1. YAZARLAR

  2. Sevgül Uludağ

  3. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nden “kayıplar” konusunda Türkiye’ye çağrı...
Sevgül Uludağ

Sevgül Uludağ

0090 542853 8436/00357 99 966518

Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nden “kayıplar” konusunda Türkiye’ye çağrı...

A+A-

Geçtiğimiz Çarşamba günü toplanan Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, Türkiye’ye “Kıbrıs’ta “kayıplar”dan geride kalanların bulunabileceği tüm bölgelere herhangi bir sınırlama olmaksızın ulaşılmasına ve yürütülmekte olan soruşturmalara da tüm ilgili bilgileri vermesi” için çağrıda bulundu.

Cyprus Mail’in haberine göre, Avrupa Konseyi’nden “kayıplar” konusunda Türkiye’ye yapılan çağrı, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Kıbrıs’ta “kayıplar” konusundaki kararlarına Türkiye’nin uyup uymadığını izleme süreci çerçevesinde alınan bir karar. 

Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi kararında “Türkiye’nin kayıpların gömülü olabileceği alanlara tam erişim sağlaması ve Kayıplar Komitesi’nin yürüttüğü çalışmalarda gerekli olan bilgileri, komiteyle paylaşması” çağrısında bulunuldu.

Cyprus Mail’in haberine göre, Kıbrıs Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı tarafından yapılan açıklamada, “askeri bölgelerdeki araştırmalara yönelik sınırlamalarını hafifleteceği yönünde Ankara’dan yakın geçmişte yapılan açıklamaya da Bakanlar Komitesi kararında atıfta bulunuldu.”

Kıbrıs Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı açıklamasında “Kıbrıs Cumhuriyeti olarak biz bu duyurunun yanısıra, komisyon tarafından sınırlamaların tümüyle kalıdırılması çağrısının uygulanmasını bekliyoruz” denildi.

Cyprus Mail’in haberine göre, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi ayrıca Varnava kararı hakkında henüz çözümlenmemiş konularda yürütülen ek araştırma çabaları da dahil olmak üzere, yeni gelişmeler konusunda kendilerini güncellemesini istedi.

Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi ayrıca, Türkiye’nin mahkeme tarafından emredilen kayıp ailelerine yönelik tazminatları ödemeyi reddetmesine yönelik de bir karar üreterek, bu tür kararların “herhangi bir koşul öne sürülmeksizin yerine getirilmesi gerektiği” ifade edildi. Sözkonusu dava Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi tarafından izlenmeye devam edecek ve Türkiye’nin ilerleme kaydedip kaydetmediği, Mart 2027’de yeniden incelenecek.

sayfanin-ustune-s-17-resm.jpg

(CYPRUS MAIL gazetesinde James Morfakis imzasıyla 11.3.2026’da yayımlanan haberi özetle derleyip Türkçeleştiren: Sevgül Uludağ/YENİDÜZEN)


***  BASINDAN GÜNCEL...

“Virüsler, geçiş noktasında kimliğini göstermez...”

Pambos Haralambos/ALITHIA

El ayak ağız hastalığı, zayıflıkları, eksiklikleri ve yanılsamaları ortaya çıkardı. Her şeyden önce, çözülmemiş siyasi sorunlarımızla bir arada yaşama konforunun yanlış olduğunu bir kez daha doğruladı.

Yıllar boyunca, anormal bir ortamda normal kontrol ve denetim sistemleriyle normal bir devlet olarak işleyebileceğimiz ilüzyonunu besledik. Virüslerin, yasadışı kaçakçılığın ve halk sağlığı risklerinin bir şekilde Yeşil Hat’ta durabileceğini düşündük. Oysa hastalıklar sınırları ve siyasi hassasiyetleri tanımaz. Her ne olursa olsun, diğer tarafta olduğu için “bizim risk altında olmadığımız” şeklindeki dar görüşlü varsayım tehlikeli ve çoğu zaman felaketle sonuçlanıyor.

Aşina olduğumuz suçlama oyunu çok geçmeden başladı. “Suçlu Kıbrıslı Türkler” diye duyduk. “Dikkatsiz davrandılar ve şimdi bizim hayvanlarımız da enfekte oldu.” ELAM, geçiş noktalarının partinin talep ettiği gibi kapatılması gerektiğini savunarak, alelacele haklılığını ilan etti. Sanki virüs, bizim tarafımıza geçmeden önce geçiş noktasında kimliğini gösteriyormuş gibi. Sanki hava, kuşlar veya ticaret akışı sloganlar ve sosyal medya paylaşımlarıyla kontrol edilebiliyormuş gibi.

Bu kolaycı milliyetçi retorik, bir tür kendini tatmin etme işlevi görüyor: sorumluluğu başka yere teslim ediyor ve insanlara duymak istediklerini söylüyor. Ancak temel soruların hiçbirine yanıt vermiyor. Yetkili makamlar ne kadar hızlı bir şekilde bilgilendirildi? Denetimler ne kadar sistematikti? Hayvan yemi ve besi hayvanları nasıl taşındı? Salgın gerçekten Aralık ortasında ortaya çıktıysa, neden hemen harekete geçilmedi? Düzgün organize edilmiş bir Avrupa devleti, sorumluluk, hız ve hesap verebilirlikle çalışmalıdır; kaçamaklarla değil.

Ancak her şeyden önce, karşılıklı bağlantıların gerçeği göz ardı edilemez. Ticari faaliyetler adanın her iki tarafına da yayıldığında, ekonomik akışlar—yasal ya da yasadışı—iç içe geçtiğinde, ‘diğer tarafı’ günah keçisi olarak göstermeye çalışmak sadece ikiyüzlülüktür. Sorun siyasi olabilir, ama aynı zamanda pratiğe dayalıdır ve günlük yaşamın bir parçasıdır.

Altmış yıllık bölünmeden sonra hala basit gerçeği öğrenemedik: İnsanların önüne geçiş noktaları koyabilirsiniz ama havaya, veya kuşlar ile hayvanların arasına koyamazsınız. Virüsler dikenli telleri umursamaz ve sözde devletleri tanımaz. Asıl mesele, daha fazla mı yoksa daha az mı geçiş noktasının kapatılacağı ya da bölünmenin daha da perçinlenip perçinlenmeyeceği değildir. Asıl mesele, tek ve ortak bir devlet içinde Kıbrıslı Rumlar ile Kıbrıslı Türkler arasında kurumsal, organize ve sürdürülebilir bir işbirliği olup olmayacağıdır.

Bir noktada, bu yerin bir devlet için bile çok küçük olduğunu, iki devlet için ise hiç uygun olmadığını anlamalıyız. Gıda zincirimizin güvenliği, hayvancılığın korunması ve vatandaşların sağlığı bölünemez. “Onlar orada, biz buradayız” teorisi, “ortada bir duvar” fikri ve sözde “ikinci en iyi çözüm” doktrini, siyasi yönelimden çok derin bir naifliği ortaya koymaktadır. Ayrıca, gerçek bir vatan duygusunun yokluğunu da rahatsız edici bir şekilde ele vermektedir.

(ALITHIA’da 27.2.2026’da yayımlanan Pambos Haralambos’un yazısı, PENNA tarafından Türkçeleştirildi...)


***  BASINDAN GÜNCEL...

“Savaşlar ve siviller...”

“Bugün tanık olduğumuz, İkinci Dünya Savaşı sonrasında insan hakları, uluslararası hukuk alanında kaydedilen birçok kazanım ve ilerlemede geriye gidilmesi gibi savaş hukukundaki kazanımların da kaybıdır. Bu kadar acı, ölüm, soykırım yaşanmamış gibi Goltz’un 150 sene evvelki savaş anlayışının veya türevlerinin yeniden hakim oluşunu izliyoruz...”

Ohannes KILIÇDAĞI/AGOS

Suriye, Karabağ, Ukrayna, Gazze derken şimdi de İran’la birlikte aşağı yukarı son on beş senedir savaş, kıyım, soykırım, bombalama, parçalanmış beden, katledilmiş çocuk görüntüleriyle karşılaşmadığımız neredeyse hiçbir gün olmadı. Bunlardan habersiz ya da umursamadan yaşayan da milyonlarca insan vardır ama geri kalanlar için bu şiddet görüntülerinden ve halinden psikolojik olarak az veya çok etkilenmemek mümkün değil. Birbiriyle çelişkili duyguları ve halleri beraber yaşıyoruz: hem daha çok ağlıyoruz hem daha çok duyarsızlaşıyoruz; hem daha çok şikayet ediyoruz hem daha nihilist oluyoruz.

Savaş hiçbir zaman aranacak, övülecek, küçümsenecek, romantize edilecek bir hal ve eylem olarak algılanmamalı ve sunulmamalı ama insan şimdinin savaşlarına bakınca geçmişin meydan muharebeleri çağını özlemle anası geliyor. (“Tüfek icat oldu mertlik bozuldu”, diyen kişi bugün on binlerce kişinin yaşadığı yerlere yapılan halı bombardımanlarını, Azrail misali görünmeyen dronların ateşiyle öldüğünü bile anlayamadan ölen asker ve sivilleri görseydi ne derdi acaba?) İki ordu toplanır, kozlarını paylaşır, çoğunluğu köylülerden oluşan halk kitlesi de emek sömürüsü manasına gelen vergiyi ona mı yoksa şuna mı vereceğini görmek için sonucu beklerdi.

 

KUŞATILAN ŞEHİRLERİN AHALİSİ...

Bu söylediğim tabii ki kabalaştırılmış -vulgarize edilmiş- bir resim ama kanımca esası itibariyle doğru. Tabii ki muharip güçlere dahil olmayanlar da savaşlardan öteden beri zarar görmüş, birçok durumda kuşatılan şehirlerin ahalisi sonunda katledilmiş, tecavüze uğramış, malı mülkü yağmalanmıştır. Fakat, sivillerin canlarının ve mallarının bir ganimet olarak değil kendilerinin savaşın aktif bir aktörü, alanı; yaşadıkları yerlerin tahribatının savaş stratejisinin, galibiyete giden yolun bir parçası olarak sistematik ve külli olarak yıkılması tarih içinde görece yeni bir durum.

Bir köşe yazısında hakkıyla açıklamak mümkün değil ama halkların kitleler olarak savaşlara dahil edilmesinin iki alanından bahsedilebilir: asker olarak ve sivil hedefler olarak. İşin askerlik tarafına baktığımız zaman tarih boyunca savaşma işinde gönüllülüğün istisna olduğunu görürüz. Ordular ya profesyonel/yarı-profesyonel askerlerden ya da kaba güçle veya kanun zoruyla toplanmış kişilerden oluşurdu. Halkın vatandaş kimliğini kazanarak vatandaş ordularını oluşturması Amerikan Devrimi’nde görülmüş ama esas olarak Fransız Devrimi’nden sonra önce tabii Fransa’da sonra Avrupa’nın ve dünyanın geri kalanında yavaş yavaş kurumsallaşmıştır.

 

SİVİLLER...

18. yüzyıl sonundan itibaren kitlelerin silahlandırılarak savaşa dahil edilmesi süreç içinde bir norm halini aldı. Askere alınmak ve dolayısıyla savaşmak her vatandaşın hakkı (Bu hak olarak görülüyordu çünkü eşitliğe giden yol askerlik yapmaktan geçiyordu.) ve ödevi olarak görülmeye başlandı. (Tabii herkesi, her grubu ilk andan aynı şekilde askere almadılar, bazı gruplar dışarıda bırakıldı. Üzerinde ayrıca durulması gereken ama bu yazının sınırları içinde kalmayan başlı başına bir konu bu.)

Sivil kitlelerin ve şehirlerin savaşı rutin, sistematik ve stratejik hedefi haline gelmesinin modern çağdaki ilk örneklerinden biri Amerikan İç Savaşı’dır (1861-1865). Özellikle Kuzey orduları Güney’in savaş kapasitesini ve moralini çökertmek için şehirleri, çiftlikleri, tarım alanlarını tahrip etmişlerdir. Bu yaklaşımın o dönemdeki fikri mimarlarından biri de Colmar von der Goltz isminde Prusyalı bir generaldir. Goltz, 1870’lerde savaşlarda artık yeni bir çağa girildiğini, bu çağda devletlerin bütün bir milleti ve kaynaklarını savaş yolunda mobilize etmesi gerektiğini ifade etmiştir ki bu da daha sonra “topyekün savaş” kavramına giden yolu açmıştır. Savaş için seferber edilen şey de ona karşılık düşmanın hedefi haline gelir. Goltz’un 1883’te bu gibi fikirlerini ayrıntılandırdığı “Das Volk in Waffen” başlıklı bir kitabı basılmıştır ki bu kitap ondan beş sene sonra “Millet-i Müsellaha” ismiyle Osmanlıca yayınlanmıştır.

 

KORKUNÇ FİKİRLER...

Goltz’un savaş hakkındaki fikirleri tam manasıyla korkunçtur. Savaş, ona göre gerekli, arzu edilir ve kaçınılmazdır; milletlerin içindeki enerjinin ve özsaygının vücut bulmuş halidir, daimi barış ona göre daimi ölüm demektir! Onun gözünde sivil diye bir kimse yoktur. Birinci Dünya Savaşı sırasında Belçika’da görev yaptığı sırada, demiryolu ve telgraf hatlarına yapılan sabotajlara karşılık suçlu veya masum olduğuna bakılmaksızın çevre köylerdeki sivillerin kurşuna dizilmesini emretmiştir. Bilenler zaten biliyordur ama bilmeyenlerin de sanırım duyunca şaşırmayacakları bilgi şudur ki Goltz İttihatçıların, özellikle de askeri kanadının fikri rehberidir, akıl hocasıdır. Nitekim, Osmanlı ordusunda da ilk önce danışman, savaş sırasında da bizzat komutan olarak görev yapmıştır. Kendisi zaten Goltz Paşa olarak da bilinir.

 

SAVAŞ YAPMAYA KONAN SINIRLAMALAR...

Goltz’un fikirleri gibi fikirlerin baskın geldiği takip eden yaklaşık 60-65 sene boyunca insanlık, iki dünya savaşı, soykırımlar, uçsuz bucaksız vahşet, kan ve sayısı belirsiz savaş suçuna tanık oldu, milyonlarca insan ayrımsız bir şekilde katledildi. Bundan ders çıkaran insanlık, önemli bir önleyici adım olarak uluslararası savaş hukukunun önemli bir parçası olarak 1949 tarihli Cenevre Konvansiyonlarını yaratıp yürürlüğe koyarak savaş yapmaya birtakım sınırlamalar ve sivillere korumalar getirdi. Bugün tanık olduğumuz ise, İkinci Dünya Savaşı sonrasında insan hakları, uluslararası hukuk alanında kaydedilen birçok kazanım ve ilerlemede geriye gidilmesi gibi savaş hukukundaki kazanımların da kaybıdır. Bu kadar acı, ölüm, soykırım yaşanmamış gibi Goltz’un 150 sene evvelki savaş anlayışının veya türevlerinin yeniden hakim oluşunu izliyoruz.

sayfa-16-resm-1.jpg

(AGOS – Ohannes KILIÇDAĞI – 12.3.2026)

Bu yazı toplam 214 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar