
“Savaştan kaçanları korumak, insanlığın ortak sorumluluğu”
Sudanlı Rami ve Filistinli Maljd; savaşın, bürokratik engellerin ve belirsizliğin ortasında, Kıbrıs’ın kuzeyinde yeni bir hayat kurma mücadelesini YENİDÜZEN’e anlattı...
Berivan BABAHAN
Savaşlar, zorunlu göçler ve insan hakları ihlalleri dünyanın farklı bölgelerinde milyonlarca insanı evlerinden uzaklaştırırken, Dünya Mülteciler Günü’nde hem uluslararası hukukun temel ilkeleri hem de Kıbrıs’ın kuzeyinde yaşamlarını sürdürmeye çalışan mülteciler YENİDÜZEN’e konuştu.
Sudanlı Rami ve Filistinli Majd; savaşın, bürokratik engellerin ve belirsizliğin ortasında yeni bir hayat kurma mücadelesini YENİDÜZEN’e anlattı.
Bir yanda savaş nedeniyle ülkesine dönemeyen, mülteci statüsü sayesinde eğitimine ve gönüllü çalışmalarına devam etmeye çalışan gençler; diğer yanda mültecilerin yalnızca yardıma muhtaç insanlar olmadığını, fırsat verildiğinde yaşadıkları topluma katkı sunabilecek bireyler olduğunu hatırlatan çağrılar yer aldı.
Ortak mesaj ise aynıydı: Mültecilik bir tercih değil, çoğu zaman insanların hayatta kalabilmek için başvurduğu zorunlu bir yol ve herkesin güvenlik, yaşam ve insan haklarına erişim hakkı bulunuyor.
Öte yandan YENİDÜZEN’e konuşan Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği Kıbrıs Ofisi Mülteci Müdür Yardımcısı Faika Deniz Paşa, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından kabul edilen 1951 Mülteci Sözleşmesi’nin 75’inci yılı olduğuna dikkat çekerek, Sözleşme’nin temel amacının insanların hayatlarının veya özgürlüklerinin tehlikede olduğu yerlere geri gönderilmesini önlemek olduğunu vurguladı. Paşa, savaş ve zulümden kaçan insanların düzensiz giriş yaptıkları gerekçesiyle cezalandırılmaması gerektiğini belirterek, bu standartların ikinci dünya savaşının küllerinden doğduğunuhatırlattı.
Mülteciliğin yalnızca bir kişinin ülkesine dönmesi halinde hayatının veya özgürlüğünün risk altında olması anlamına geldiğini ifade eden Paşa, mültecilere ilişkin önyargılara dikkat çekti. Kıbrıs’ın da zorunlu göç deneyimi bulunan bir geçmişe sahip olduğunu hatırlatan Paşa, mültecilerin yalnızca desteğe ihtiyaç duyan kişiler olmadığını, fırsat verildiğinde yaşadıkları topluma önemli katkılar sunabilecek bilgi, beceri ve deneyime sahip insanlar olduğunu söyledi.
Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR) Kıbrıs Ofisi Koruma Müdür Yardımcısı Faika Deniz Paşa:
“İnsanlar öldürülecekleri, hapsedilecekleri, işkenceye maruz kalacakları yerlere yollanmasın”
Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR) Kıbrıs Ofisi Koruma Müdür Yardımcısı Faika Deniz Paşa, Dünya Mülteciler Günü dolayısıyla yaptığı açıklamada, günün çatışma ve zulüm nedeniyle ülkelerini terk etmek zorunda kalan mültecilerin gücünü ve cesaretini onurlandırmak amacıyla kutlandığını söyledi.
“Mültecilerin haklarına, ihtiyaçlarına ve hayallerine dikkat çekmeyi amaçlıyoruz. Aynı zamanda mültecilerle dayanışmayı güçlendirmeyi hedefliyoruz” diyen Paşa, bu yıl Dünya Mülteciler Günü’nün aynı zamanda 1951 Mülteci Sözleşmesi’nin 75’inci yılına denk geldiğine işaret etti.
Paşa, 1951 Mülteci Sözleşmesi’nin İkinci Dünya Savaşı’nın küllerinden doğan bir vaat olduğunu belirterek, Sözleşme’nin savaş ve zulüm nedeniyle kaçmak zorunda kalan insanların korumasız bırakılmaması anlayışıyla oluşturulduğunu söyledi. Sözleşme’nin, mülteci kavramının uluslararası alanda kabul gören tanımını ve mültecilerin sahip olduğu hakları belirleyen temel hukuki metin olduğunu ifade eden Paşa, aradan geçen 75 yıla rağmen bu vaadin her zamankinden daha büyük önem taşıdığının altını çizdi.
Sözleşme’nin en önemli ilkelerinden birinin, insanların hayatlarının ve özgürlüklerinin ciddi tehlike altında olacağı yerlere geri gönderilmesinin yasaklanması olduğunu ifade eden Paşa, “Bu kural aynı zamanda uluslararası teamülhukukun da bir parçasıdır. Herhangi bir ülkenin veya otoritenin, kendi yasalarında yer alsın ya da almasın ihlal etmemesi gereken temel bir ilkedir” dedi.
İkinci Dünya Savaşı öncesinde ve sırasında farklı topluluklardan insanların etnik kökenleri, dinleri, siyasi görüşleri, veya cinsel yönelimleri nedeniyle hedef alındığını hatırlatan Paşa, birçok kişinin hayatını kurtarmak için başka ülkelere sığınmaya çalıştığını söyledi.
Ancak o dönemde bugünkü anlamda kapsamlı ve bağlayıcı bir uluslararası mülteci koruma rejiminin bulunmadığını belirten Paşa, bazı insanların vize, kota ya da giriş kurallarını gerekçe gösterilerek güvenli ülkelere kabul edilmediğini kaydetti.
“Bazıları Avrupa’ya dönmek zorunda kaldı; daha sonra toplama kamplarında ya da diğer zulüm biçimleri sonucunda hayatını kaybetti” diyen Paşa, İkinci Dünya Savaşı sonrasında uluslararası toplumun bir araya gelerek “Bir daha asla” anlayışıyla hareket ettiğini ifade etti.
Mülteci Sözleşmesi’nin yalnızca hukuki bir belge olmadığını vurgulayan Paşa, Sözleşme’nin hayat kurtaran bir araç olduğunu söyledi. Paşa, Sözleşme’yi “ortak insanlığın kalp atışı ve dayanışmanın somut bir ifadesi” olarak nitelendirerek, en karanlık dönemlerde dahi insanların birbirini korumayı seçebileceğini gösterdiğini belirtti.
Paşa, Mülteci Sözleşmesi’nin günümüz koşullarında da büyük önem taşıdığını ifade ederek, “Mülteci Sözleşmesi tam da böyle zamanlar için yapılmıştır. Öngörülemez bir dünyada ortak güvenlik ağımızdır” dedi.
Savaşlar ve zulüm dolayısıyla zorla yerinden edilmenin devam ettiği bir dönemde savaşa ve zülme geri gönderilmemenin bir lütuf değil, hak olduğunu vurguladı.
“Savaş ve zulümden kaçan insanlar cezalandırılmasın”
Paşa, 1951 Mülteci Sözleşmesi’nin yalnızca geri göndermeme ilkesini değil, hayatı veya özgürlüğü tehdit altında olduğu için kaçan mültecilerin, belirli koşullar altındadüzensiz giriş veya bulunmaları nedeniyle cezalandırılmaması ilkesini de içerdiğini anlattı.
“İnsanlar savaştan, zulümden veya ciddi insan hakları ihlallerinden kaçarken her zaman pasaport çıkaramayabilir, elçilik bulup vize alamayabilir. Bazen çatışmalaro kadar ağırdır ki devlet kurumları işlevsiz hale gelir, bazen de insanlar kaçış sırasında bütün belgelerini kaybedebilir” diyen Paşa, bu nedenle Sözleşme’de mültecilerin düzensiz giriş veya bulunuşları nedeniyle cezalandırılmamasına ilişkin güvencenin yer aldığını söyledi.
Bugün de dünyanın farklı bölgelerinde ağır savaşlar, zulüm ve ciddi insan hakları ihlalleri yaşandığına dikkat çeken Paşa, Sözleşme’nin kabulünün 75’inci yılı vesilesiyle bu standartların neden oluşturulduğunun yeniden hatırlanması gerektiğini belirtti.
Paşa, Mülteci Sözleşmesi’ndeki geri gönderilmeme ve cezalandırmama ilkelerinin yalnızca geçmişte yaşanan acılara verilen bir yanıt değil, bugünün krizleri ve geleceğin belirsizlikleri karşısında da ortak bir güvence sunduğunu, günümüzün zorluklarına somut yanıtlar sunduğunu vurguladı.
“Bir insanın doğup büyüdüğü toprakları geride bırakması kolay değil”
Bu yıl UNHCR’ın Dünya Mülteciler Günü kampanyasının küresel ölçekte “Herkes güvende olana kadar” sloganıyla yürütüldüğünü ifade eden Paşa, 1951 Mülteci Sözleşmesi’nin bugün de mülteci hukukunun temel yapı taşı olmaya devam ettiğini söyledi.
“1951 Mülteci Sözleşmesi’nin, Türkiye ve Avrupa Birliği ülkeleri dahil olmak üzere birçok ülkede mülteci koruma rejimlerinin temel referanslarından biri olduğunu” belirtenPaşa, Sözleşme’deki standartların hem bölgesel hem de ulusal düzenlemelerdekarşılık bulduğunu kaydetti.
UNHCR’ın Kıbrıs’taki varlığının yerinden edilmiş Kıbrıslıların insani ihtiyaçlarına yanıt olarak başladığını hatırlatan Paşa, aradan geçen onlarca yılın ardından bu deneyimin Mülteci Sözleşmesi’ne anlam ve geçerlilik kazandırmaya devam ettiğini söyledi. Paşa, bunun, kaçmak zorunda kalan kişileri koruma sorumluluğunun bugün de her zamanki kadar hayati olduğunu güçlü biçimde hatırlattığını belirtti.Kendi geçmişimize baktığımızda insanların neden evlerini terk etmek zorunda kalabileceğini nenelerimizin ve dedelerimizin hikâyelerinden biliyoruz” dedi. Bu ortak tarihin, Mülteci Sözleşmesi’nin ruhunu canlı tuttuğunu; merhamet, koruma ve umudun nesiller boyunca sürmesi gerektiğini hatırlattığını ifade etti.
Bir insanın doğup büyüdüğü toprakları geride bırakmasının kolay olmadığını belirten Paşa, sığınma arayışının çoğu zaman son çare olduğunu ve bunun ciddi bir cesaret ve dayanıklılık gerektirdiğini söyledi.
“Herbirimiz güvende olana kadar hiçbirimiz tam anlamıyla güvende değiliz”
İnsan haklarının birbirleriyle bağlantılı olduğunu vurgulayan Paşa, “Herbirimiz güvende olana kadar” mesajının da bu anlayıştan doğduğunu söyledi.
“Aslında hepimizin güvende olmadığı bir noktada hiçbirimiz tam anlamıyla güvende değiliz. Herhangi bir alandaki hak ihlaline göz yumulması, diğer alanlardaki ihlallerin de önünü açabilir” diyen Paşa, insan haklarının bütüncül bir yapı oluşturduğunu kaydetti.
İnsanların yalnızca insan oldukları için hak sahibi olduklarını belirten Paşa, geri göndermeme ilkesinin yaşam hakkı ve işkence ya da kötü muamele yasağıyladoğrudan bağlantılı olduğunu söyledi.
“Bu nedenle, insanların yaşamlarının veya temel özgürlüklerinin tehdit altında olacağı, işkenceye ya da kötü muameleye maruz kalabilecekleri yerlere geri gönderilmemesi ilkesi, temel insan haklarıyla yakından bağlantılıdır. İnsan hakları mahkemeleri de bu ilkeyi bu çerçevede yorumlamaktadır. Herkesin hakları için çaba göstermek, aynı zamanda kendimiz için de yaptığımız bir şeydir” dedi ve “Bu nedenle herkes güvende olana kadar duramayız” diye ekledi.
“Mülteci demek sadece hayatının risk altında olması demektir”
Paşa, mülteci kavramına ilişkin yanlış algılara da dikkat çekti.
“Mülteci kelimesi bize bir insanın eğitim seviyesi, siyasi görüşü ya da cinsiyeti hakkında hiçbir şey söylemez” diyen Paşa, mülteci olmanın yalnızca kişinin ülkesine dönmesi halinde çatışma, şiddet veya zulüm nedeniyle hayatının veya özgürlüklerinin risk altında olduğu anlamına geldiğini ifade etti.
“Herkes mülteci olabilir. Bir mülteciyi tanımlayan tek bir yüz, geçmiş ya da hikaye yoktur.” dedi. Mültecilik deneyimlerinin farklı koşullar altında şekillendiğini ifade eden Paşa, zorunlu yerinden edilmenin herkesin başına gelebileceğini vurguladı.
“İmkân tanınırsa yerel topluma katkı sunabilecek çok fazla insan var”
Paşa, mültecilerin çoğu zaman zorunlu göç nedeniyle sosyal dayanışma ağlarını kaybettiklerini ve ilk dönemlerde desteğe ihtiyaç duyabileceklerini belirtti.
Ancak mültecilerin aynı zamanda bilgi, beceri ve dayanıklılığa sahip insanlar olduğunu vurgulayan Paşa, fırsat verildiğinde yaşadıkları topluma önemli katkılar sunabileceklerini söyledi.
Paşa, mülteci olmanın bir kişinin yaşam yolculuğunun yalnızca bir parçası olduğunu, kişinin tüm kimliğini tanımlamadığını vurguladı. Mültecilerin becerileri, yetenekleri, hayalleri ve hedefleri olan bireyler olduğunu belirten Paşa, fırsat verildiğinde mültecilerin kendilerini kabul eden toplumlara anlamlı katkılar sunduğunu söyledi. “Şu an adanın kuzeyinde bulunan mülteciler arasında makinistler, akademisyenler, hemşireler, aşçılar, diş hekimleri, eczacılar,ressamlar, yazılımcılar ve mühendisler var” diyen Paşa, bu insanların fırsat bulduklarında gönüllülük faaliyetleri yürüttüklerini ve dayanışmaya katkı sunduklarını kaydetti.
Paşa, “İmkân tanındığında, yerel toplumdan alan değil, tam aksine, yerel topluma katkı sunabilecek çok fazla insan var” ifadelerini kullandı.
RAMİ:
“Herkesin bu gezegende yaşamaya hakkı var”
Ülkesindeki savaş nedeniyle Sudan’a dönemeyen ve Kıbrıs’ın kuzeyinde mülteci statüsüyle yaşamını sürdüren Rami, yaşadıklarını ve mültecilerin karşılaştığı sorunları anlattı.
Sudanlı olduğunu belirten Rami, henüz bir yaşındayken ailesinin Suudi Arabistan’a taşındığını ve orada büyüdüğünü söyledi. Eğitim amacıyla Kıbrıs’a geldiğini ifade eden Rami, mezuniyetinin ardından ikamet izni konusunda sorun yaşadığını anlattı.
“Ben Kıbrıs’ta eğitim görürken Sudan’da savaş çıktı. Bu nedenle ülkeme dönemiyorum. Suudi Arabistan’ın kuralları gereği de belli bir yaşın üzerindeki erkekler ailelerinin çalışma izni üzerinden ikamet edemiyor. Bu yüzden ailemin yanına da dönemiyorum” diyen Rami, geriye kalan tek seçeneğin Kıbrıs’ın kuzeyinde kalmak olduğunu söyledi.
Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’ne başvurarak mülteci statüsü aldığını belirten Rami, uzun vadede burada kalmayı planlamadığını, eğitimine devam etmek ve yüksek lisans yapmak istediğini ifade etti.
“İnsanların hayatına dokunabildiğimi gördüm”
İnşaat mühendisliği mezunu olduğunu söyleyen Rami, insan hakları ve hukuk alanlarından gelmediğini ancak adalet ve insan hakları konularına her zaman ilgi duyduğunu belirtti.
Mülteci hakları alanında gönüllü çalışmaya başladığını anlatan Rami, özellikle Sudanlı mültecilerle yapılan görüşmelerde tercümane desteği verdiğini söyledi.
“Kendi ülkemden insanların yaşadıklarını ve kaçış hikâyelerini dinlemek zor olsa da küçük de olsa katkı sunabilmek benim için değerli” diyen Rami, insani alanda çalıştıkça insanların hayatlarına doğrudan dokunabilmenin önemini gördüğünü kaydetti.
“Yerel yetkililer burada mültecilerin yaşadığını görmeli”
Mültecilerin yaşadığı sorunların çözümü için daha fazla çalışma yapılması gerektiğini ifade eden Rami, sivil toplumun, hukukçuların ve çeşitli kurumların çaba gösterdiğini ancak bunun yeterli olmadığını söyledi.
Özellikle Kıbrıs’ın kuzeyinde uluslararası hukukun uygulanabilirliği ve insan haklarına saygı konusunda çeşitli sorunlar yaşandığını belirten Rami, yerel yetkililerin öncelikle burada mültecilerin yaşadığını kabul etmesi gerektiğini dile getirdi.
“Mültecilerin karşılaştığı bireysel sorunlarda zaman zaman çözümler üretilebiliyor ancak aynı sorun başka bir mültecinin başına geldiğinde süreç yeniden başlıyor” diyen Rami, sürdürülebilir çözümün hak sahipleri, sivil toplum ve yetkililerin birlikte çalışmasıyla mümkün olacağını söyledi.
“Mültecilerin ihtiyaçları diğer insanlardan farklı değil”
Mültecilerin temel ihtiyaçlarının diğer insanlardan farklı olmadığını vurgulayan Rami, yemek, barınma, gelir ve eğitim gibi ihtiyaçların herkes için geçerli olduğunu belirtti.
Üniversite eğitimlerine devam eden mültecilerin de çeşitli zorluklarla karşılaştığını ifade eden Rami, bazı durumlarda kişisel çabalarla sorunların aşılabildiğini ancak sistematik çözümlere ihtiyaç duyulduğunu söyledi.
“Mülteci olan ve ülkesine dönemeyen öğrenciler için bakanlık düzeyinde kalıcı çözümler üretilmeli. Üniversite öğrencisi olan mülteciler için ayrı kayıt sistemleri ve onların karşılaştığı sorunlara yönelik prosedürler oluşturulmalı” dedi.
“Bugünün vatandaşı yarının mültecisi olabilir”
Dünya Mülteciler Günü dolayısıyla mesaj da veren Rami, mülteci statüsünün kendisine insan hakları alanında çalışma ve başkalarının sorunlarını görünür kılma fırsatı verdiğini söyledi.
“Mülteci statüm olmasaydı burada bulunamayacak, gönüllü çalışmalar yapamayacak ve diğer insanların sorunları hakkında konuşamayacaktım; belki de daha önce hiç yaşamadığım bir yerde, bir savaşa gönderilmiş olacaktım” diyen Rami, mültecilere yönelik farkındalığın artırılması gerektiğini ifade etti.
“Mülteci ile sıradan bir vatandaş arasında temel bir fark olduğunu düşünmüyorum. Bu herkesin başına gelebilir. Bugünün mültecisi yarının bağımsız bireyi olabilir, bugünün sıradan vatandaşı da yarının mültecisi olabilir” diyen Rami, sözlerini şöyle tamamladı:
“Farkındalığın artırılması gerekiyor. Çünkü herkesin bu gezegende yaşamaya hakkı var.”
MAJD:
“Ya ceza ödeyecektim ya da sınır dışı edilme riski yaşayacaktım”
Kıbrıs’ın kuzeyine Filistin’den eğitim amacıyla gelen ve daha sonra mülteci statüsüne başvurmak zorunda kalan Majd, yaşadığı bürokratik sorunları ve mültecilere yönelik bakış açısının değişmesi gerektiğini anlattı.
Gazze’de doğup büyüdüğünü ve Uluslararası Hukuk bölümünden mezun olduğunu belirten Majd, internet üzerinden çalışmasına rağmen mezuniyetinin ardından ülkesine dönemediği için, koşullarına uygun bir oturma izni kategorisi bulunmadığını fark etti.
“Benim durumumdaki bir insanın başvurabileceği bir ikamet izni türü yoktu” diyen Majd, karşısına çıkan seçeneklerin ya yüksek para cezaları ödemek, ya sınır dışı edilme riskiyle karşı karşıya kalmak ya da mülteci statüsüne başvurmak olduğunu ifade etti.
İkamet izninin sona ermesinin ardından günlük 2 bin 779 TL para cezası ile karşı karşıya kaldığını anlatan Majd, bu miktarın ödenebilir bir rakam olmadığını söyledi.
“Ya bu cezayı ödeyecektim ya da herhangi bir noktada bulunup sınır dışı edilme riski yaşayacaktım” diyen Majd, zorunlu göç etmek durumunda kalan insanların bu tür uygulamalar nedeniyle ayrıca mağdur edildiğini anlattı.
Kendi hesabına çalışan olarak kayıt yaptırıp ikamet izni almayı da değerlendirdiğini belirten Majd, vatandaş olmayan kişilerin kendi hesabına çalışma izni alamaması nedeniyle bunun da mümkün olmadığını söyledi.
Şu anda Kanada merkezli insani yardım alanında faaliyet gösteren bir kuruluş için çevrim içi çalıştığını ifade eden Majd, buna rağmen yasal statü elde edemediğini ve sonunda mülteci statüsüne başvurmak zorunda kaldığını kaydetti.
“Filistin’e neden dönemiyorsun diye sordular”
Yaşadığı bürokratik süreçleri anlatan Majd, mezun olduktan sonra ikamet iznini uzatmak için Muhaceret Dairesi’ne başvurduğunu söyledi.
“Pasaportumu verip neden ikamet iznimi uzatmak istediğimi anlatmaya çalıştım. Filistin’e dönemeyeceğimi söylediğimde bana ‘Filistin’e niçin dönemiyorsun?’ diye soruldu” diyen Majd, bu yaklaşımın yaşadığı sorunları daha da görünür hale getirdiğini ifade etti.
Bürokrasinin yorucu ve ayrımcı olduğunu belirten Maljd, farklı devlet kurumlarının ise çoğu zaman çelişkili yanıtlar verdiğini söyledi..
“Yerel otoriteler birbirleriyle konuşmuyor. Daireden daireye, hatta çalışandan çalışana verilen cevaplar değişebiliyor” dedi.
Maljd’a göre benzer sorunlar yalnızca kamu kurumlarıyla sınırlı değil; bankalar gibi özel sektör kuruluşlarında da kendini gösteriyor. Mültecilerin banka hesabı açmasının çoğu zaman mümkün olmadığını, bazı durumlarda ise hesap açmak için makul olmayan miktarlarda mevduat talep edildiğini belirten Maljd, bazı bankalarda bu tutarın 3 bin dolara kadar çıktığını söyledi.
Bu durumun hem mültecilere ilişkin düzenleme eksikliğinden hem de özel sektör ile kamu kurumları arasındaki farkındalık ve koordinasyon eksikliğinden kaynaklandığını ifade eden Maljd, kendisinin öğrenci olduğu dönemde, mülteci belgesi almadan önce banka hesabı açabildiği için şanslı olduğunu belirtti. Ancak aynı durumun bir arkadaşı için geçerli olmadığını söyledi.
“Arkadaşımla birlikte beşten fazla bankaya gittik. Ya bu belgenin ne olduğunu bilmiyorlardı ya da doğrudan mültecileri kabul etmediklerini söylediler” diyen Maljd, sonunda hesap açmayı kabul eden bir banka bulduklarında ise arkadaşından 3 bin dolar talep edildiğini anlattı.
Maljd, bu talebin arkadaşını çok zor bir durumda bıraktığını belirterek, “Çalışabilmesi için banka hesabına ihtiyacı vardı; banka ise bu miktarı yatırmasını istiyordu. Sonuçta ikisine de erişemedi” dedi.
Mültecilerin günlük yaşamda karşılaştıkları bu engellerin onları ikinci sınıf sakinler gibi hissettirdiğini söyleyen Maljd, bu nedenle başlangıçta UNHCR’ye başvurup mülteci belgesi almak konusunda tereddüt ettiğini ifade etti. “Çünkü burada mülteci statüsü çoğu zaman tanınmama anlamına geliyor” dedi.
Maljd’a göre çözüm, mültecilerle ilgili daha açık düzenlemeler yapılmasından, özel sektör ile kamu kurumları arasında daha güçlü bir iş birliği kurulmasından ve “mülteci” kelimesi etrafında oluşan kalıp yargıların değiştirilmesinden geçiyor..
“Mülteciler kimseden empati beklemiyor; eşit ve adil muamele talep ediyor. Diğer ikamet sahipleriyle eşit şekilde muamele görmek bir ayrıcalık değil, uluslararası düzeyde tanınmış bir haktır” dedi.
“Mültecilere dair kalıplaşmış algılardan kurtulmalıyız”
Mültecilerin yaşadığı sorunlara yönelik daha esnek ve kapsayıcı politikalar geliştirilmesi gerektiğini ifade eden Majd, herkes için geçerli tek bir sistem kurulamayacağını söyledi.
“İnsanların ihtiyaçları farklıdır ve tek bir sistem herkesin ihtiyacına cevap veremez” diyen Majd, mültecilerin yaşadığı sorunların daha sürdürülebilir çözümlerle ele alınması gerektiğini kaydetti.
Mülteciler hakkında toplumda yaygın olan önyargılara da dikkat çeken Majd, insanların zihninde belirli bir mülteci profili oluşturulduğunu söyledi.
Mültecilerin de toplumun diğer bireyleri gibi farklı ekonomik, sosyal ve siyasi görüşlere sahip insanlar olduğunu belirten Maljd, sözlerini şöyle tamamladı:
“Nasıl yerel toplum içerisinde zengin, fakir, liberal ya da farklı görüşlerden insanlar varsa, mülteciler için de durum aynıdır. Benim vermek istediğim mesaj çok net; mülteciler insandır.”

























