Kıbrıs Türk Siyasal Yaşamında Bir Norm Olarak Yakınma Siyaseti

Kıbrıs Türk Siyasal Yaşamında Bir Norm Olarak Yakınma Siyaseti

Kıbrıs Türk Siyasal Yaşamında Bir Norm Olarak Yakınma Siyaseti

A+A-

 

Bülent Evre
bulentevre@yahoo.com

Kıbrıs Türk siyasetinin ve siyasetçisinin bahse konu olduğu çeşitli ortamda, genellikle dikkati çeken yaygın bir eğilim,  toplumdaki bütün olumsuzlukların sorumluluğunun bir çırpıda siyasetçilere fatura edilmesidir. Gerek siyasetten ve siyasetçiden soğuma anlamında sinik,  gerekse bütün siyasetçileri şeytanlaştırarak halkı melekleştiren popülist tutumlar olsun, yönetilen yurttaşları, şikâyetçi bir pozisyona taşımakta ve ahlaki sorumluluktan arındırmaktadır. İşin aslı Kıbrıslı Türk siyasetçiler, işgal ettikleri mevki ve sahip oldukları yetki ölçüsünde siyasal sistemin performansından öncelikle sorumlu olmakla birlikte, yurttaşların da bunda payı olduğunu ve yerine getirebilecekleri birtakım sorumlulukları olduğunu kabul etmek gerekir. Sözgelimi yurttaşlar, yakınmalarına rağmen, aynı partiye/aday(lar)a oy vererek, milletvekilinden ricacı olarak, düğün-dernek işleri ve benzeri panayır etkinliklerine davet ederek, aslında mevcut siyasal sistemin kendini yeniden üretmesine bir şekilde katkıda bulunmaktadırlar.

Karşılaştırmalı siyaset literatüründen de biliyoruz ki, hiçbir siyasetçi veya siyasal kurum bir boşluk içinde değil, fakat toplumsal bağlamda iş görmektedir. Buna göre siyasetçilerin eylemleri içinde yer aldıkları kurumlar tarafından sınırlandırılırken, siyasal kurumlar da toplumda tarihsel olarak paylaşılan ortak pratikler, gelenekler, alışkanlıklar ve normlar içinde çalışmaktadır. Bir siyasal sistemin işleyiş biçimini resmi/yasal kurumlar olduğu kadar, gayrı resmi pratikler ve normlar da etkilemektedir. Kıbrıs Türk siyasal sisteminin verimli çalışmasını engelleyen en önemli faktörlerin, yasal düzenlemelerin ötesinde bu tür gayrı resmi kurumların olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Yöneticilerin veya kuralları uygulayanların kurallara uymaması, meclisin yasa yap(a)maması, hükümetin kamu politikalarını verimli uygulayamaması, yolsuzluk dosyalarının yargıda sonuçlanmaması gibi anomaliler, yasal/kurumsal düzenlemelerden çok ancak birtakım gayrı resmi davranış örüntüleriyle açıklanabilir. Bu bağlamda kökleri Kıbrıs Türk toplumunun pratiklerinde olup, siyasal yaşamı olumsuz etkileyen “yakınma” eğilimi üzerinde durmak istiyorum.

 

Yakınma Politikası

Kıbrıslı Türkler arasında gerek siyasetçi gerekse yurttaş düzeyinde, karşılaşılan olumsuzluk/güçlük karşısında mücadele etmek yerine, salt şikâyet etme eğilimi daha ağır basmakta ve bu tarihsel süreç içinde oluşan bir norm hâline gelmektedir. Siyaset esasen toplumsal ölçekte ortaya çıkan sorunlar ve bunlara ilişkin çözüm önerilerinin güç ve nüfuz yoluyla bağlayıcı kararlara dönüştürülme mücadelesini içermesine rağmen, Kıbrıslı Türklerin giderek artan ve karmaşıklaşan sorunlarına proaktif bir biçimde siyasal alanda çözüm üret(e)meyip, salt şikâyetle yetinme eğilimlerini “yakınma politikası” olarak adlandırıyorum.

Yakınma politikası kuşkusuz sadece siyasal alanla sınırlı değil, kökleri toplumda olup neredeyse tüm yurttaşları yatay kesen bir norm halini almıştır. Kıbrıs Türk toplumundaki bu normun oluşum süreci tarihsel olarak Osmanlı idaresine kadar geri götürülebilir. Bu dönemde Kıbrıs, idari olarak önce beylerbeyliği ve sonrasında mutasarrıflık olarak Osmanlı Devleti’nin çeperinde olan bir birimdi; henüz yurttaşlık ve kitlesel siyasetin gelişmediği bir tebaa kültürü hâkimdi. Halk, sürü anlamına gelen “reaya” olarak adlandırılıyordu ve bir anlamda güdülmesi gereken bir varlık olarak görülüyordu. O bakımdan Kıbrıs’taki reayanın sorunları, niteliğine göre Müftü, Kadı veya Evkaf murahhası gibi resmi kurumlarca çözülmeye çalışılmaktaydı. Reaya, maruzatlarını gayrı resmi olarak özellikle yerel eşraflar acılığıyla adadaki idarecilere iletiliyor; idareciler de nihai çözümü İmparatorluğun merkezi olan İstanbul’da arıyorlardı. Bu ilişki biçimi Ada, İngiliz idaresine devredildiği dönemde de devam etti, ama bu sefer Kıbrıslı Türkler şikâyetlerini Kavanin Meclisi aracılığıyla İngiliz Yüksek Komiserine/Valiye ileterek çözüm aradılar. Kıbrıs Sorununun uluslararası nitelik kazandığı 1950’li yıllarda Türkiye’nin resmen taraf olmasıyla birlikte, Kıbrıslı Türkler belirli konulardaki şikâyetlerini, hami olarak Türkiye yetkililerine yapmaya başladılar. Ayrıca şunu da vurgulamak gerekir ki Kıbrıslı Türklerin siyasetteki esas uğraşı, enosis tehdit algılamasına karşı direnişi öngören güvenlik politikasıyla sınırlı kalmıştır. Yüksek politika olarak güvenlik meselesini öncelikli ve yaşamsal kılan enosis tehdit algılaması karşısında, diğer konular talileşerek ancak bir şikâyet malzemesi olarak kullanıldı. 1974 sonrası dönemde Kıbrıs Türk siyasal yaşamı göreli olarak çoğulcu bir yapı kazanmaya başlamasına ve daha katılımcı bir siyaset kültürü oluşmasına rağmen, hâkim norm –ki bu aynı zamanda Kıbrıs Türk sağının epistemik öncülünü de oluşturmaktadır- yine temel sorunların Türkiye’ye şikâyet konusu olarak götürülmesi olmuştur.

Bununla birlikte, yakınma politikası sadece merkez(Osmanlı/İngiliz İdareleri/TC) ve çeper(Kıbrıs) ilişkileriyle sınırlı değil; bunun yanı sıra, Kıbrıs Türk siyasal yaşamındaki iktidar-muhalefet ilişkilerini de kapsamaktadır. Özellikle Soğuk Savaş’ın bittiği 1990’ların başına kadar gerek iktidar gerekse muhalefet birbirlerini tehdit olarak algılamakta ve dışlamaktaydı. O kadar ki, bugün UBP ve CTP’nin bir araya gelip koalisyon hükümeti kurmaları, Soğuk Savaş’ın bitiminden ancak 25 yıl sonra gerçekleşebilmiştir.

Soğuk Savaş’ın bitmesine paralel olarak Kıbrıs Türk siyasal yaşamında ağırlıklı olarak koalisyonlu hükümetler dönemine girilmiş ve iktidar-muhalefet ilişkilerinde hatırı sayılır bir yumuşama yaşanmıştır. Yakınma politikası açısından değerlendirdiğimizde, iktidar ve muhalefet artık birbirlerinin varlığından şikâyetçi olmak yerine, sorunların bizatihi kendisinin veya çözülmemesinin müsebbibi olarak birbirlerinden yakınmaya başlarlar. Bu arada, kurulan koalisyon hükümetlerinin toplumdaki siyasal hoşgörüye katkıda bulunmakla birlikte, yürütme erkinin yeterince verimli ve istikrarlı olduğunu söylemek mümkün değildir. Örneğin 1994 DP-CTP koalisyon hükümetinden başlayıp, 2015 CTP-UBP koalisyon hükümetine gelene kadar, 14 farklı hükümet kurulmuş ve bu süreçte bir hükümetin ömrü, ortalama 1,5 yıl civarında olmuştur. Her hükümet oluşumundan kısa bir süre sonra “erken seçim” konusunun sürekli gündeme taşınması da bir rastlantı değildir.

Bu çerçevede Kıbrıs Türk siyasal yaşamında koalisyon hükümetini oluşturan partiler, vaatlerini gerçekleştirememelerinin esas sebebi olarak, daha çok birbirlerini sorumlu tutmakta ve bir anlamda sorumluluktan kaçmaktadırlar. Ayrıca hükümete gelen veya hükümetin ortağı olan her siyasal parti, genellikle bir önceki hükümeti “enkaz” bırakmakla suçlama ve şikayet etme eğilimine girerken, iktidar döneminde vaatlerini gerçekleştirememenin en büyük gerekçesi olarak da yine bu “enkaz edebiyatı”ndan kurtulamamaktadır.

Yakınma alışkanlığı temel siyasal kurumlarımıza o kadar yerleşmiştir ki bugün gelinen aşamada Cumhuriyet Meclisi, toplumsal sorunlara ilişkin çözümlerin veya çözüm önerilerinin üretildiği bir organ olmaktan çok, milletvekillerinin birbirlerine söylendiği ve birbirlerini şikâyet ettiği bir tür teatral arena izlenimi vermektedir. Muhalefet çoğu zaman sorumluluktan uzak bir biçimde alternatif çözüm yollarına işaret etmeksizin, kuru ve yıkıcı bir üslubu, muhalefet olmanın alameti farikası zannederken, iktidar da yakınma kolaycılığına yaslanıp, zaman zaman iktidar olduğunu unutarak (veya belki de iktidar olmadığını ikrar ederek), ya edilgenliğine bahaneler aramakta ya da “-meli, -malı” ekiyle biten cümleleri art arda dizerek, lafzen iş yaptığı zehabına kapılmaktadır.

Bu konuda epey bereketli örnekler olmakla birlikte, özellikle KKTC Başbakanı’nın, makamını ziyaret eden bir özel okulun yöneticilerine devlet okullarının eğitim standartlarının giderek düşmekte olduğundan yakınması ile muhalefet partisinden bir milletvekilinin Kamu personelinin 13. maaşlarının ödenemeyeceğinin aşikâr olduğu yönündeki açıklaması, bu bağlamda aktüel örnekler arasındadır. Söz konusu örneklerin biri iktidarla, diğeri muhalefetle ilgili olmasına rağmen, her iki örnek de proaktif politika yerine, “doğruları söyleme” adına bile olsa yakınma politikasının, siyasal yaşamımızda nasıl iş başında olduğunu göstermeye yeter. İronik olma pahasına da olsa veya bunu yadsımanın yadsınması gibi de düşünebiliriz; bu yazıma yakınmaktan yakınarak son veriyorum.

 

 

Bu haber toplam 1541 defa okunmuştur
Gaile 350. Sayısı

Gaile 350. Sayısı