1. YAZARLAR

  2. Niyazi Kızılyürek

  3. Savaşa ve Barışa Kant ile Spinelli’nin Pencerelerinden Bakmak!
Niyazi Kızılyürek

Niyazi Kızılyürek

Savaşa ve Barışa Kant ile Spinelli’nin Pencerelerinden Bakmak!

A+A-

2026 yılına girerken pek çok ülkede insanların barış temennisinde bulunduğu dikkatimi çekti. Belki de her yıl aynı temenni dile getirilmektedir ve benim dikkatimden kaçmıştır.

Fakat her yıl tekrarlansa bile bunda bir tuhaflık yoktur. İnsanlığın en büyük sorunu hala savaş, en büyük hasreti de barış olmaya devam ediyor.

Üstelik, medenileşmede ilerleme sağlandıkça savaşların sona ereceğini öngören Freud ve Norbert Ellias gibi düşünürlerin çığır açıcı değerlendirmelerine karşın, teknolojik açıdan büyük ilerlemeler kaydedilse de, savaşların aralıksız devam ettiğini görüyoruz.

Yeni yılın bu ilk yazısında barış üzerine kafa yoran ve önemli eserler üreten iki isim üzerinde durmak istiyorum: Immanuel Kant ve Alterio Spinelli.

Biri cumhuriyetçi, diğeri Marksist kökenli olan bu düşünürler farklı yüzyıllarda yaşamalarına karşın savaş ve barış konusunda benzer noktalara işaret ederek insanlığa kalıcı bir miras bıraktılar.

İkisi de devletlerin mutlak egemenliğine son vermeyi ve federalleşmeyi barışın temel şartları arasında görüyorlardı.  

Aristoteles’ten sonra, yaşadığı dönemde Avrupa’nın en saygın filozofu olarak görülen Kant, 1795 yılında ebedi barışa dair ünlü çalışmasını yayınladı. Devrim Fransa’sı ile İspanya ve Prusya arasında imzalanan Basel Anlaşmasından sonra kaleme aldığı çalışmasına “Ebedi Barışa Üzerine Felsefi bir Tasarı” adını veren Kant, ebedi barışı sağlamak için bazı koşulların yerine getirilmesinin şart olduğunu ileri sürüyordu ve devletlerin hukukun üstünlüğüne yer veren cumhuriyetçi bir anlayışla örgütlenmeleri, insan haklarına saygılı olmaları, uluslararası hukukun ve devletlerarası ilişkilerin federal bir anlayışla düzenlenmesi ve etkili uluslararası kurumların oluşturulmasını önemsiyordu.

 Yurttaşların özgür olduğu ve kendi rızalarıyla oluşan yasalar tarafından yönetildikleri cumhuriyetçi bir düzen olmadan, kalıcı barışın olamayacağını ileri süren Kant, içeride demokrasi, dış ilişkilerde de egemenlik paylaşımına dayalı federalleşmeye büyük önem atfediyordu.

Bu ilkeleri benimseyen devletlerin oluşturacakları birlikten söz ediyordu ve bu birliği, “halkların birliği”, “milletlerin devleti”, “uluslararası devlet”, “federasyon” gibi kavramlarla tanımlıyordu.

Kant’ın önerisi, tarihsel süreç içinde ortak bir dünya devletine gidebilecek yola işaret ediyordu.

Kant, bu koşulların oluşmadığı bir dünyada yapılan barış anlaşmalarının ancak yeni bir savaşa hazırlık için sağlanan ateşkesten başka bir şey olmayacağını söylüyordu.

Günümüzde uluslararası kurumların gerilediğini, var olduğu kadarıyla hukuk devletinin tehdit altında olduğunu ve otoriter eğilimlerin güçlendiğini görüyoruz.

Bu durumun elbette devam eden savaşlarla yakından bir ilişkisi vardır!

Alterio Spinelli, Mussolini tarafından kapatıldığı zindanda arkadaşı Ernosto Rossi ile birlikte 1941 yılında kaleme aldığı manifestoda Özgür ve Birleşik Avrupa’ya Dair görüşlerini dile getirdi.

İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinden sonra ulus-devletler Avrupa’sına geri dönülmemesi gerektiğini, çünkü bunun savaşların devamı anlamına geleceğini vurgulayan Spinelli ve Rossi, kalıcı barış için Avrupa Federasyon’un kurulmasını öneriyorlardı.

Kant için olduğu gibi Spinelli için de devletlerin mutlak egemenliği savaşların temel nedenleri arasında yer alıyordu.

Spinelli, ulusların kuruluş aşamasında ilerici yapılar olarak tarih sahnesine çıkmış olsa da, Birinci Dünya Savaşı’nda ve sonrasında yayılmacılığa yöneldiklerini ve bu duruma son vermek için Avrupa Federasyonunun kurulmasını savunuyordu.

Spinelli şöyle diyordu:  “Ulus artık, kolektif yaşamın ortak adetler ve beklentilerle devlet temelinde örgütlendiği tarihin bir ürünü olarak görülmüyor. Tam tersi, ulus tanrısal bir yapıya dönüşmüştür. Sadece kendi varlığını ve gelişimini düşünmek zorunda kalan, başka uluslara vereceği zararları zerre kadar düşünmeyen bir yapıya...

Spinelli’ye göre, ulus-devletlerin mutlak bağımsızlığı yayılmacı eğilimlerin ortaya çıkmasına yol açmıştır. Her devlet, diğer devletlerin gücü tarafından tehdit altında olduğunu hissediyor ve varlığını güvence altına almak için “yaşam alanlarına” yayılıyor. Fakat bu egemen olma isteği, en güçlü devletin diğer devletler üzerinde hegemonya oluşturmasıyla sağlanabilir. Böylece devlet, yurttaşların özgürlüğünün bekçisi olmaktan çıkıp, tebaasının despotuna dönüşüyor ve bütün gücünü savaşta en iyi sonucu almak üzere seferber ediyor.

Spinelli, böyle bir ortamda barış yeni bir savaşa hazırlık dönemi olarak görülür diyordu: “Okul (eğitim), Bilim, Üretim ve Yönetim savaş potansiyelini artırmak için iş başındadır. Anneler askerlerin üremesini sağlamak için kullanılırlar ve en doğurgan hayvanların ödüllendirildiği kriterlerle ödüllendirilirler. Çocuklara en hassas yaşlarında silah eğitimi verilir ve yabancılara karşı nefret duymaları öğretilir. Her şeyin militarize edildiği  ve herkesin askeri hizmete çağrıldığı bir ortamda bireysel özgürlükler ortadan kalkar. Savaşların devam ettiği bir ortamda kimse yaşamın tadına varamaz. Aile yaşamı, iş, mal-mülk, hiçbir şeyin kıymeti kalmaz. Uzun yıllara yayılan çabalarla elde edilen refah birikimi bir kaç gün içinde yok olur gider.”

Spinelli ile Rossi, savaş sonrası Avrupa’da çözülmesi gereken en büyük sorunun, Avrupa’nın egemen milli devletlere bölünmesini temelli olarak ortadan kaldırmak olduğunu söylüyor ve Avrupa’nın federalizm anlayışıyla yeniden örgütlenmesi gerektiğini ileri sürüyorlardı.

Avrupa’da bağımsız devletler arasında bir dengenin kurulamayacağını belirtiyor, öte yandan da  kararlarını hayata geçirecek askeri güçten yoksun olan Milletler Cemiyeti gibi kuruluşların işe yaramadığını vurguluyorlardı.

En önemlisi, uluslararası hukuku savunmakla devletlerin milli egemenliğini savunmanın kendi içinde bir çelişki olduğunu belirtiyorlardı.

Immanuel Kant’ın içeride demokrasi, uluslararası ilişiklerde de egemenlik paylaşımına dayalı bir hukuk düzenin oluşturulmasına verdiği önemin ne kadar doğru olduğunu yaşayarak görüyoruz. İçeride demokrasiye değer vermeyen, dış ilişkilerde de gücü hukukun üstüne koyan devletlerin barışa verdikleri zarar ortadadır.

Öte yandan, Spinelli ve Rossi’nin egemenlik paylaşımı ve Avrupa Federasyonu konusunda söyledikleri de güncelliğini koruyor. Nitekim, bugün Avrupa Birliği’nin karşı karşıya kaldığı sorunların başında üye devletlerin ağırlıkla ve öncelikle kendi “milli çıkarlarını” koruma hevesi gelmektedir. 

Bu yazı toplam 2422 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar