1. YAZARLAR

  2. Hamit Caner

  3. Kişiliksiz Kimliğin Kimyası
Hamit Caner

Hamit Caner

Kumda Bir Balık

Kişiliksiz Kimliğin Kimyası

A+A-

Kimi insanlar fikir değiştirmez; yalnızca çıkarın yönüne göre yeni bağlar kurar. Kimyadaki kararsız ara türler gibi, kendi başlarına duramadıkça başkalarının denkleminde geçici işaretlere dönüşürler.

Bazı insanların ne düşündüğünü anlamak zordur. Çünkü bugün söyledikleriyle dün söyledikleri arasında çoğu zaman tutarlı bir bağ bulamazsınız. Cümleleri değişir, sesleri değişir, bakışları değişir.

Ama nerede durduklarını anlamak sanıldığı kadar zor değildir. Kimin yanında durduklarına bakmak çoğu kez yeter.

Güç neredeyse oraya yakın dururlar. Kalabalık hangi yöne akıyorsa orada görünürler. Bir kapı kapanırsa, başka bir kapının önünde beklemeye başlarlar.

Dün karşı çıktıkları sofraya bugün en önce onlar oturur. Dün alkışladıklarını bugün unuturlar; dün yerden yere vurduklarını bugün “aslında o kadar da kötü değildi” diye anlatırlar.

Bütün bunlara da değişim, olgunluk, tecrübe ya da şartları doğru okuma derler.

Oysa bazen değişen fikir değil, yalnızca çıkarın yönüdür.

Kimyada da buna benzeyen yapılar vardır. Kendi başlarına uzun süre varlık gösteremezler. Bir bağdan koparlar ama yeni bir bağ kurmadan dengede kalamazlar. Eksiktirler, dışarıdan gelecek bir etkiye açıktırlar.

Daha dengeli bir yapıya geçmek isterler. Bu, onların doğasının sonucudur.

Bunun bilinen örneklerinden biri, tert-bütil klorürün su ortamında SN1 mekanizmasıyla tert-bütil alkole dönüşmesidir. İlk aşamada karbon-klor bağı kırılır. Klorür ayrılır ve geride elektron bakımından eksik bir tert-bütil karbokatyonu oluşur:

(CH₃)₃C-Cl → (CH₃)₃C⁺ + Cl⁻

Bu ara tür kendi başına kalamaz. Ortamdaki su molekülü devreye girer, karbokatyonla bağ kurar ve süreç sonunda tert-bütil alkol oluşur. Sulu ortamda genel gösterim şöyle özetlenebilir:

(CH₃)₃C-Cl + 2H₂O → (CH₃)₃C-OH + H₃O⁺ + Cl⁻

Kimyada bu olağandır. Madde eksikliğini tamamlar. Kararsız ara tür daha dengeli bir yapıya geçer.

Kimya ahlak dersi vermez; yalnızca maddenin davranışını açıklar.

Ama insan söz konusu olduğunda mesele değişir.

Çünkü her yön değişikliği fikir gelişimi değildir. Bazen karakter zaafıdır. Bazen hesapçılıktır. Bazen de bir toplumun sessizce çürüdüğünü gösteren küçük ama tanıdık bir işarettir.

Bunu en çok küçük toplumlarda görürüz.

Herkes kimin dün ne söylediğini bilir. Bugün kimin kapısında beklediğini de. Hangi cümlenin ne zaman terk edildiğini de.

Ama çoğu zaman kimse açık konuşmaz. Çünkü herkesin herkese işi düşebilir. Bir imza gerekebilir. Bir telefon beklenebilir. Bir terfi, bir ihale, bir atama, bir davet, hatta yalnızca bir selam bile insanın sesini değiştirebilir.

İşte mesele tam da burada başlar.

Bir kurum düşünün. Yıllarca haksızlıktan yakınan biri vardır. Dışlandığında özgürlükçüdür. Söz hakkı verilmediğinde demokrattır. Terfi alamadığında liyakat savunucusudur.

Koridorda adaletten söz eder. Toplantı çıkışında “bu düzen böyle gitmez” der. Bazen o kadar haklı görünür ki, ona inanmak istersiniz.

Sonra küçük bir makam gelir.

Belki bir kurul üyeliği. Belki bir imza yetkisi. Belki de yalnızca kapısı daha sık çalınan bir oda.

Aynı kişi değişir.

Dün eleştirdiği yöntemi bugün “kurumun işleyişi” diye savunur. Dün karşı çıktığı kayırmacılığı bugün kendi çevresi için makul görür. Dün rahatsız olduğu suskunluğu bugün “fazla konuşmamak lazım” diye açıklar.

Dün hak arayanlara omuz veren kişi, bugün hak arayanları huzursuzluk çıkarmakla suçlar.

O anda anlarsınız ki mesele adalet değilmiş. Mesele, adaletsizlikten pay alamamakmış.

Bazen mesele bununla da kalmaz. Üç kuruş para, küçük bir çıkar ya da geçici bir ayrıcalık uğruna her yolu deneyen bu kişiliksiz kimlikler, kendi lekelerini örtmek için başkalarına çamur atmaya başlar.

Kendi kirini temizleyemeyen, başkasının yüzünü kirletmeye çalışır. Çünkü bilir ki toplumun gözü asıl lekeye çevrilirse, kurduğu sahte saygınlık çökecektir.

Bu yüzden en çok ahlaktan onlar söz eder. En çok dürüstlük dersi verenler, çoğu zaman aynaya bakmaktan en fazla korkanlardır. Kendi geçmişlerinin ağırlığını taşıyamadıklarında, başkalarının itibarına saldırarak hafiflemeye çalışırlar.

İftira burada yalnızca saldırı değil, aynı zamanda saklanma biçimidir.

Bir insan kendini temize çıkaramıyorsa, bazen başkasını kirleterek ayakta kalmaya çalışır.

Bu yalnızca bireysel bir savruluş değildir. Aynı zamanda toplumsal bir aynadır. Çünkü kişiliksiz kimlik tek başına yaşamaz; etrafına da bir iklim yayar.

İnsanlar zamanla şunu öğrenir: Doğruyu söylemek değil, doğru zamanda susmak kazandırır. İlke sahibi olmak değil, uygun yere yakın durmak kapı açar. Hafıza değil, uyum ödüllendirilir.

Böylece toplumun dili bozulur.

Cesaretin adı geçimsizlik olur. Duruşun adı inat olur. İtiraz eden sorunlu, eğilen makul sayılır.

Kimse açıkça “çıkarım var” demez. Onun yerine daha zarif cümleler kurar:

“Şartlar değişti.”

“Dengeyi gözetmek gerekir.”

“Bu kadar sert olmamak lazım.”

“Zamanı değil.”

“İçeriden değiştirmek daha doğru.”

Elbette insan fikir değiştirebilir. Yanıldığını görebilir. Daha önce savunduğu bir düşünceyi terk edebilir. Hayatın doğal akışı içinde öğrenmek, değişmek ve yeniden düşünmek vardır. İnsanı insan yapan şeylerden biri de budur.

Ama burada sözünü ettiğimiz şey fikir değişimi değildir.

Burada sözünü ettiğimiz şey, ilkesizliğin kendine sürekli yeni bir gerekçe bulmasıdır.

Çünkü gerçek fikir değişiminde bir muhasebe vardır. İnsan neden değiştiğini açıklar. Eski düşüncesiyle hesaplaşır. Yeni duruşunun bedelini de taşımaya hazır olur.

Oysa kişiliksiz kimlikte muhasebe yoktur. Yalnızca yön değiştirme vardır. Dün söylediğini unutmuş gibi yapar. Bugün söylediğini yarın inkar etmeye hazırdır. Hafızayı yük, ilkeyi engel, sadakati saflık sayar.

Kişiliksiz kimliğin ilkesi yoktur, pozisyonu vardır. Duruşu yoktur, hesabı vardır. Kendi sesi yoktur; güçlü olanın cümlesine eklenir.

SN1 mekanizmasındaki karbokatyon gibi kendi başına duramaz. Bir bağdan kopar ama özgürleşmez; yalnızca yeni bir bağımlılık arar.

Kopuşu cesaret değildir. Uyum sağlaması bilgelik değildir. Çoğu zaman yalnızca çıkarın yeni adresini bulmuştur.

Bu yüzden böyle insanlar bir gün muhalif görünür, ertesi gün iktidarın dilini konuşur. Bir gün adalet ister, ertesi gün haksızlığın sofrasında yer arar. Bir gün yüksek sesle konuşur, ertesi gün en küçük bedel ihtimalinde ortadan kaybolur.

Toplumlar yalnız büyük kötülüklerle çürümez. Bazen küçük suskunluklarla çürür.

Bir haksızlığı görmezden gelmekle. Bir dostu yalnız bırakmakla. Bir imzadan kaçmakla. Bir koltuk uğruna dün söyleneni unutmakla. Bir çocuğun bile fark edeceği adaletsizliğe “aman şimdi sırası değil” demekle.

Çürüme çoğu zaman gürültüyle gelmez. Bazen nezaket cümlelerinin içinde gelir. Bazen toplantı tutanaklarında görünmez. Bazen herkesin bildiği ama kimsenin söylemediği bir gerçeğin etrafında sessizce büyür.

Sonunda ortaya bir karakter çıkmaz. Bir pozisyon çıkar. Bir insan değil, koşullara göre biçim alan geçici bir ara ürün belirir.

Ne başlangıç maddesi kadar belirgindir ne de son ürün kadar tutarlıdır.

Arada kalmıştır.

Başkasının düzeninde anlam arar. Başkasının gücünde varlık bulur. Başkasının sofrasında yer edinmeye çalışır. Kendi emeğiyle, kendi sözüyle ve kendi omurgasıyla ayakta duramadığı için sürekli yeni bir bağ arar.

Ama kurduğu her bağ onu tamamlamaz; çoğu zaman biraz daha eksiltir.

Kimyada kararsız ara ürün sonunda başka bir maddeye dönüşür. İnsan dünyasında ise kişiliksiz kimlik çoğu zaman dönüşmez; yalnızca maske değiştirir.

Bugün başka görünür, yarın başka konuşur. Ama özü değişmez.

Kendi değerleriyle var olamayan her kimlik, sonunda başkasının reaksiyonunda yalnızca ara ürün olarak kalır.

Ve belki de en ağır hüküm şudur:

Kendi omurgasını kuramayanlar, hayatın içinde yürüyen insanlar değildir. Onlar, başkalarının denkleminde yer değiştiren geçici işaretlerdir.

Bu yazı toplam 390 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar