, aynı karşıtlıkları, aynı siyasal cümleleri tekrar ederek farklı bir toplumsal sonuç beklemek giderek daha zor hale geliyor.

Belki de sorun, ne söylediğimizden önce, söylediklerimizi hangi siyasal anlam dünyası içerisinde kurduğumuzdur.

Ernesto Laclau ve Chantal Mouffe'nun siyaset teorisi burada önemli bir düşünme imkanı sunuyor. Onların yaklaşımında siyaset, yalnızca farklı çıkarların temsil edilmesi değildir. Aynı zamanda toplumsal taleplerin birbirine eklemlenmesi, ortak anlamlar etrafında bir siyasal “biz”in kurulması ve toplumun nasıl bölüneceğine ilişkin hegemonya mücadelesidir.

Başka bir ifadeyle, siyasal mücadele yalnızca iktidarı kazanma mücadelesi değildir; gerçekliğin nasıl adlandırılacağına ilişkin mücadeledir.

Kıbrıs Türk siyasetinin uzun yıllardır sıkıştığı “federasyon mu, iki devlet mi?” tartışması tam da bu açıdan yeniden ele alınabilir. Çünkü bu ikilik, görünürde iki farklı çözüm modeli arasındaki bir tercihi anlatırken, gerçekte çok daha geniş bir anlam mücadelesini içeriyor. “Federasyon”, bir anayasal model olarak anlatıldığında belirli bir kesimin çözüm tercihi olarak kalıyor. “İki devlet” ise “egemenlik” ve “güvenlik” gibi kavramlarla birleştiğinde kendisini daha farklı bir siyasal anlam zincirinin parçası haline getirebiliyor.

Buradaki mesele federasyonun savunulup savunulmaması değildir. Mesele, federasyonun hangi toplumsal taleplerle eklemlendirildiğidir.

Laclau'nun kavramsallaştırmasıyla söylemsel mücadelede bazı gösterenler, birbirinden farklı talepleri ortak bir anlam etrafında birleştirme kapasitesi kazanabilir. “Demokrasi”, “özgürlük”, “egemenlik”, “güvenlik”, “adalet” ve “değişim” gibi kavramların siyasal gücü, yalnızca sözlük anlamlarından değil, hangi taleplerle ilişkilendirildiklerinden doğar.

O halde “federasyon”u yalnızca bir müzakere modeli olmaktan çıkarıp bir gelecek projesinin göstereni haline getirmek gerekir.

Bu gelecek projesinin içerisinde barış vardır. Güvenlik vardır. Siyasi eşitlik vardır. Hareket özgürlüğü vardır. Uluslararası alana katılım vardır. Ekonomik fırsatlar vardır. Gençlerin geleceği vardır. Mülkiyet sorunlarının çözümü ve normalleşme vardır.

Böyle kurulduğunda federasyon, tek başına bir talep olmaktan çıkar; farklı toplumsal talepleri birbirine bağlayan bir eşdeğerlik zincirinin parçası haline gelir.Asıl ihtiyaç duyduğumuz şey de budur. Çünkü siyaset, farklılıkları yok ederek değil, farklı talepler arasında siyasal bir bağ kurarak güçlenir. Tam bu noktada “kendi kendini yönetme” kavramı önemli bir anahtar haline geliyor.

Kıbrıslı Türk toplumunun siyasal geleceğini yalnızca Kıbrıs sorununun çözümüne bağlamak, toplumu kendi geleceğinin edilgen bekleyicisi konumuna itebilir. Oysa kendi kendini yönetme; kendi kurumlarını güçlendirmek, kendi kaynaklarını etkin kullanmak, ekonomik politikalar üzerinde daha fazla söz sahibi olmak ve geleceği hakkında daha fazla karar verebilmek anlamına gelir. Bu yaklaşım aynı zamanda “egemenlik” kavramının yeniden ele alınmasını gerektiriyor.

Egemenliği yalnızca uluslararası tanınmış bir devletin sahip olduğu hukuki statüye indirgemek, kavramı siyasal rakibin kullanımına bırakmak anlamına gelebilir. Oysa egemenlik, daha temel bir toplumsal arzuyu da ifade eder: Kendi geleceğine karar verebilme arzusu.

Bu talebi reddetmek yerine yeniden eklemlemek gerekir.

Soruyu “Egemen bir devlet olacak mıyız?” biçiminden çıkarıp “Kıbrıslı Türklerin kendi geleceği üzerindeki siyasal gücünü nasıl artıracağız?” biçimine taşıdığımızda, egemenlik tartışması devlet merkezli olmaktan çıkar ve demokratik özneleşme meselesine dönüşür.

Güvenlik açısından da aynı sorunla karşı karşıyayız. “Çözüm mü, güvenlik mi?” sorusu iki ihtiyacı birbirinin karşısına koyuyor. Oysa güvenlik talebini tanımadan çözüm siyaseti kurmak mümkün olmadığı gibi, çözümü güvenliğin karşıtı olarak görmek de sürdürülebilir değildir. Daha doğru soru şudur:

Kalıcı güvenliği nasıl sağlayacağız?

Güvenlik, siyasi eşitlik, etkin katılım, karşılıklı güvenceler, uluslararası hukuk ve güçlü kurumlarla birlikte düşünülebilir. Böylece güvenlik çözümün karşıtı değil, gerekçelerinden biri haline gelir.

Burada Mouffe'un agonistik demokrasi yaklaşımı ayrıca önem kazanıyor. Demokratik siyaset, farklılıkları ortadan kaldırmayı değil, farklılıkların demokratik mücadele içerisinde var olabilmesini gerektirir. Bu nedenle güvenlik kaygısı taşıyan yurttaşa “yanlış düşünüyorsun”, egemenlik isteyen yurttaşa “böyle bir şey yok” demek siyasal alanı genişletmez. Tam tersine, siyasal öznenin kendisini kurabileceği alanı daraltır. Oysa “Güvenlik kaygını anlıyoruz; kalıcı güvenliği nasıl birlikte kuracağımızı tartışalım” demek, başka bir siyasal ilişki kurar.

Aynı şekilde “Kendi geleceğimize kendimizin karar verebilmesini biz de istiyoruz; bunun en güçlü biçimini tartışalım” demek, egemenlik talebini reddetmeden onu başka bir siyasal gelecek projesine eklemlemeye çalışmaktır.

Mesele rakibi susturmak değil, rakibin temsil ettiği toplumsal talebi başka bir hegemonik proje içerisinde yeniden anlamlandırabilmektir.

Bunun için yeni bir “biz”e ihtiyaç var. Bu “biz” yalnızca federal çözüm isteyenlerden oluşamaz. Daha demokratik bir toplum isteyenleri, kendi geleceği üzerinde daha fazla söz sahibi olmak isteyenleri, ekonomik olarak daha özgür olmak isteyenleri, gençlerine gelecek sunmak isteyenleri, güvenli bir yaşam isteyenleri, siyasi eşitliği savunanları, barış isteyenleri ve dünyayla daha güçlü bağlar kurmak isteyenleri bir araya getirebilmelidir.

İşte hegemonya tam da burada başlar: Farklı taleplerin farklılıklarını koruyarak ortak bir siyasal anlam içerisinde buluşabilmesinde. Dolayısıyla Kıbrıslı Türk siyasetinin ihtiyacı, yalnızca yeni sloganlar değildir. Yeni bir anlamlandırma düzenine ihtiyacı vardır. Sadece “Federasyon istiyoruz” demek yerine daha büyük bir cümle kurmalıyız: “Kendi geleceğimize kendimizin karar verdiği, demokratik, eşit, güvenli ve dünyayla bütünleşmiş bir toplum istiyoruz.” Federal çözüm, bu geleceğin siyasal zemini olarak bunun içerisinde yerini bulur. Bu yaklaşım, Kıbrıslı Türk kimliğini de ortadan kaldırmaz. Kıbrıslı Türk olmak ile Kıbrıslı olmak birbirinin alternatifi değildir. Ortak gelecek fikri, kimliklerin inkarı değil, farklı kimliklerin birlikte yaşayabileceği siyasal alanın kurulmasıdır. Sonuçta mesele, geçmişin kavramlarını terk etmek değildir. Mesele onların taşıdığı toplumsal talepleri yeni bir siyasal bütünlük içerisinde yeniden kurabilmektir.

Çözüm yalnızca müzakere değildir. Demokrasi yalnızca seçim değildir. Egemenlik yalnızca devlet değildir. Güvenlik yalnızca ayrılık değildir. Kıbrıslılık kimliklerin inkarı değildir. Değişim yalnızca hükümet değişikliği değildir. Bütün bunlar aynı büyük sorunun farklı yüzleridir:

Kıbrıslı Türkler kendi geleceklerini nasıl daha fazla kendileri belirleyebilir?

Belki de yeni siyasal dil, tam olarak bu sorunun etrafında kurulmalıdır. Çünkü siyasette hegemonya yalnızca neye karşı olduğunuzu söyleyebilmekle kurulmaz. Asıl mesele, farklı insanların kendisini içinde görebileceği inandırıcı bir gelecek tahayyülü yaratabilmektir.

Bugün ihtiyaç duyduğumuz şey de yalnızca yeni bir söylem değil; o söylemin taşıyacağı yeni bir siyasal özne ve yeni bir gelecek fikridir.

Bu yazı toplam 206 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar