1. YAZARLAR

  2. Tayfun Çağra

  3. 1880’lerden bu güne Efkalibdolarımız (Okaliptüs)…
Tayfun Çağra

Tayfun Çağra

Yazarın Tüm Yazıları >

1880’lerden bu güne Efkalibdolarımız (Okaliptüs)…

A+A-

Digiturk’te Avustralya’da ev tasarımlarıyla ilgili bir program izlerken bizim buralarda da çok olan okaliptüs (efkalibto) ağaçları da gözüme ilişti. Biliyorsunuz o ağaçlar zaten ülkemize de İngiliz yönetimi sırasında Avustralya’dan getirilip dikilmiş 1880’lerde… Nedeni bataklıkları kurutmak için… İşte sözkonusu programda o ağaçları o tasarlanan evlerle birlikte tasarlamak ve o evin bir parçası halinde yaşatmak için ortaya konulan çabaları görünce aklıma daha birkaç gün önce Dereboyu’nda Kanlıdere içinde Kaymakamlığın yaptığı temizlik çalışması geldi. Bu gibi işler bizim ülkemizde ne yazık ki cehaletin verdiği cesaret ve umursuzlukla yapıldığı için ne yaptıklarının veya neyi mahvettiklerinin de farkında değiller.

Veya farkında olarak, yine birkaç dönümden daha rant elde edebilmek için arazi açmaya çalışıyorlar. İşte o “temizledik” dedikleri dere yatağındaki herşeyle beraber efkalibto ağaçları da ‘temizlenmiş’ oldu. Konuyla ilgili internette kaynak ararken ODTÜ Kuzey Kıbrıs Kampüsü öğrencisi Hazal Hoca’nın birkaç yıl önce ders projesi olarak hazırladığı bilgilere ulaştım. Yazıdaki ilk bölüm özellikle eskilerin yararlandıkları sistemle ilgili;

“Geçen haftalarda, hava değişiminden kaynaklandığına inandığım grip hastalığına yakalanmıştım ve burun tıkanıklığından dolayı da nefes almakta güçlük çekiyordum. Aklıma hemen annemin bir zamanlar ben küçükken uyguladığı bir yöntem geldi. Topladığım Okaliptüs (Kıbrıs’ta yaygın olarak kullanılan ismiyle Efgalibdo) yapraklarını hemen kaynattım ve çıkan buharı içime çektim. Bir iki dakika sonra da farkı hissettim. Nefesim açılmıştı gerçekten.” 

Hazal Hoca ağaçların ülkemize gelişiyle ilgili araştırmalarını da aktarıyor yazısında;        

“Okaliptüslerin Avustralya ve çevre adalarda FAO kayıtlarına göre 600, Avustralyalı ormancılara göre 1000’e yakın türü vardır. Değişik yaprak, çiçek, meyve ve gövde formu geliştiren bu tür çalı, ağaççık ve ağaç, yüksek ağaç halinde bulunur. Uzun ve iri gövdeleri sayesinde diğer ağaç türlerinden farklı olarak yetişkin bir okaliptüs ağacı bünyesinde 200 ila 1000 litre su bulundurabilir. Ülkemizde en çok izlenen tür E. Camaldulensis ve E. Gomphasephala türleridir….

Okaliptüsler’in Ada’ya getiriliş serüveni Fransız Orman Servisi Üyesi P.G. Madon’un 1875 yılında Türkiye ormanları için rapor hazırlaması için o dönemin Osmanlı Yönetimince İstanbul’a çağrılması ile başlar.”

Bu sırada Kıbrıs İngiliz yönetimine geçer ama Madon, bu yönetimde de işini devam ettirme becerisini gösterir. Özellikle o sırada yaygın olan ve bataklıklarda üreyen sivrisinekler yüzünden artan sıtma hastalığına bataklıklara dikilen okaliptüs ağaçları çare olmuş ve bir süre sonra sıtma bitmiştir.

İşte Ziraat Bankası önündeki şimdi ‘anıt ağaç’ olan o okaliptüsler de o dönemde dikilen ilk ağaçlardandır.

Özellikle genç nüfusumuzun ülkemizde sık gördükleri ama haklarında bilgi sahibi olmadıkları ve önemini pek kavramadıkları bu ağaçlar hakkında birkaç cümle yazmak istedim bu hafta başında… Bir de değerlerimize karşı takınılan cahilliği gösterebilmek için… Öte yandan zeytin ağaçlarımızı bile rant uğruna bir çırpıda gözden çıkaranların efkalibdoları da rahat rahat gözden çıkarabileceği gerçeği de ne yazık ki acı bir gerçek olarak gözlerimizin önünde duruyor.

 


 

Daha da çok akıp gitsin Girne!..

sel.jpg

“Girne battı” dedik, “Ah Girne” diye iç geçirdik bir kez daha… Daha da fazla batacağı gibi, daha da fazla iç geçireceğimiz gibi… “Biz söylemiştik” demek istemiyorum diye de çok söylenir bu gibi durumlarda karşıdakini küçük düşürmemek, mahcup etmemek için ama bu konuda “biz söylemiştik” demek karşıdakini/karşıdakilerini küçük düşürse de, mahcup etse de, hatalarını hatırlatsa da, aşağılasa da önemi yok, defalarca söylenebilir. Hoş, daha kötü şeyler söylense de zaten karşıdaki/karşıdakiler mahcup olmuyor ki… Yüzlerine tükürsen ilahi yarabbi şükür diyecek tipler onlar… Rantın çekiciliği, daha fazla beton, daha fazla işgal, daha çok para, daha çok, daha çok, daha çok… Daha çok olsun da ne isterse gitsin! Daha çok olsun da ne olursa olsun, ne batarsa batsın… Dereler işgal edilmiş, üzerlerine beton dikilmiş, suyun akıp gideceği yerlere bazen incecik borular döşenmiş sanki akıp gelen su o incecik borunun şeklini alacak da hepsi onun içinden akacakmış gibi… Alır mı, dinler mi sel suları!.. Taşar gider… Kıbrıs’ın incisi Girne, midyesinin kabukları arasından sıyrılıp, betonlara çarpa çarpa, parçalana parçalana denize akıp gidiyor… Önemli değil, daha çok-daha çok merakımız var ya!.. Daha da çok akıp gitsin Girne!


 


Vekillik telaşı 

Bir telaş bir telaş… Neredeyse herkes milletvekili olacak… Anlamadım gitti! Ne var bu vekillikte bu kadar istenecek! Tanınmak, popüler olmaksa sebep, bunun için çok daha başka ve de yararlı işler de yapılabilir… Bir kitap yazılır, bir film çekilir, spor yaparsınız, bilim üretirsiniz, fikirleri çarpıştırırsınız… Ben de neler söylüyorum allahaşkına! Bunlarla tanınma mı olur, bizim memlekette vekillikten başka popülerlik mi var!


Yine kaçamadım

Ben o Gönyeli Çemberi’nden gene kaçamadım yahu… İşten çıktım, Sanayi’den çıkamadım, orada da taa Sanayi içlerine kadar kuyruk, oradan çıktım, taa Fuar önünden Çember’e kadar kuyruk, karşı tarafta taa Hidden Garden önünden Sanayi Işıklarına kadar kuyruk… Bu sırada Sanayi’den de itfaiye aracı yangına gitmek için sirenlerini çalıştırmasın mı! Nasıl çıktı, nasıl yol aldı, söndürecek yangın kaldı mı bilmiyorum… Kemal bey, ben Gönyeli Çemberi’nden yine kaçamadım!


Hayat seni güldürmüyorsa espriyi anlamadın demektir.

Anton Çehov

 

Bu yazı toplam 1100 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar