Az alana çok "laf"
"Yüksek maaş alana az, düşük maaş alana çok artış..."
Yine sadece "laf."
"Başbakan" olarak anılan kişi tam bir şov yaptı.
"Heyyyyt!" çekti...
Günün sonunda en yüksek maaş artışını yine kendisi alacak...
Popülist söylemlerle "az alana çok, çok alana az" dense de, teknik ve siyasi bariyerler bunu her zaman engelliyor.
Bir de samimiyet yok tabii...
"Dörtlü Hükümet" döneminde geçici de olsa uygulanmıştı.
***
Böylesi bir "ücret" kavgasıyla sorunun çözülmeyeceği de malum.
Ayrıca düşünüyorum da öyle kolay değil bunu uygulamak.
"Çok alana az, az alana çok..."
Misal...
Cumhurbaşkanı'na, bakana, vekile daha az "hayat pahalılığı" ödersin de...
Yüksek maaş bununla sınırlı değil sonuçta...
Diyelim ki "müdür"e daha az artış vereceksin...
Müdürün emrinde çalışan kıdemli memur, müdürün maaşını geçecek zamanla...
Ya da örneğin bakandan fazla maaş alacak zamanla kimi amir...
Yargıcı ne yapacaksın?
Yüksek Mahkeme Başkanı'nı geçerse maaşı...
***
Bir de "maaş" kılığında ek mesailer var.
Maaşlaşmış ek mesai!
Sistem "ek mesai" üzerine kurulmuş kimi yerlerde...
Maaşla birlikte okunuyor ücret...
Toplam gelirde bakanı, vekili, müsteşarı geçenler var.
Yatırıma, teknolojiye, altyapıya dönüşmüyor bu kaynaklar...
***
"Kamuda en yüksek maaşın, asgari ücretin iki ya da üç katına eşitlenmesi" üzerine biraz da kışkırtıcı bir önerme yapmıştım yıllar önce...
Hatta geçen hafta da demiştim...
Bu düzen "düşük" değil "yüksek" maaşlılar üzerinden korunuyor.
O nedenle...
"Kamudaki en yüksek ücret, asgari ücretin üç katını aşamaz" dense...
Görün bakın o zaman nasıl da kıymetlenir asgari ücret!
Böyle bir durumda bir yönetici kendi maaşının artmasını istiyorsa, önce en alttakinin yani asgari ücretlinin refahını artırmak zorunda kalacak.
Şimdilerde daha çok insan dillendiriyor bunu.
Ama hayat değişmiyor.
***
Yine de temel dert başka...
Bizim buralarda "bütçe" mantığı "maaşları ödeyecek kadar para bulmak" anlamına geliyor.
Bütçe görüşmelerinde o nedenle, kaç okul ya da hastane yapılacağı, hangi yolların yenileneceği, yeni elektrik santrali alımı ya da kültür sarayı projeleri konuşulmuyor.
Maaşlar ve transferler -ki onlar da maaş nitelikli ödemelerdir- garantiye alınır evvela...
Gerisi de Türkiye ve Avrupa'ya havaledir.
***
"Hayat Pahalılığı" sepeti de bir ilginç...
Örneğin "yurt dışında bir hafta ve daha fazla süreli tur"un sepetteki ağırlığı yüzde 4,99...
Otelde konaklama yüzde 3,99.
Yurt içinde hafta arası tur yüzde 2,59.
"Tatil" odaklı bu üçünün hayat pahalılığı sepetindeki toplam ağırlığı yüzde 11,5.
Düşünsenize hayat pahalılığı sepetinde eğitimin ağırlığı yüzde 8,15, sağlığın yüzde 3,84...
Tur, tatil, otel yüzde 11.5!
"Otel", "tatil" ve "tur" odaklı hayat pahalılığı artış oranı ve bunun kamuda maaşlara yansıması, kim bilir kaç yeni okula bedel...
Ücret odaklı tartışmada yatırım, üretim, hizmet konuşulmuyor tabii...
Böylece "milletvekili" maaşları "sterlin" ya da "euro" cinsinden Avrupa'yla yarışıyor.
Hatta onları geçiyor.
Muhtemelen müdür, müsteşar, öğretmen, hekim maaşları da hesaplansa böyle çıkacak.
Hatta asgari ücret de...
Peki, bu ücretler artarken, insanların -hele de yoksulların- hayat kalitesi artıyor mu?
Borçla maaş ödeniyor...
Hayat daha pahalı oluyor.
O pahalılık maaşlara yansıyor.
Asgari ücret artıyor.
O artış personel giderlerine yansıyor.
Hayat yine pahalı oluyor.
Sizce bu "maaş odaklı" zihniyetten kurtulup "hizmet ve yatırım odaklı" bir bütçeye geçmek için gereken siyasi irade, mevcut sistemin aktörlerinden beklenebilir mi?







