1. YAZARLAR

  2. Sevgül Uludağ

  3. Kayıplar Komitesi kazıları, kaldığı yerden devam...
Sevgül Uludağ

Sevgül Uludağ

0090 542853 8436/00357 99 966518

Kayıplar Komitesi kazıları, kaldığı yerden devam...

A+A-

KAZILARDA SON DURUM... KAZILARDA SON DURUM...

Kayıplar Komitesi’nin “kayıplar”ın gömü yerlerinin arandığı kazılarına, yaklaşık ikibuçuk ay aradan sonra bugün kaldığı yerden devam edileceği öğrenildi.

Kayıplar Komitesi Kıbrıslıtürk Üye Ofisi’nden edindiğimiz bilgilere göre, COVID 19 koronavirüsün her kesimi olduğu gibi, Kayıplar Komitesi’nin çalışmalarını da etkilediği bu süreçte, son ikibuçuk aydır kazılar yapılamıyordu, araştırma bölümü ve diğer çalışmalar da “çevrimiçi” olarak yürütülmekteydi...

Kazılara yedi ayrı yerde, kaldığı yerden bugün devam edilmesi bekleniyor. Buna göre Mora’da (Meriç), Boğaz’da, Taşkent’te (Vuno), Strovulos’ta, Yılmazköy’de (Şillura), Afanya’da (Gaziköy) ve Lapta’da kazılara devam edilecek.

Tüm güvenlik önemlerin alınarak yedi günde bir de PCR yapılarak kazıların iki toplumlu kazı ekipleriyle yürütüleceği öğrenildi.

Kayıplar Komitesi’nin adamızın kuzeyinde ve güneyinde yürüttüğü kazılarda gerek 1963-64, gerekse 1974 “kaybı” Kıbrıslıtürkler’le Kıbrıslırumlar’ın gömü yerleri aranıyor...

 


KORMACİT’TEN BİR KIBRISLIMARONİT’İN, ANDONİS KASABİS’İN HATIRALARI...

 

“Kormacit’ten Birmingham’a hatıralar...” (3)

Kormacit köyünden bir Kıbrıslımaronit’in, Andonis Kasabis’in 1974’te savaştan sonra köyünden ayrılmasıyla ilgili hatıraları ve sonra da Londra’ya giderek burada hayatını devam ettirmeye çalışmasına ilişkin hatıralarını, kendisinin de izniyle, sosyal medya sayfasından okurlarımız için derledik...

Andonis Kasabis’in hatıralarının devamı şöyle:

s1-221.jpg

İNGİLTERE’DE ÖĞRENİM...

30 Eylül 1974’te, bir gün önce vasıl olduğum Birmingham, İngiltere’de gideceğim koleje ilk kez adım attığım gündü...

Liseyi Haziran ayında Kıbrıs’ta bitirmiştim... Çok fazla seçeneğim yoktu. Matematik ve Fizik konularında A Level’larımı yapacaktım. Başka herhangi bir dersi dikkate almıyorduk, pek çok nedenden ötürü... Bu nedenlerin başlıcası da İngilizce’yi zar zor konuşuyor olmamdı...

Sevindiricidir ki Dudley Teknik Koleji, benim gibi benzer durumdaki öğrencilerle son on yıl içerisinde büyük başarı sağlamıştı ki bunlara akrabalarım ve abim de dahildi... Abim bu koleje benden iki yıl önce, 1972-73 yıllarında gitmişti... On sene kadar önce aynı kolejde öğrenim gören ve büyük bir başarıyla mezun olan yetişkin bir akrabam götürmüştü beni koleje, kolejin bilim departmanı şefiyle de ilişkileri iyiydi. Bu da benim bir yıllık Matematik ve Fizik A Level kurslarına kabul edilmeme yardımcı olmuştu. Aynı gün sınıfıma gönderilmiştim. Kurs zaten iki hafta önce başlamıştı. Sınıftaki tek Kıbrıslı bendim. Diğer öğrencilere gelince, 15 kadar öğrenci Ayetullah öncesi İran’dan geliyorlardı, 5 tanesi Arap ülkelerinden geliyordu, bazıları Malezya ve Hindistan’dan geliyordu, bir de yetişkin öğrenci vardı ki 30 yaşındaydı ve İrlanda’dan geliyordu. Sınıfımızda İngiliz ya da Britanyalı öğrenci hiç yoktu!

Sınıfın en arkasına oturdum. Diğer öğrenciler, bu yeni gelen öğrenciye yani bana bakmak üzere geriye döndüler ve ilgiyle bana baktılar. Kıbrıs, yakın zamanda gerçekleşen Türk işgali nedeniyle haberlerdeydi.

İlginç biçimde, Birmingham’da kardeşimle ve en az bir diğer akrabamızla birlikte kaldığım Selly Oak’tan Dudley Koleji’ne kadar otobüsle gidip gelmeyi başarabiliyordum... İki farklı otobüs almam gerekiyordu – Çarşambaları ise Tipton’daki bir başka kolej bölümündeki dersim için bu defa da üç otobüs değiştirmem gerekiyordu!

18 yaşındaydım, formundaydım ve korkusuzdum...

Kursun akademik yönlerine gelince, bu o kadar da kolay değildi. Zayıf İngilizcem, derse katılımıma engel oluyordu. Esas öğretmenimiz Bay Wilkins denen bir adamdı ve bana ilgi göstermekteydi. Bana şöyle sordu:

Bay Kasabis, lütfen bize “momentum” ne demektir, izah edebilir misiniz acaba?

Benim yanıtım şöyle olmuştu:

Bu kelimenin manası nedir, bilmem...

Öğretmen bu zayıflığımın farkına vararak bana bir süre hiç soru sormamıştı.

Haftalar geçiyordu ve ben derslere katılmaya çalışıyordum, sınıfta elektrik konusu işlenirken, birşeyler söylemek için yeterince güven kazanmıştım.

Elimi kaldırdım ve öğretmen derhal bana söz verdi.

Söylemek istediklerimi söylemeye başladım ancak pek de başarılı olamamıştım derdimi anlatmakta... Sözcüklerle mücadele ederken, öteki öğrenciler kıkır kıkır gülüyordu. Öğretmen bana acıyarak duruma müdahale etmişti:

Tam olarak ne söylemeye çalıştığınızı anlayamıyorum ancak herşeyi baştan bir kez daha anlatacağım!

Bu gelişmeden sonra, tekrardan ağzımı açıncaya kadar aradan çok uzun bir zamanın geçmesi gerekmişti...

Yabancı öğrencilerin bir üniversiteye kabul edilmeleri için geçmeleri gereken önemli bir İngilizce imtihanı vardı ki buna 60 kişi girmiş ve 12 kişi geçmişti bu imtihanı – sürpriz biçimde bu imtihanı başarmıştım ve imtihanı geçen 12 kişi arasında ben de vardım.

İngiltere’ye varışımdan sekiz ay sonra yani 1975’in Haziran ayında A Level imtihanlarına girdim ve bir üniversiteye girebilecek düzeyde notlarla bunları geçtim. Çok şahane sonuçlar değildi bunlar ama idare ederdi...

Sonra da üniversiteye başladım...”

 


KIBRIS’TAN HATIRALAR...

 

“Beş saat arayla vefat ettiler, birlikte defnedildiler, mezarları yanyana...”

s2-189.jpg

Belgin Demirel

Geçmişe dönüp baktığınızda en çok hangi dönemlerde duraklarsınız? Bir psikolog, insanların en çok 20’li yaşları unuttuğunu çünkü en çok hatayı o yaşlarda yaptığımızı söylemişti. Ben çocukluğumda çok fazla oyalandığımı, anılarımın çoğunluğunun o yıllara ait olduğunu sanıyorum. Psikiyatr Alper Hasanoğlu’nun “Çocukluğun Uzun Gölgesi” yazısında da anlattığı gibi, çocukluğumuz bütün yaşamımızı etkiliyor. Kuşkusuz bunda yaşanılan çevre ve insanların büyük rolü var.

Bir yanda EOKA ve TMT’nin olumsuz etkilediği günlük yaşam, diğer yanda sakin ve dingin kimlikleri ile bize güven veren aile büyüklerimiz. Sükunette başı Hüseyin Demirel dedemiz çekerdi. Dedemiz, insanın gözlerine bakarak, sakin sakin konuşurdu. Konuşurken de çevresindeki herkes kendiliğinden susardı. En çok da yaz gecelerini anımsıyorum. Dedemlerin iki katlı, iki oda bir sündürmeden oluşan bir evleri vardı. Alt katta girişte sündürme ve sündürmeye açılan, gündelik hayatı geçirdikleri bir oda vardı. Üst katta da bir yatak odası ve odanın önünde beton dökülmüş teras. Yazları misafirler bu terasta otururlardı. Hoş ve nemli bir serin havada çoğunlukla dedem konuşurdu. Uzun yıllar çiftçilik yaptığı için konular genellikle doğada yaşadığı tecrübelerinden oluşurdu. Bir de aile ağacımızdan söz açılırdı. Dedem, uzun uzun kim kimin nasıl akrabasıdır konularına girerdi. O kadar güzel ve ayrıntılı anlatırdı ki, ben, herkesle akraba olduğumuzu düşünür, gün içinde koşup oynamaktan yorgun bedenim ve serin nemli havanın etkisi ile yıldızlara bakarak, oralarda da akrabalarımızın olabileceği düşüncesine dalardım. Bazen terasta kıvrılıp, bizim için masal gibi gelen bu anlatılanların etkisiyle kardeşler ve yeğenler, hep birlikte uyuyakaldığımızı anımsarım.

Gecelerin en eğlenceli yanı da babaanem ve halamın yenen karpuz ve kavunların çekirdeklerini kurutarak bize kuruyemiş olarak ikram etmeleri idi. Bir kahve fincanı dolusu leblebinin iki kuruşa satıldığı 60’lı yılların başındaki o günlerde, kavrulmuş kuru bakla ve evlerde kurutulmuş çekirdekler en ulaşılabilir yemişlerdi.

Babaanem de üretken bir insandı. Alt kattaki odada bulunan tel dolap, onun her hafta ekşi maya ile pişirdiği ekmek ve peksemetlerle dolu idi. Onların kokusu hala burnumdadır. Harika tenteler de işlerdi.

Beni en çok heyecanlandıran, yaz girişi evde hellim yapımının son günüydü. Çünkü son gün süt yine uyutulacak ama bu kez peynir, pişirilip hellim yapılmayacak, peynir olarak ertesi güne saklanıp, pilavuna yapılacak.

Babaannem, pilavunaları yapınca, elinde çapıt çantacığıyla bizim eve gelirdi. Babam, o pilavunaların tadını hala unutmadığını söyler.

Dedemle babaannemin tartıştığını, yüksek sesle konuştuğunu hiç duymadım. Hep, birlikte kağıt oynadıklarını, kağıt falı açtıklarını hatırlıyorum.

Dedem, 1901’de Veli Mustafası’nın oğlu Hüseyin, babaanem ise 1906’da Mulla Hasan’ın kızı Keziban olarak dünyaya gelmişler. Dedemin ortopedik sorunları vardı, ayağını iyi kullanamadığından bastonla yürürdü.  Onu bastonsuz hiç hatırlamıyorum. Bir boz eşeği vardı, uzak bir yere gidecekse ona binerdi.

Babaannem daha dinç dururdu. Onaltı hamilelik ve doğum yaşamış. Bunlardan yalnızca üç çocuğu yaşamış. Babam, amcam ve halam... Diğerleri ya doğar doğmaz ölmüş ya da birkaç yaşında ölmüş. Kuşkusuz ki bunlar, yıllar içinde onda da sağlık sorunlarına yolaçtı. 90’lı yılların başında ikisi de iyice yaşlanmış ve bakıma muhtaç olmuşlardı. Halam, evinin bahçesine küçük bir oda yaptırıp oraya taşıdı ve onlara orada bakmaya başladı.

92 yılının 28 Şubat akşamüzeri, iş çıkışında dedemle babaannemi ziyarete gittim. Odada birkaç akraba daha vardı. Dedem de, babaannem de, ayrı yataklarda gözleri kapalı yatıyorlardı. Akrabalarla alçak sesle konuşurken, bir ara aralarından biri, “Hüysein eniştemden ses gelmiyor, nefesi durdu gibi” deyip dedemin üzerine eğildi, nefesini dinledi. Sonra, “Öldü!” dedi. Tıpkı pili bitmiş gibi, yavaş yavaş aramızdan ayrılmıştı dedeceğim; ne bir çırpınma, ne de bir irkilme olmuştu.

Hemen babam ve amcamı aradık. Adettenmiş, ölü sabaha kadar yalnız bırakılmazmış. Babamla amcam dedemin yanıbaşına geldiklerinde, babaanem hala gözleri kapalı, herşeyden habersiz, kendi yatağında uyuyordu.

Ertesi sabah işyerimden annemleri telefonla arayarak alacağım izin için cenaze saatini sordum.

Annem “Cenazeler” dedi. Çünkü geceyarısından biraz sonra babaanem gözlerini açıp dedemin vefat ettiğini öğrenince, o da ruhunu teslim etmiş. Gönyeli tarihinde ilk kez bir çift, beş saat içinde vefat etmiş ve birlikte son yolculuklarına uğurlanmış oluyordu.

Şimdi Gönyeli Mezarlığı’nda yanyana iki mezarda ebedi uykularındalar. İki mezarın arasında ise kocaman bir kalp var. Sevgi ile yaşadılar ve 29 Şubat 1992’de birlikte gittiler. Bize saygın bir geçmiş bırakan büyüklerimizi sevgi ve saygı ile andıkça onlar hep bizimle olacaklar.

 

 

Bu yazı toplam 600 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar