Hakkı Yücel

Hakkı Yücel

“Madam Bovary Kim?”

A+A-

“Madam Bovary” Fransız yazar Gustave Flaubert’in ‘taşra sıkıntısı’ yaşayan genç bir ev kadının trajik hikâyesini anlattığı, dünya edebiyatına mal olmuş ünlü romanıdır. Bir doktorla mutsuz bir evlilik yapan Emma Bovary, taşranın sıkıcı bir tekrardan ibaret ruhsuz hayatı ile okuduğu romanlardan tanıdığı büyük aşklar ve serüvenlerle yüklü düşsel hayatları arasında sıkışan; daha açık bir ifadeyle ‘kendisi’ olmanın yetersizliğiyle olmak istediği ve idealize ettiği ‘öteki’ne duyduğu özlem arasında bunalan genç bir kadındır.  İşte o genç kadın günün birinde romanlardan tanıdığı o düşsel hayatların ve yasak aşkların peşine düşer. Ne var ki orada hiçbir şey umduğu gibi olmaz, aradığını bir türlü bulamaz ve yaşadığı her yasak aşkta biraz daha hayal kırıklığına uğrar. Sonradan dâhil olduğu, şimdi ise içinden çıkmak istediği bu hayattan bir türlü kurtulamaz; umutsuzca çırpınır durur, gücü giderek tükenir ve nihayet canına kıyarak hayatına son verir.

Flaubert’in ‘Madam Bovary’ romanı 1 Ekim 1857 tarihinde Revue de Paris gazetesinde tefrika edilmeye başlandığı günden itibaren büyük gürültü koparır ve daha o ayın sonunda  “kamu ahlâkını ve dini duyguları incittiği” gerekçesiyle hakkında dava açılır. Bu sakıncalı(!) roman aynı anda edebiyat çevrelerinde ve kamuoyunda da büyük tartışmalar başlatırken, bir yandan da Flaubert edebiyat dünyası tarafından ‘gerçekçiliğin’ babası olarak kabul edilir. Bu kadar da değildir, Emma Bovary karakteri etrafında kurguladığı romanında sergilediği ustalık daha sonraları “bir kurmaca yapıttaki tikel varoluşunun sınırlarından taşarak yıllar içinde adına ‘Bovarizm’ denilen bir zihniyetin, bir davranış kalıbının açık bir simgesi olur ve kahramanı da (Emma Bovary) modern edebiyatın en tanınan prototiplerinden biri haline” gelir. Bütün bu gelişmeler yaşanırken tartışmaların temelinde ise hep şu soru yer alacaktır: “Madam Bovary kim?” Nitekim dava görülürken mahkemede bu soru Flaubert’e de ısrarla sorulacak ve üstat, bir buçuk asırdır tartışılan o ünlü yanıtını (kimi araştırmacılar böyle bir yanıtın olmadığını ileri sürseler de) verecektir:  “Madam Bovary benim!” Ancak bu yanıt merakları gidermeyecek ve yazar Fransa’nın dört bir tarafından çoğu öfkeli ama hep aynı soruya muhatap olacağı mektuplar alamaya devam edecektir. Bugün, kimileyin hâlâ gündeme gelen aynı soru ekseninde tartışmaların sürdürülüyor olması ise akla ister istemez bir başka soruyu getirmektedir:

“Acaba bu merak niye?”

Öncelikle şunu söylemek yanlış olmasa gerek, Flaubert “Madam Bovary benim” derken muhtemelen kendine ait bir gerçekliği ifade etmektedir. O da şudur: Yazarın kendisi de tıpkı romanının kahramanı Emma Bovary gibi bir taşra kasabasında -Rouen’de- ömür geçirmekte, giderek sıkıcı bir rutine dönüşen dar hayatı içinde bunalmakta ve bir an önce buralardan çekip gitmek istemektedir. Yazar olmayı kafasına koyan ve bu hayalle yatıp kalkan Flaubert için tek çıkar yol, adeta bir işkence olarak yaşadığı dış dünyaya ait bu katı ve sıkıcı gerçekliği, kendi iç dünyasının sınır tanımayan, hayallerle beslenip büyüyen sesiyle buluşturmak ve oradan yeni bir hayat yaratmaktır. Bu nedenledir ki kendini boğan Rouen’i bir süreliğine terk edecek,  İstanbul’u da içine alan uzun bir Doğu yolculuğuna çıkacak, orada yaşadıklarını, gözlemlerini ve biriktirdiklerini beraberinde getirerek,  beş yıla yakın sadece ‘Madam Bovary’i yazacaktır. Ve yazarken de kendini, bu taşra kasabasında ağır bir yük halinde taşıdığı ve altında ezildiği kimliğini Emma Bovary’e aktararak, bir bakıma onun üzerinden ve onun isyanında ete kemiğe bürünmüş yepyeni ve bir o kadar da gerçek bir varlık olarak yaşayacaktır. Buradan bakıldığı zaman Flaubert, evet, Emma Bovary’nin kendisidir. Şu farkla ki, hayallerinin peşinden giden Emma sonunda hüsrana uğrayıp intihara sürüklenirken, hayallerinin peşinden giden Flaubert adını dünya edebiyat tarihine kazıyacak ve ölümsüzlük tahtına oturacaktır.

O zaman soru şu: Sonuçları itibarıyla bu dramatik farkı yaratan ne?

Çevirmen-yazar Serdar Rifat, “Kitapların Şenlik Ateşi” adlı deneme kitabında (Yazar bu eseriyle ‘Memet Fuat Deneme Ödülü’nün de sahibi olacaktır) yer alan “Öteki olma arzusu: Ya da Madam Bovary” başlıklı denemesinde, Flaubert’in yazarlığını değerlendirmek yanında ”Madam Bovary kim?” sorusunun yanıtını da arar. S.Rifat’a göre “Madam Bovary ‘öteki olma arzusu’nun, öteki olabilmek için kurulan düşlerin ta kendisidir. Bir türlü kendisi olamadığı için özendiği başka hayatları yaşamak isteyen, bu uğurda sürekli düşler kuran, ancak düşlerini hiçbir şekilde gerçekleştirememekle kalmayıp bu düşlerin bedelini çok ağır bir şekilde, yaşamıyla ödemek zorunda kalan taşralı bir kadındır.”  Ancak bir başka şeye daha vurgu yapar S.Rifat. Emma’nın bu “öteki olma arzusu” kendi kişiliğine ait, yani “doğal ve kendiliğinden bir arzu” değildir, “tam tersine, başkalarına, öteki’ye imrenilerek oluşturulmuş, yapay ve ikincil bir arzudur.” Bir başka ifadeyle “benliğin derinliklerinden kaynaklanan bir tutkunun eseri değil, daha çok haset etmenin eseridir; bir ‘taklit’ arzu”dur. Arzu’nun mutlak değil görece olduğunu gösteren bu durum aynı zamanda yaşanan hayal kırıklıklarının da nedenidir. Çünkü arzu’nun mutlak olmaması arzunun nesnelerinin çoğalmasına, sürekli değişkenlik göstermesine yol açmakta ve Emma Bovary’de olduğu gibi onu sadece bunaltıcı yaşamdan kurtarmanın, bir başkası yapmanın aracı haline dönüşmektedir. Genç kadının sürekli bir maceradan diğerine savrulması, asla aradığı ‘öteki’ni bulamaması, ‘öteki’ olamayarak hayal kırıklıklar yaşaması da en çok bu yüzdendir.

Serdar Rifat’ın da Madam Bovary romanından hareketle altını çizdiği bu önemli tespitleri, insanın/bireyin varoluşsal serüveni bağlamında, kendisi ol(ama)mak’la öteki (başkası) ol(ama)mak arasındaki gerilimli ilişkinin tezahürü olarak okumak da mümkün. Şudur: Eksiklik ve yetersizlik hissinin belirlediği bu gerilimli ilişkinin niteliği itibarıyla iki farklı biçimi vardır: Bunlardan birincisi, ilişkiyi belirleyenin, kişinin kendisine ait ‘içsel/sahici’ unsurlar değil, öteki’nde gördüğü ‘dışsal/yapay’, bir o kadar abartılmış, ancak sahici olmadıkları için kolay tükenen arzulardan ibaret unsurlar olduklarıdır.  Bu gerilimli ilişkinin ikincisi ise, kişinin hissettiği yetersizlik veya eksikliklerin karşılığını bir başkası olarak ‘öteki’nde (dışsal/yapay) değil, bir başkası olarak ‘kendinde’ (içsel/sahici) bulması ve çözümü de ötekinde değil kendinde gerçekleştirmesidir. Fark bu olunca, sonuçlar da bu farklar doğrultusunda olacaktır.  Şöyle ki, birinci tür ilişkide kişi olmak istediği öteki asla olamayacağı için (Emma Bovary örneğinde olduğu gibi) dağılacak ya da yok olup gidecektir. İkinci tür ilişki biçiminde ise kişi bir başkası olarak ‘öteki’ olmak yerine kendinde kendini dönüştürme ve kendini aşma çabası içine gireceğinden, kendinde gizli olan o başkasını (başkalarını) keşfetmek suretiyle bir başka kendi -ama kendisi olarak bir başka kendi- olarak varoluşsal bir sıçrama kaydedecektir.  (Burada örnek olarak yazar olma hayliyle yanıp tutuşan Flaubert ile kendini bir yazar olarak gerçekleştiren Flaubert’i örnek olarak gösterebiliriz.) 

Niye mi yazıyorum bunları?

Coronavirüs bizleri evlere hapsedeli beri, hanidir hiç olmadığı kadar kendimizle baş başa kalma fırsatı yakaladık. Maruz kalınan darbenin büyüklüğü ve dehşeti ise, bu baş başa kalma halinin,  gerek birey olarak insanın kendisiyle gerekse dış dünya ile ilişkilerini ve algı biçimlerini sorgulanmasına, gözden geçirmesine vesile oldu. Buradan çıkan sonucu, dillere pelesenk olmuş o çok yaygın biçimiyle ifade edecek olursak “artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” cümlesiyle özetlemek mümkün. Şimdilerde yavaş yavaş dışarıya açılmaya, kaldığımız yerden devam etmeye başlıyoruz. Bu da birey olarak kendimizle ilişkimizin büyük oranda içsel olandan dışsal olana doğru evrilecek olması demektir. Hemen söyleyelim, bunun böyle olmasında bir tuhaflık yok;  ancak sorun şu ki hayatın her alanına yönelik olarak “artık eskisi gibi olmayacak” denilen ve gerçekten de olmaması gereken bu yeni dönemde, söz konusu ilişkinin niteliğinin ne olacağıdır. Bir başka ifadeyle, eskisi gibi sistemin parlatarak tahrik ettiği aruzların peşinde sürüklenerek kendimizden uzaklaşmaya, kendimize ait olmayan bir hayatın nesnesi olmaya devam mı edeceğimiz, yoksa kendimizi kendimizde aşıp dönüştürerek yaşadığımız hayatın öznesi mi olacağımızdır. Kierkegaard  “Başkası olma arzusu ümitsizliğin dibidir” der. (Sartre’nin “Cehennem başkasıdır!” sözünü de, sözün ne’liğini ve bağlamını aforizmanın şehvetine kapılmadan düşünmek üzere, bir kenara not edelim)  Madam Bovary bunun roman sanatında gerçeklik kazanan ve oradan hayata taşan en tipik örneğidir.

Bireyin başkası, önce kendisidir, kendinde keşfedilmeyi bekleyen ve keşfedildikçe kendini aşmasına, dönüştürmesine neden olan, dinamik varoluşsal bir serüven olarak yaşayacağı, kendi içsel/sahici zenginliğidir. Zor ama bireyin kendisi olmasının, değer ve anlam yüklü serüvendir bu. Corona zamanlarında, bir buçuk asır sonra “Madam Bovary kim?” sorusunun hatırlatması gereken de herhalde bu olmalıdır

 

        

   

 

   

 

        

Bu yazı toplam 3434 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar