1. HABERLER

  2. RÖPORTAJ

  3. ‘Seçim sürecinde VARLIĞIMIZI SORGULADIK’
“13. maaş ödemeniz bir başarı olmayacak”

“13. maaş ödemeniz bir başarı olmayacak”

Seçimden önce, çalışanlara 1500 TL, işverenlere %11 prim desteği, esnafa 2000 TL destekle ilgili beyanatlar verildiğini hatırlatan CTP Genel Başkanı Erhürman, 13’üncü maaşa aylar olmasına rağmen bu konuda sıkıntı olmadığının söylendiğine de dikkat çekti.

A+A-

Ödül AŞIK ÜLKER

CTP Genel Başkanı Tufan Erhürman, seçimden önce, UBP-HP hükümeti döneminde, çalışanlara 1500 TL, işverenlere %11 prim desteği, esnafa 2000 TL destekle ilgili beyanatlar verildiğini hatırlatarak, 13’üncü maaşa aylar olmasına rağmen bu konuda sıkıntı olmadığının söylendiğine de dikkat çekti.

Erhürman, “Seçimden önce bunlar söylenirken Maliye’nin olanakları bilinmiyor muydu? Biliniyordu. Bunu bilerek yaptıysanız, şimdi bu konularda hiç bir mazeretiniz olamaz. Ama aynı partiye mensup bir bakan 13’üncü maaşla ilgili sıkıntı olduğuna dair açıklama yaptı. Seçimden önce o taahhütleri maliyenin durumunu bilerek verdiniz, şimdi bunları ödemeniz bir başarı hikayesi değildir. Bunları ödemeniz sadece sizin seçimden önce yalan söylemediğinizi ispatlamak için yapmak zorunda olduğunuz bir şeydir. Yapmazsanız, seçimden önce yalan söylediğiniz ortaya çıkar” diye konuştu.

Esas odak noktasının ekonomi, istihdamı korumak ve iş yerlerini ayakta tutmak olması gerektiğinin altını çizen Erhürman, “İş yerlerimiz battıktan sonra, insanlarımız işsiz kaldıktan sonra onları ayağa kaldırmak, ölüyü diriltmek son derece zordur. Onun için onların hiç olmazsa asgari seviyede ayakta tutulacağı önlemleri bu hükümetin muhakkak uygulaması gerekir” dedi.

Erhürman, UBP-DP-YDP azınlık hükümetinin normal bir hükümet olmadığını söyleyerek, hükümetin ölü doğduğunu belirtti.

 

“Bu normal bir hükümet değil”

Soru: Azınlık hükümeti kuruldu ama Bakanlar Kurulu listesinin meclise sunulacağı gün iki buçuk saat nisap sağlanamadı, bir bakanlıktan diğerine geçen bakanların serzenişleri var, Başbakan Yardımcısı Arıklı Bakanlar Kurulu listesini duyunca kulaklarına inanamadığını söyledi, bakanlık alamayan milletvekillerinin rahatsızlıkları var. Bu nasıl bir hükümet?

Erhürman: Bu normal bir hükümet değil, zaten hükümetin kuruluş süreci de yaşananların normal olmadığını gösterdi. 3 istifanın devreye girmiş olması, UBP kurultayında yaşananlar, o kurultayda en çok oyu almış iki kişinin müdahale olduğunu imleyen açıklamaları zaten hükümetin normal bir hükümet olmadığını gösteriyordu ama Bakanlar Kurulu listesinin açıklanmasıyla birlikte normal olmadığı daha da açık bir şekilde ortaya çıktı. Çünkü hiçbir şekilde neden Maliye Bakanı olan Sevgili Olgun Amcaoğlu’nun şimdi Eğitim Bakanı olduğu, Eğitim Bakanı olan Nazım Çavuşoğlu’nun Tarım Bakanı olduğu ve Tarım Bakanı olan Dursun Oğuz’un Maliye Bakanı olduğu gerekçelendirilemedi, kimse de anlamadı, açıklanamadı. Hepsi aynı partiye mensup insanların hepsi yine kabinedeyse neden bakanlıkları değiştirildi? O zaman başarısız mıydı ki buraya geldi ya da orada çok başarılıydılar da burada daha da başarılı mı olacakları düşünüldü? Buna ilişkin zaten bir açıklama yapılmadı. Zaten o bakanların kendileri serzenişte bulunmaya başladı. Pandemi sürecindeyiz, bunun çok özel koşulları var. Sağlık Bakanlığı, Maliye Bakanlığı, Eğitim Bakanlığı ve Çalışma Bakanlığı aslında bu süreçte en çok öne çıkan bakanlıklar. Bu arkadaşlar kabine dışında bırakılsaydı, bu çok başarılı bulunmadıkları demek olurdu. Ama hayır, kabinede kaldılar ama bakanlıkları değiştirildi. Bu bir tuhaflık, bir anormallik.

 

“Ölü doğmuş bir hükümet”

Bir başka anormallik, Başbakan Yardımcısı olan Sayın Arıklı’nın çıkıp, “duyduğum zaman kulaklarıma inanamadım” demesi... Başbakan Yardımcısı’ysanız kabineyi bizim gibi televizyondan duymazsınız, duymamalısınız. Bu süreç de işlerin normal olmadığını gösterdi. Zaten hemen arkasından sadece Bakanlar Kurulu listesinin okunacağı yani 2 dakikalık bir işin yapılacağı meclis toplantısına iktidara mensup milletvekillerinin geç gelmiş olması milletvekilleri içindeki rahatsızlığı da gösterdi. Hükümet programı görüşmelerine de bir buçuk saat geç geldiler. Bütün bunlar, hükümeti kuran partilerin kendi içinde de bu hükümetle ilgili huzur ve güveninin olmadığını ortaya koydu. Bu hükümet Allah’a emanet bir hükümet. Ben ilk günden, kabinenin okunacağı gün iki buçuk saatlik gecikme olduğunda, karşımızda ölü doğmuş bir hükümet olduğunu söylemiştim. Ölü gözünden yaş beklemenin de bir manası yok.

 

“Seçimin zamanı ortaklar arasında hemfikir olunan bir konu değil”

Dahası, hükümet programında Ekim ayında ülkeyi seçime götürme hedefi olduğu yazıyor. Ama daha hükümet programı tartışmaları yapılmadan önce, Sayın Erhan Arıklı seçimin Mayıs’ta olabileceğini söylerken, Sayın Fikri Ataoğlu 2022’de olabileceğini söylüyor. Bu konuda hemfikir değillerse hükümet programına neden Ekim’de seçime götürme hedefini koydular. Bütün bunlar da gösteriyor ki, bu hükümet aslında bir seçim hükümetidir ama seçimin ne zaman olacağı ortaklar arasında hemfikir olunan bir konu değildir. Bu da, bu hükümetin sürekli tarihi belli olmayan bir erken seçim tartışmasıyla yürüyecek olduğunu gösteriyor. Bütün bunlardan istikrarlı bir hükümet yapısı olmadığı ve pandeminin sıkıntılı koşullarında bu kadar istikrarsızlıkla ülkeyi yönetmenin de mümkün olmadığı çok açık bir şekilde görülüyor.

 

“Bu hükümetten birşey beklemek ölü gözünden yaş beklemektir”

Soru: Sizin de az önce bahsettiğiniz gibi UBP Kurultayı’nda en çok oyu alan iki adayın da müdahaleye dair açıklamaları oldu. Kuzey Kıbrıs’ın iç işlerine yapılan müdahalelere, sonrasında bir partinin iç işlerine karışılmasına da tepki koydunuz. Tüm bu yaşananlara baktığınızda demokrasi nereye gidiyor?

Erhürman: Bizim iki temel ilkemiz var, birincisi bir partinin kendi içişleri başka bir partiyi ilgilendirmez. Biz bu konuda hassasız, geçmişte Sayın Ersin Tatar, mecliste CTP’nin içiyle ilgili konuşmak gibi bir alışkanlık edinmiş olmasına rağmen biz bu ilkeye sadığız. İkinci ilkemiz de, elimizde veri olmadan konuşmayız yani dedikodulardan hareket etmeyiz. Sayın Ersin Tatar meclisteyken “benim duyumlarım var” derdi, Sayın Tatar’ın durmadan duyumlar üzerinden politika yapmasına rağmen biz dedikodular üzerinden politika yapmayız.

Ama UBP kurultayıyla ilgili konuşmak zorunda kaldık. Neden? Kurultay “bu kurultayda sadece bir başkan seçilmeyecek, aynı zamanda bir Başbakan seçilecek” nidalarıyla yapıldı, Başbakan seçilecek denildiğine göre bütün memleketi ilgilendiren bir şeyden bahsediliyordu. O zaman birinci ilkeyi kendileri ihlal ettiler ve dolayısıyla Başbakan seçeceği iddia edilen bir kurultayın, başkan dahi seçemeden dağılmış olduğunun ilan edilmesi bizim açımızdan konu üstünde konuşmayı gerektiriyordu. İkincisi, elimizde veri yoktu ama o kurultayda en çok oyu alan iki aday sonradan yaptıkları açıklamalarla müdahale edildiğini kendileri söylediler. Dolayısıyla artık elimizde veri de var. Bu durumda UBP kurultayına müdahale edildiğini en çok oy alan iki aday açıkça ortaya koyuyorsa ve bu, başbakan seçeceği iddiasıyla toplanan bir kurultaysa, olanlar bu ülkenin demokrasisi açısından yaradır. Bu hükümet bu kadar anormal koşullarda kuruldu. Bu nedenle bu hükümetten herhangi bir beklenti olamaz, birşey beklemek ölü gözünden yaş beklemektir. Çünkü bu tablo demokrasi açısından hiçbir şekilde kabuledilebilir bir tablo değil. Ben UBP tabanının da bu tabloyu kabul ettiği, sindirdiği kanaatini hiçbir şekilde taşımıyorum.


“Yapmazsanız, seçimden önce yalan söylediğiniz ortaya çıkar”

Soru: Bir milletvekili “Türkiye’den para gelecek bir hükümet kurulsun” gibi bir açıklama yaptı. Zaten bu hükümet de aslında bunu yapabilecek bir hükümet olduğunu iddia ediyor. Ancak 13. maaşla ilgili tartışmalar var, seçimden önce hiçbir sıkıntı olmayacağı söylendi ama şimdi kaynak arayışından bahsediliyor. Bu konuyu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Erhürman: Tablo bu açıdan da hiç normal değil. Çünkü bu hükümetin içindeki büyük parti, zaten bir önceki hükümetin içindeki büyük partiydi. Maliye Bakanlığı o hükümette de, şimdiki hükümette de aynı partide. Seçimden önce, Eylül ayında, hükümet adına “13’üncü maaşla ilgili sıkıntı yok” diye açıklama yapıldı. Bu açıklama neden yapıldı? Seçimden önce yapıldığına göre ve 13’ncü maaşa aylar olduğuna göre, belli ki seçim maksatlarıyla yapıldı. Seçimden önce, 1500 TL, işverenlere %11 prim desteği, esnafa 2000 TL destekle ilgili beyanatlar verildi. Hatta bunlarla ilgili taahhütler 2021 yılı ortalarına kadar sarkıtıldı. Seçimden önce bunlar söylenirken Maliye’nin olanakları bilinmiyor muydu? Biliniyordu. Bunu bilerek yaptıysanız, şimdi bu konularda hiç bir mazeretiniz olamaz. Ama aynı partiye mensup bir bakan 13’üncü maaşla ilgili sıkıntı olduğuna dair açıklama yaptı. Seçimden önce o taahhütleri maliyenin durumunu bilerek verdiniz, şimdi bunları ödemeniz bir başarı hikayesi değildir. Bunları ödemeniz sadece sizin seçimden önce yalan söylemediğinizi ispatlamak için yapmak zorunda olduğunuz bir şeydir. Yapmazsanız, seçimden önce yalan söylediğiniz ortaya çıkar. Ama şimdi bu olanlarla ilgili bir başarı hikayesi uydurulmaya çalışılıyor, “Çok sıkıntı vardı, buna rağmen biz 13’üncü maaşı ödedik” ya da “çok sıkıntı vardı ama taahhütlerimizi yerine getirdik. Bak ne kadar başarılıyız”. Bunu yapmak başarı olmayacak. Bunu yapmak sadece seçimden önce verdikleri taahhütleri yerine getirme zorunluluğudur ve yalan söylemediklerini ispat etmek için bunu yapmaya zorunludurlar. O yüzden bize bunu bir başarı hikayesi gibi paketlemeye kalkmasınlar.

 

“TC ile ilişkiler bu kadar zeminsiz bir noktada kurulamaz”

Milletvekillerinden söyleyenler oldu ama genel olarak tabanda hep söyleniyor, “para alacak hükümet gelsin”. Bu, Kıbrıs Türk demokrasisinde açılan en büyük yaradır. Halk iradesini ortaya koyar ve bu işi en iyi yapabilecek insanları bir yerlere getirir ya da meclisteki partiler hükümet kurarken, en iyi olabilecek hükümet modelini ortaya koyar. Eğer buna yeni bir kriter uydurursanız ve “seçimde parayı getirebilecek olan seçilsin”, “Mecliste de parayı getirebilecek olan hükümet kursun” derseniz, “birileri parayı getirebilir, birileri getiremez” demek istiyorsunuz ve bu ilke üzerinden demokrasiyi şekillendirmeye çalışıyorsunuzdur ki, bu demokraside, iradede açabileceğiniz en büyük yaradır. TC ile ilişkilerde de açabileceğiniz en büyük yara budur. Çünkü TC ile ilişkiler bu kadar zeminsiz bir noktada kurulamaz. TC ile ilişkiler protokoller üzerinden kurulur ve protokoller de karşılıklı taahhütler üzerinden işler. O yüzden ben başbakanken hep “ben imzaladığım protokolü uygularım, uygulayamayacağım protokolü de imzalamam” diyordum. Devlet ciddiyeti bunu gerektirir. Ama şimdi durum öyle değil. Çünkü 2020’de Sayın Ersin Tatar’ın imzaladığı protokol ayaklar altına alınarak bugüne kadar gelindi. Ama protokolde taahhütlerin karşı tarafı olan, kendisine taahhütte bulunulan TC de bunlara sesini çıkarmadı. Dolayısıyla protokoller düzeni de darmadağın oldu. Ama bu böyle devam ederse, olacak olan TC ile ilişkilerin zedelenmesidir. TC ile ilişkileri zedelediği gibi, Kıbrıs Türk halkının özgüveni de zedelemiş olur. Kıbrıs Türk halkının temsilcileri yerine getiremeyecekleri taahütleri veren insanlar konumuna düşüyor ve bu konum da Kıbrıs Türk halkının iradesine en çok zarar verecek olan konumdur. Dolayısıyla Kıbrıs Türk siyaseti artık “kim parayı bulacak” tartışmasından kurtulmalıdır. Kıbrıs Türk siyaseti bunun içerisinde olduğu sürece Kıbrıs Türk demokrasisi de yara almaya devam edecek.


“Kendi ayaklarımızın üzerinde durabiliriz”

 Soru: Maliyenin durumunun ne olduğuna dair sizin elinizde veri var mı?

Erhürman: Biz iğneyle kuyu kazar gibi uğraşarak, rakamları bir araya getirerek bu bilgiye ulaştık. Bu bilginin içinde sevindirici bir taraf var, Mart’tan itibaren yani pandeminin başlangıcından bugüne kadar, Maliye’nin aylık gelirlerinde düşüş yaşanan iki ay var. Onun dışında Maliye’nin aylık gelirleri hep normal gelirlerimize çok yakın oldu, hatta Ekim ayında onun da biraz üstünde seyretti. Bu da aslında bizim bir iddiamızın ne kadar temelli olduğunu gösteriyor, Kıbrıs Türk ekonomisi kendi ayakları üzerinde durabilir. Pandemi döneminde bile, bütün dünya ekonomileri açık verirken, bütün dünyada gelirlerde ciddi düşüşler olurken, bizim maliyemizin gelirlerinde bunun sadece iki ay yaşanmış olması, geriye kalan aylarda gelirlerin hep normaller civarında seyretmiş olması bizim bu ekonomik yapıyla kendi ayaklarımızın üzerinde durabileceğimizi gösteriyor. Bu iyiye işaret. Ama pandemi döneminde giderler arttı. Bu da Maliye’de bir takım sıkıntılar yarattı. Ama bu sıkıntıların üzerine, son derece gereksiz, partizanca ve seçim maksatlarıyla yapıldığı çok açık belli olan istihdamlar da yapıldı. Yine seçime giderken, son bir hafta içerisinde, seçim maksatları için olduğu çok açık  şekilde spor kulüplerine 20 milyon TL yardım verildi, seçime 3 gün kala yoksullara 20 milyon TL dağıtıldı ki yoksullara bunun dağıtılması gerektiğini biz Mart’tan itibaren söylüyorduk. Ama bunun da seçim maksatlarıyla ve hesapsız, kitapsız yapıldığı ortaya çıktı. Bütün bunlar Maliye’nin genel durumuna zarar verdi. Ama Maliye’nin genel durumundan ziyade, madem ki o protokol orada var ve o protokolde Maliye’nin cari bütçe açığına 1 milyar 150 milyon TL katkı öngörülüyor, demek ki Maliye’nin sorunundan ziyade ekonominin, piyasanın, özel sektörün sorunlarına odaklanmamız gerekiyor. Oradaki sıkıntımız, 10 bin iş yerinin kapanmış ve on binlerce insanın işsiz olmasıdır. Buradaki sıkıntıya yoğunlaşılması gerektiğini de taa Mart’tan beri söylüyoruz. Ama seçime gidilirken bunların hiç biri dikkate alınmadı. Herşey, protokolün uygulanması da seçim maksatları üzerinde şekillendirildi ve bugünkü duruma kadar gelindi. Ama hala o protokol çerçevesinde bütün bu ihtiyaçları karşılayacak rakamlar var. Dolayısıyla bunların gerçekleşmesi gerekir. Bunlar gerçekleşirken, Mart’tan beri uyardığım gibi tekrar uyarıyorum, esas odak noktası ekonomi, istihdamı korumak ve iş yerlerimizi ayakta tutmak olmalıdır ki 2021’in ortalarına doğru aşıyla birlikte normalleşme başladığı noktada ayağa kaldıracak insanlar bulabilelim. Çünkü iş yerlerimiz battıktan sonra, insanlarımız işsiz kaldıktan sonra onları ayağa kaldırmak, ölüyü diriltmek son derece zordur. Onun için onların hiç olmazsa asgari seviyede ayakta tutulacağı önlemleri bu hükümetin muhakkak uygulaması gerekir.

 

Memleketin hali...

Soru: Türkiye’den su getirme projesindeki sorunun hangi para ile tamir edildiği de bir başka tartışma konusu oldu...

Erhürman: Boru hattıyla ilgili yaşananlar da hiç normal değil. Çünkü boru hattıyla ilgili seçimden çok kısa bir süre önce Türkiye’de bir tören düzenlendi, onun seçime bir tür müdahale olduğunun  söylendiği herkesin malumu. Ama o tören yapılmış olmasına rağmen, hiçbir noktada, hiç kimse oradaki harcamanın TC dışında bir yerlerden yapıldığına dair hiçbir şey söylemedi. Sonra bir gazetede 900 milyonun aslında KKTC’den ödendiğine dair bir iddia ortaya atıldı. Bunun üzerine Sayın Ersin Tatar, ki protokolü imzalayan kişi kendisiydi, bir televizyon programında o su borusunun tamiri için 800 milyon TL’nin TC’den aktarılan parayla ödendiğini açıkladı. Kelimeler önemli, “TC ödedi” başka bir şeydir, “TC’den aktarılan parayla ödendi” başka bir şey. TC’den protokol çerçevesinde para aktarılır. Biz de, “demek ki bu, protokoldeki 2.3 milyar TL’lik rakamın içinden ödemiştir” dedik. 10 gün boyunca bunu tartıştık, bunu gündemde tuttuk. Nihayet hükümet programının görüşüldüğü meclis oturumunda, gece yarısı, Sayın Ersan Saner kürsüye çıktı ve “hayır, bu 800 milyon protokoldeki rakamın içinde değildir, tamamen TC tarafından ödemiştir. Çünkü zaten bu boru hattının mülkiyeti de TC’ye aittir” dedi. Zaten bunu biliyoruz. Ben de “Sayın Tatar kendisi açıkladı” deyince, bunun üzerine Sayın Arıklı ve Sayın Oğuz “Sayın Tatar yanlış biliyor” dedi. Yanlış biliyor denilen ve 10 gündür bu tartışmanın yapılmasına sebebiyet veren kişi kim? Şimdiki Cumhurbaşkanı ve o dönemin başbakanı olan, protokolü imzalayan kişi. Bu kişi “TC ile bizim ilişkilerimiz mükemmeldir” diyen ve TC ile her gün görüşen kişi. Nasıl oldu da 10 gündür bu konuda hiçbir cevap verilmedi de, ansızın gece yarısı Sayın Saner bunu söyledi. Yani normal olmayan şeylerin sayısı, haddi hesabı yok, hiçbir şey normal değil. Şimdi bildiğimiz şey, Sayın Ersin Tatar yanlış biliyor, yanlış bildiği gibi kamuoyunu da yanıltıyor, kamuoyunu yanıltan kişi şu anda Cumhurbaşkanı olan ve bu protokolü imzalayan dolayısı ile konuyu en iyi bilmesi gereken kişi. Memleketin hali bu.

 

“Kriz yönetiminin belli kuralları vardır”

Soru: Korona sürecine gelirsek, Sağlık Bakanı “çok başarılı bir süreç yönettik, mecliste bizi hep eleştiriyorlar” diye sitem ediyor. Bu süreci neden başarılı bulmuyorsunuz?

Erhürman: Hükümetin şunu bilmesi gerekiyor, başarılı bir süreç yönetmenin kıstasının ne olduğunu Mart’tan beri anlatmaya çalışıyoruz. Kriz yönetiminin belli kuralları vardır. Birincisi, bir karar almadan önce ilgili tüm taraflarla, tüm paydaşlarla fikrinizi paylaşmak durumundasınız. İkincisi, karar aldığınız zaman bu kararı uygulamak için ilgili paydaşlara bir süre tanımak zorundasınız. Üçüncüsü de, bu süreçlerden geçip karar aldıktan sonra bu karardan geri dönmemelisiniz. Çünkü insanlara güven verecek olan o istikrardır. Kriz yönetiminin en temel unsuru insanların güvenmesidir, çünkü güvenirlerse o kararlara uyarlar. Başarılı olup olmadığını bu tablo çerçevesinde değerlendirmek lazım.

Mart’tan itibaren pandemi hastanesi diye tutturduğumuz şeyin hala bugün açılamamış ve devreye girememiş olmasıdır başarısızlık olarak addedilebilecek olan. Çünkü “bir pandemi hastanesi olmazsa, Dr. Burhan Nalbantoğlu Hastanesi pandemi hastanesi konumunda kalırsa ortaya çıkacak sorunlar Dr. Burhan Nalbantoğlu Hastanesi’nin başa çıkamayacağı sorunlara dönüşebilir ve diğer hastalıkların tedavisinde vermesi gereken hizmeti veremez noktaya gelebilir” demiştik. 15 Kasım’da törenlerle hastaneyi açtılar, bugün hala hastane hizmete giremedi. Aslında Mart’tan hesaplamak lazım, 9 ayda pandemi hastanesi hizmete girememiş oldu, korktuğumuz da başımıza geldi ve Dr. Burhan Nalbantoğlu Hastanesi’nde vakalar çıktı, ortalık o anlamda karıştı.

Son kararlara bakalım, hala bu memlekette meyhaneyle lokantayı ne hukuken, ne de mantıken nasıl ayırabileceğini anlamayan bir yapıyla karşı karşıyayız. Güney’de çalışan işçilerle ilgili de karar alırken onlarla görüşmüyorsunuz, kararı alıyorsunuz. Eylemler üzerinden görüşme noktasına geliyorsunuz. Sağlık Bakanlığı işçilerle görüşmüyor, Başbakan görüşüyor. Önceden görüşülmediği için bu insanların bu tehlikeli dönemde eylem yapmasına sebep olunuyor. Kararlar bugün alınıyor, ertesi gün uygulamaya kalkılıyor. Normal olmayan şeyler bunlar. Bunları pandeminin başlangıcından 9 ay sonra yapıyorsunuz. Pandeminin başlangıcından bir ay sonra yapmış olsaydınız, “daha tanımadığımız bir virüs, ne olacağını bilmiyoruz” derdik, zaten biz de o dönemde o yüzden destekleyici muhalefet yapmaya çalıştık. 9 aylık sürede meyhane- lokanta meselesi daha önce de tartışıldı. Hiç olmasa yaşadıklarınızdan ders çıkarın. Bunu da yapmıyorsunuz.

 

“Bedeli insanlar ödüyor”

Birçok ülkeye kıyasla oransal olarak bizde vaka sayısı az. Bu doğrudur. Allah’a şükür ölüm sayısı da az. Tabii ki her ölen insanımız çok ciddi bir kayıptır, hepsine Allah’tan rahmet diliyorum. Ama oransal olarak az olması bizi biraz olsun rahatlatıyor. Bunun böyle olmasının bir sürü bedeli var. Bu bedeli de insanlar ödüyor. Güney’e geçemeyip ekmek parası kazanamayan bu insanlar ödüyor. Siz bu bedeli ödeyen insanlara destek de olmuyorsunuz. O 1500 TL’lerin 2000 TL’lerin içinde Güney’de çalışan insanlar hiçbir zaman olmadı. Sanki onlar yokmuş gibi davranıldı. Ama o insanlar bu bedeli ödedi. Mantık çok nettir, bireyler kamu sağlığı için kendi çocuklarının rızkından bir feragatta bulunuyorlarsa, o feragatta bulunanın feragatini siz kamunun toplam parasından tazmin etmek durumundasınız. Mantık bu kadar basittir. Bu mantığı bile kafanızda oturtabilmiş değilsiniz. İnsanlar sokaklara dökülünce insanlarla görüşüyorsunuz ve bir çözüm bulmaya çalışıyorsunuz, ama sorun yine tam olarak çözülemiyor.



Yarın:

  • “Sadece federasyondan vazgeçmediler, aslında Kıbrıs sorununun çözümü meselesinden de vazgeçtiler.”
  • “Sayın Anastasiadis çözüm istediğini dünyaya anlatma ihtiyacı hissetmeden, oturduğu yerde, altın tepside ‘çözümü aslında ben isterim, Kıbrıs Türk tarafı istemiyor’ pozisyonuna giriyor.”
  • “Şunu herkesin bilmesi lazım, Kıbrıs sorununu da, Maraş’ı da en iyi bilen insanlar, Kıbrıs Türk halkının yetiştirdiği insanlardır. Bunlar bizim sorunlarımız, bunlarla onlarca yıldır biz yaşıyoruz.”
  • “Kıbrıs Türk halkının 2004’ten beri ‘Ben uluslararası hukuk içine girmek istiyorum. Ben dünyaya açılmak istiyorum. Ben çözüm iradesi zemininde bu haklarımı talep ediyorum’ diyen pozisyonu bir anda hallaç pamuğu gibi atılıyor, hem Kıbrıs sorununda, hem de Maraş’ta.”
  • “Bizim bir an önce halkın iradesini yenilememiz gerektiği bilgimiz var. Bizim bir an önce bu halkı korumak için bu normal olmayan yapıdan kurtulmamız gerektiğine dair bilgimiz var. Bu bilgiler doğrultusunda muhalefetimizi şekillendireceğiz.”
Bu haber toplam 2170 defa okunmuştur
İlgili Haberler