1. YAZARLAR

  2. Niyazi Kızılyürek

  3. Kolonyalizm-Artığı İngiliz Üsleri Gayrimeşrudur!
Niyazi Kızılyürek

Niyazi Kızılyürek

Kolonyalizm-Artığı İngiliz Üsleri Gayrimeşrudur!

A+A-

ABD ve İsrail’in uluslararası hukuk kurallarını hiçe sayarak İran’a karşı başlattıkları haksız savaş bütün bölgenin ateşe atılmasına neden oldu. Bölgede ABD çıkarlarına dönük füze ve drone saldırılarında bulunan İran, Kıbrıs’taki İngiliz üslerini de hedef aldı ve böylece, sömürgecilik-artığı üsler bir kez daha gündeme geldi.

Maalesef, Kıbrıslılar uzun yıllardan beri İngiliz üslerinin varlığını tartışmaya açmaktan kaçına gelmişlerdir. Emperyalizme karşı sert eleştiriler yöneltmekle tanınan AKEL eski Genel Sekreteri ve eski cumhurbaşkanı Dimitris Hristofyas bile bu konuyu “grandchildren of our grandchildren”, yani torunlarımızın torunlarının ele alacağını söylemişti.  

Oysa, bu üslerin Kıbrıs’taki varlığı meşru değildir.

Aşağıda, bu konuya daha yakından bakalım...

Birleşik Krallık, Zürih Anlaşmasını imzalayan Türkiye ile Yunanistan’a ve bu ülkelerle birlikte Londra Anlaşmasını imzalayan Kıbrıslı Rumlarla Kıbrıslı Türklere Kıbrıs’ın egemenliğini Kıbrıs Cumhuriyeti’ne ancak üs şartının kabul edilmesiyle devredeceğini söyledi ve imzacı tarafları adada egemen İngiliz üslerini kabul etmeye zorladı. Taraflar da bu dayatmayı kabul etti, daha doğrusu kabul etmek zorunda kaldı.

Aslında, Zürih Anlaşması imzalanmadan önce, Türkiye, Yunanistan ve Başpiskopos Makarios adada egemen İngiliz üslerinin varlığını kabul edeceklerini taahhüt emişlerdi ve Zürih Anlaşmasından bir gün sonra, 12 Şubat 1959 tarihinde, Londra’da İngiliz dışişleri bakanı ile bir araya gelen Türkiye ve Yunanistan dışişleri bakanları üs konusunu da konuşmuşlardı.

İngiliz bakan, üslerinin ne kadar bir alanı kapsayacağı konusunda henüz bir karara varmadıklarını söylediğinde, Yunanistan dışişleri bakanı Averof, kendileri açısından üslerin kapsayacağı alanın bir sorun teşkil etmediğini söyledi. Averof, İngiltere’nin fazla üs istememesini, örneğin 20 üs talebiyle gelmemesini belirterek, 12 üsse kadar bir sayının makul sayılacağını ileri sürdü.

Türk dışişleri bakanı  Zorlu da aynı görüşteydi.

Averof ve Zorlu, ayrıca, üslerin garanti alınacağı konusunda İngilizlere güvence verdiler ve Kıbrıslıların üsler konusunda fikir değiştirmesini engellemeyi taahhüt ettiler.

Büyük Britanya, Zürih Anlaşmasının imzalanmasından sonra (11 Şubat1959) ve Londra Anlaşmasının imzalanmasından önce (19 Şubat), 17 Şubat 1959 tarihinde Zürih Anlaşmasını şartlı olarak kabul edeceğini açıkladı ve bu şartların başında, adada egemen İngiliz üslerinin kabul edilmesi geldiğini vurguluyordu. 

Türkiye ve Yunanistan dışişleri bakanları Londra Anlaşmasının imzalandığı gün olan 19 Şubatta ayrı ayrı yayınladıkları bildirilerle Britanya’nın Zürih’te yapılan anlaşmalara katılımını ve adada bağımsız üslere sahip olmasını kabul ettiklerini açıkladılar.

Benzer biçimde, Dr. Küçük ile Başpiskopos Makarios da 19 Şubatta yayınladıkları bildirilerle bütün anlaşma metinlerini “Kıbrıs Sorununun nihai çözümü için üzerinde anlaşmaya varılmış esaslar” olarak kabul ettiklerini beyan ederek İngiliz üslerini kabul ettiklerini açıkladılar.

Makarios Dr. Küçük Dayanışması

Üslerin kapsayacağı alan ve diğer konular Karma Londra Komitesi’nde görüşülüyordu. Komitede İngiltere, Yunanistan ve Türkiye temsilcilerinin yanı sıra, Kıbrıslı Türkleri temsilen Osman Örek, Kıbrıslı Rumları temsilen de Zenon Rossidis yer alıyordu.

İlk toplantı 23 Mart 1959 tarihinde Calton House Terrace’ta (Londra) yapıldı. Daha sonra toplantılar York Terrace’ta sürdürüldü. Üslerle ilgili başlıca sorunlar, üslerin kapsayacağı alan, üslerin konumu ve İngilizlerin üsleri terk etmesi halinde üslerin geleceği başlıklarında yoğunlaşıyordu.

Yunanistan, dışişleri bakanı Averof, üslerin kapsama alanının Büyük Britanya’yı ilgilendiren bir konu olduğunu söylüyordu ve konu hakkında görüş bildirmekten imtina ediyordu. Türk dışişleri bakanı Zorlu da aynı görüşteydi.

İngiliz Savunma Bakanlığı 7 Mart 1960 tarihli bir bilgi notunda, Egemen Üs Bölgelerinin (EÜB) mevcut askeri tesisleri kapsayacak genişlikte olması, olağanüstü durumlarda ihtiyaç duyulması halinde tesislerin genişletilmesi, yeterli su kaynaklarına sahip olması ve gelecekte yeni askeri tesisler kurulmasına olanak tanınması gerektiğini ileri sürüyordu. 170 mil karelik bir alandan söz ediliyordu ve üs bölgelerinin denize yakın olmasını isteniyordu. Üs bölgelerinde yaşayacak Kıbrıslıların sayısının 16 bin olacağı öngörülüyordu.

Kıbrıs Rum tarafının temsilcisi Zenon Rossdis ve Makarios bu önerilere sert biçimde karşı çıktılar. Makarios, EÜB’nin kapsayacağı alanın 36 mil kare ile sınırlı olmasını ve bu bölgeler içinde hiçbir Kıbrıs köyünün yer almamasını talep ediyordu. İngilizler bu öneriyi tatminkar bulmuyordu.

 Görüşmeler çetin pazarlıklara sahne oluyordu. Başpiskopos Makarios, üslerin kapsayacağı alanının sınırlı olmasını talep ediyor, ayrıca, İngilizlerin üsleri terk etmesi durumunda üsleri Kıbrıs Cumhuriyeti’ne devretmesi şartını ileri sürüyordu.

Bu görüşmeler esnasında Makarios’un en büyük destekçi Dr. Küçük oldu.

Uzun ve çetin bir müzakere sürecinden sonra Dr. Küçük ile Makarios 9 Nisan 1960 tarihinde ortak bir öneride bulundular. Öneride 95 mil karelik üs bölgeleri öngörüyordu. Sonunda, 25 Nisan 1960 tarihinde bütün taraflar 99 mil kare üstünde anlaştılar. Geriye diğer konular kaldı. İngilizler ayrılırsa üslerin geleceği,  üs bölgelerinde uygulanacak idari modaliteler ve İngilizlerin kendilerine tanınacak kolaylıklar karşısında Kıbrıs Cumhuriyeti’ne ödeyecekleri miktar vs.

1 ve 2 Temmuzda üsler konusu nihai karara bağlandı. Egemen Üsler Bölgesi 99 mil karelik bir alana yayılacaktı, belirlenen alanlarda üslerin faaliyeti için İngilizlere kolaylıklar sağlanacaktı, bu kolaylıklar karşılığında İngilizler 1965’e kadar 12 Milyon Sterlin ödeyeceklerdi, (Kıbrıslı Türklere evkaf mallarını ifşa etmek ve eğitimde kullanmak için 1.5 Milyon Sterlin ödendi) İngilizler bir gün üslerinden ayrılmak isterlerse, üsler sadece Kıbrıs Cumhuriyeti’ne devredebilecekti.

Bu sonucun alınmasında Makarios ile Dr. Küçük arasında ortaya konan işbirliği son derece önemli bir rol oynadı. Makarios’un Atina’yı, Dr. Küçük’ün de bazı hallerde Türkiye’nin uyarılarını dikkate almamaları ve Kıbrıslıların ortak çıkarları doğrultusunda birlikte hareket etmeleri  tarihi öneme haiz bir gelişmeydi.

Maalesef, bu işbirliği ruhu Kıbrıs Cumhuriyeti bağımsızlığına kavuştuktan sonra sürdürülemedi ve iki toplum da büyük zarar gördü. 

Kıbrıs’ta Uti Possidetis İlkesi Çiğnendi ve Üsler Dayatıldı

De-kolonizasyon sürecinde sömürge halkları bağımsızlığa kavuşurken ülke sınırlarının belirlenmesinde uti possidetis ilkesi önemli bir rol oynadı. Roma hukukunda yer alan uti possidetis ilkesi, mülkiyetin bölünmesini ve el değiştirmesini engelleyen bir ilkeydi. Daha sonra uluslararası hukuka aktarılan bu ilke, sömürgelerin bağımsızlık sürecine de uyarlandı. Örneğin, 1810 yılında Latin Amerika devletleri İspanya’nın egemenliğinden kurtulduklarında, ülkelerin sınırlarının değiştirilmesi bu ilke temelinde engellendi.

“As you Possess”, yani, “sahip olduğun gibi” anlamına gelen uti possidetis, bir savaşta yenilen tarafın, başka bir anlaşma yapılmadığı takdirde, elinde bulundurduğu toprakları elinde tutmaya devam etmesi esasına dayanıyordu; yani “senin olan senindir” ilkesi geçerliydi.

Böylece, halklar bağımsızlıklarını kazandıklarında devletlerinin sınırları belirlendi ve toprak bütünlükleri güvence altına alındı.

Bağımsız devletlerin belirlenmiş sınırlara sahip topraklara sahip olmaları devletlerin yaşamı ve istikrarı açısından son derece önemlidir. Bu açıdan bakıldığında, self-determinasyon (kendi kaderini tayin hakkı), aynı zamanda belirli bir toprak parçası üzerinde egemenlik hakkının tanınması anlamına geliyordu ve de-kolonizayonun ayrılmaz bir parçasıydı.

Modern dönemde ilk kez Latin Amerika ülkelerinin bağımsızlık sürecinde uygulanan uti possidetis ilkesi, uzun bir sessizlik döneminin ardından Afrika ülkelerinin bağımsızlaşma sürecinde yeniden gündeme geldi. Afrika ülkelerini sömürgeleştiren büyük güçler, kolonilerin sınırlarını demografik yapıyı dikkate almadan geometrik çizgilerle belirlemişlerdi ve bu durum bağımsızlık sürecinde ciddi sorunlara yol açıyordu. Sınırların belirlenmesi anlaşmazlık ve gerilim konusu olmuştu.

Bu nedenle, Afrika Birliği Örgütü 1964 tarihli 16/1 sayılı kararıyla uti possidetis ilkesinin uygulanmasını ve sınırların olduğu gibi kalarak bağımsız ülkelerin ulusal sınırları olarak kabul edilmesi sağlandı.

Uti possidetis yalnızca sömürgelerde uygulanmadı. Yugoslavya’nın dağılması sürecinde ortaya çıkan bağımsız devletlerin sınırlarının belirlenmesinde de dikkate alınan bir prensip oldu.

Uti possidetis ilkesi Kıbrıs açısından büyük önem taşımaktadır. Bu ilkeye göre, Kıbrıs koloni olmaktan kurtulup bağımsız bir devlete kavuşurken toprak bütünlüğünü koruma hakkına sahipti. Ancak, Birleşik Krallık  “Kıbrıs’ı bir üs” olarak kullanmaktan vaz geçip “Kıbrıs’ta bir üs” politikasına yöneldiğinde, adanın toprak bütünlüğüne saygı göstermeyerek iki bölgeyi “egemen üs” ilan etti ve yukarıda da gördüğümüz gibi, bunu ilgili taraflara dayattı.

Bu durum, uti possidetis ilkesinin açık bir ihlalidir.

Mauritius Örneği

Benzer bir durum, Mauritius’a ait olan Chagos (Çagos) Adaları’nda da yaşandı. Sömürgeci Britanya, Mauritius’un 1969 yılında bağımsızlığına kavuşmasından önce, 1965 yılında Chagos Adaları’nı üs haline getirdi ve burada yaşayan yerli halkı zorla uzaklaştırdı. Uluslararası Adalet Divanı 2019 yılında bu uygulamayı uti possidetis ilkesini açıkça ihlal ettiği gerekçesiyle hukuka aykırı ilan etti. 2021 yılında Uluslararası Deniz Hukuku Mahkemesi, Mauritius’un adalar üzerindeki egemenliğini teyit etti. Birleşmiş Milletler de Mauritius lehine karar verdi.

Birleşik Krallığı’n söz konusu üsleri, Kıbrıs’ta olduğu gibi, anlaşma yoluyla elde etmiş olması meşru sayılmadı. Çünkü sömürgeci Britanya, hem Kıbrıs’ın, hem de Mauritius’un bağımsızlığını ancak kendisine bırakılacak üsler karşılığında kabul edeceğini açıkladı ve bu sömürgelerin bağımsızlıklarına kavuşmalarını şarta bağlayarak dayatmada bulundu.

Tarafların bu dayatmayı kabul ederek altına imza atmaları Britanya’nın bu ülkelerde üs sahibi olmasını meşru kılmaz. Çünkü, ortada sömürgeci bir dayatma, rızadan çok zorlama vardır.

Mauritius örneğini bunu bütün açıklığıyla gözler önüne sermiştir.

Kıbrıslılar da isterlerse  Maurtitiusluların yaptığını yapabilirler. Onların izinden giderek, üs dosyasını açabilirler ve adadaki İngiliz üslerinin Kıbrıs’a devredilmesini talep edebilir...

Bu yazı toplam 2295 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar