1. YAZARLAR

  2. Serhat İncirli

  3. Kıbrıslı Türklerin yavaş yavaş yok edilmesi planı!
Sevgül Uludağ

Sevgül Uludağ

0090 542853 8436/00357 99 966518

Köşklüçiftlik’te hatıralarla dolu bir ev... 2

A+A-

KIBRIS’TAN HATIRALAR...

Mustafa Zaim enişte sessiz ve sakin birisiydi, teyzem onu bandabuliyaya birşeyler almaya gönderirdi ve her gün bisikletiyle gider, alacaklarını alır, eve dönerdi... Teyzemin bir de terazisi vardı ve zaman zaman bandabuliyadan gelen öte beriyi tarttığını, eksik çıkarsa Mustafa Zaim enişteyi gerisin geri bandabuliyaya gönderdiğini hatırlarım... Sahanlıkta merdivenle çıkılan bir de sende vardı ki o sendeye çeşitli erzak depolanırdı...

Köşklüçiftlik’te Şerif Arzık Sokak’taki bu evin planını rahmetlik dayımız Mustafa Fikri Soyer çizmiş, bu planların kopyaları Tamer yeğenimizde varmış... Bir Kıbrıslırum usta da bu evi yapmış – adı Yorgo Usta imiş... Bu ustanın Lefkoşa’nın Ayluga mahallesinden olabileceğini düşünüyor Tamer yeğenimiz çünkü o mahallede taş ustası Kıbrıslırumlar’ın bulunduğunu bazı Kıbrıslırum arkadaşlarından işitmiş... Ev, 1946’da yani İkinci Dünya Savaşı’ndan hemen sonra yaptırıldığı için, o günlerde inşaat malzemelerine kısıtlı olduğundan belli bir ayakkareyi geçemezmiş inşaatlar... 

Köşklüçiftlik’teki ev, en çok mercimek çorbası tüterdi ve ben o lezzeti hiçbir çorbada bulamadım. Şerif teyzenin bu çorba için soğanları kavurup diyanis yapışını da hatırlıyorum... Yemek odasında bu çorbayı içeceğimiz zaman çok sevinirdim çünkü annemin yaptığı mercimek çorbasından farklıydı Şerif teyzenin çorbaları... Gece yemeğine kalmak, benim için bir “bonus” olurdu...

Rahmetlik Şerif teyze, o kadar güzel yemekleri, leymonaddaları, tatlıları, macunları bu kadar güzel yapmayı kimden öğrenmişti? Başlangıçta bunları Fattuş teyzeden öğrendiğini sanıyordum, öyle inanıyordum çünkü Şerif teyze Mağusa’da kalıyordu bir dönem... Fattuş teyze de Mağusa’da yaşıyordu... Ama öyle olmadığını sonradan öğrendim. Meğer bu yemekleri Afet teyzeden öğrenmiş...

Annemler Ermu Sokağı’ndaki evden ayrılıp 1956’da Çağlayan’da Seyfi Akdeniz’den satın aldıkları arsanın içerisine inşa ettikleri eve taşınmışlardı – EOKA dönemi nedeniyle o bölgeden ayrılmışlardı... Çünkü annemin hatıralarına göre, o dönem EOKA’cılar, belediyede çalışan bir Kıbrıslıtürk’ü öldürmüşlerdi... Annem çok endişeliydi, babamın başına da bir şey gelmesin diye ve böylelikle Ermu’dan ayrılıp Çağlayan’a yerleşmişlerdi...

Şerif teyzeler de Köşklüçiftlik’te bu güzel evi yaptırmışlardı. Geniş bir bahçesi vardı bu evin ve rengarenk gülleri ve çiçekleri hala hatırlıyorum... Gülter ablanın geniş balkonunu, arka bahçeyi, Şerif teyzenin kalın bir hortumla bahçeyi sulamak üzere motoru çalıştırmasını, motorun gıcırtılı biçimde çalışarak kuyudan su çekerek bahçeyi o kalın, siyah hortumla sulamasını...

Evin sündürmesi ve sahanlığı mermerdi ama diğer odaların tabanları tahtaydı – teyzem bu tahtaları cilalardı ve mis gibi cila tüterdi odalar...

Gündelik yemek odasının yanında salon salamanje tarzı çok büyük iki oda vardı ki akordeon bir kapıyla araları açılıp kapanabilirdi... Salonda büyük bir kuyruklu piyano vardı ama ondan önce, Gülter ablanın küçük piyanosunun bu salonda durduğunu da hatırlarım, Beethoven resminin de piyanonun üstünde, duvarda asılı olduğunu da...

Şerif teyzenin bademli kurabiyeleri meşhurdu, bir de S şeklinde portokallı, geleneksel Kıbrıs kurabiyeleri yapardı. Bademli kurabiyelerin üstüne bol bol toz şeker serperdi... Bunlar aslında “Kavala kurabiyesi” denen kurabiyelerdi tahminim... Ağzınızda hemen dağılmasının nedeni, içerisinde bulunan öğütülmüş bademe katılan Spray yağıydı... Bir okka un ve bir önge öğütülmüş bademe, yarım okka Spray yağı (nebati yağ) koyardı teyzem... Bu tarifi yıllar sonra yeğenim Şerife Muhtaroğlu Atun benimle paylaştı ve çok mutlu oldum... Henüz bu tarifi deneyecek cesareti toplayamadım çünkü teyzeminkiler kadar iyi olacaklar mı, çok emin değilim... Ama bir gün mutlaka bu kurabiyeleri yapmayı deneyeceğim...

Köşklüçiftlik’teki bu ev ve teyzemin mutfağa hakimiyeti, sanırım bana o küçük yaşlarda örnek olmuştu... Annemle Şerif teyzemi örnek almış olmalıyım... Geriye dönüp baktığımda, şimdi bunu anlıyorum artık... Teyzemin evi gibi tütsün evim istedim hep ve öyle yapmaya çalıştım... Bir evde yemek kokusu yoksa, onu bir yuva olarak addedemem... Mutlaka yemek kokusu sinmeliydi, mis gibi tavuksuyu tütmeliydi, mis gibi mercimek çorbası, mis gibi defne yaprağı kokusu yayılmalıydı fırından... Şimdi artık bu yaşta, mutfaktayken aklımda hep Şerif teyzenin mutfağı ve onun pişirdiği nefis yemekler var... Ve elbette rahmetlik anneciğimin enfes yemekleri...

Küçük yaşta evlendirilen Şerif teyzenin, kendine ait bir hayatı olmamıştı hiç, o dönemin kadınları gibi, o da evlatları ve torunları için yaşamış, onları besleyip büyütmüştü... Onu hep yüzünde hafif muzip bir gülümsemeyle hatırlııyorum... Bu evin misafir odasında (salonda) piyanonun önünde Gülter ablanın nişan töreninde çekilmiş fotoğraflarımız var... Gülter abla Lefkoşa’da, Köşklüçiftlik’te, nişan olacağı Enis Oskay enişte ise Londra’da aynı anda nişan takmışlardı – birbirlerini hiç tanımadan nişan olmuşlar ve sonra da evlenmişlerdi. Gülter abla, Londra’ya gitmişti... Sonra uzun yıllar Ankara’da, Hacettepe Üniversitesi’nde hocalık yapmışlardı... Ardından emeklilik dönemlerinde Kıbrıs’a dönerek Girne’de bir ev yaptırmışlardı fakat bu evde çok uzun yıllar yaşayamadılar maalesef... Önce Enis enişte vefat etti, ardından Gülter abla... Çiçeklere, antikalara düşkündüler – sürekli didişirler, birbirlerine laf yetiştirirler ama birbirlerini çok da severlerdi... Çocukları olmamıştı... Kardeş çocuklarını bu yüzden daha çok severlerdi...

Şerif teyzenin iki kızı, Yalkın ve Gülter ablaların yanısıra iki de oğlu vardı: Yılmaz abi ve Ahmet Zaim... Yılmaz abi, güzeller güzeli Sonuç yengeyle evliydi... Sonuç yengeyle Yılmaz abinin iki çocukları vardı: Tamer ve Tamay... Her ikisi de çok güzel çocuklardı... Tamay’la annem çok yakındı, Tamay’ı çok severdi, Tamay da onu... Yalkın abla da Münür Muhtaroğlu’yla evliydi ve bir kızları vardı: Şerife... Annem Şerifeciği de çok severdi – sanırım Şerif teyze de kendi adını taşıyan Şerifeciği o kadar çok severdi ki annem bazan onunla dalga geçerdi... Sürekli olarak Şerifeciği yedirmesine itiraz ederdi annem ve teyzeme incitirdi...

Ahmet Zaim ise başlı başına bir ekol gibiydi... Çok yakışıklı ve çok iyi giyinen, yaşamayı seven bu genç adam, yanılmıyorsam Kıbrıs’ın ilk Almanya Büyükelçisi idi... Ardından Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Ankara Büyükelçisi olmuştu – Denktaş bu işe bozulmuştu bir süre sonra ve aralarında husumet olduğunu, didiştiklerini, Ahmet Zaim’e çok haksız muameleler yapıldığını hatırlıyorum... Ahmet Zaim, Sevim yengeyle evliydi ve üç çocukları vardı: Aral, Servet ve Mustafa... Aral, Almanya’da yaşıyordu ben küçükken... Servet abla, çok güzel bir genç kadındı ve Ayfer Sait Erkmen’le evlenmişti... Mustafacık en küçükleriydi, onun Ankara Büyükelçiliği’ndeki ikametgahlarında yaptığı densizlikleri hatırlıyorum... Ele avuca sığmayan bir çocuktu Mustafacık... Çok şirin bir çocuktu...

Köşklüçiftlik’teki bu evde mutfak neredeyse 24 saat çalışır vaziyetteydi – rahmetlik Şerif teyzemin tarana kesip kuruttuğunu da hatırlarım, dolma sardığını da, kuzinasının üstüne eğilip tavuk kaynattığını da, bumbar doldurduğunu da... Bizim gidecek fazla bir yerimiz yoktu, annem dul bir kadındı ve o dönem dul bir kadının öyle fazlaca dışarıya çıkmaması gerekiyordu, toplumun “kuralları”na göre... Böylece işten çıktıktan sonra Köşklüçiftlik’teki bu güzel eve giderdik... Kimi zaman yemeğe de kalırdık... 1963’te kendi evimizden göçmen olduğumuz zaman ve Çağlayan’a dönemediğimiz günlerde, bir süre bu evde de kaldığımızı hatırlarım... O dönem zor bir dönemdi – geceleyin belli bir saatte gidip yatmamı isterdi Gülter abla ama ben kurşun ve bomba seslerinden korkar, yatmak istemezdim...

Burası büyülü bir evdi benim için, kalabalıktı, nenem ve dedemin de sundurmada minderlerde oturduklarını hatırlarım... Mehmedali dedem ile Ziba nenemin bu minderlerde çekilmiş bir fotoğrafı bile var...

Bu evde en fazla Şerifeciğin fotoğrafları vardır – doğduğu zaman Yalkın abla onu kucağında tutuyor, annem, ben, Fattuş teyze, Sonuç yenge, Tamer yeğen, hepimiz bebeğin etrafında toplanmışız... Şerifeciğin ilk yaşgünü fotoğrafları... Şerifeciğin ikinci yaşgünü fotoğrafları... Münür enişte elinde bir kamera, herşeyi filme alıyor... Evin mermer basamaklarına sıralanmış annem, ben, Fattuş teyze, Tamay, Tamer ve aileden ve mahalleden başka çocuklar... Ben elimde iki balon tutuyorum... Ve başka fotoğraflar, albümlerden çıkarılıp bana gönderilmiş: 1970 yılında çekilmiş, annem Şerifeciği tutuyor kucağında, gülüyoruz... Bahçede çekilmiş siyah-beyaz resimler bunlar... Giydiğim elbiseleri de bu fotoğraflara bakınca hatırlıyorum... Kumaşlarını, desenlerini, dokularını... Annemin bu fotoğraflardaki giysilerini de hatırlıyorum, her bir ayrıntı çok net...

Tamer yeğen bazı fotoğrafları bulup da “Bak neler buldum” diyerek bana gönderdiği zaman, bunlar “flu”ydu, çok net değildi bazı resimler...

“Tamer yeğen, bu fotoğraflar böyle mi yoksa sen çekerken mi böyle oldu?” diye sormuştum ve bana onları daha sonra tarayıp net hallerini göndereceğini söylemişti...

Bu fotoğrafları gerçekten de scan edip, tarayıp, yüksek çözünülürlükte, net biçimde bana gönderdi Tamer yeğen... Aralarında hiç görmediğim, annemle birlikte çekilmiş fotoğraflar da vardı – bu fotoğraflar bende yoktu...

Bu fotoğraflara bakarak, aslında geçmişin kafamda ve kalbimde çok net olduğunu anladım... Flu olan şey bugündü, gelecekti... Geçmişi çok net biçimde görebiliyordum, her bir ayrıntıyı artık çok iyi hatırlayabiliyordum... Geçmiş netti, gelecek flu’ydu, belirsizdi...

Geçmiş neden bu kadar netti?

Artık bir daha geri dönemeyeceğimiz, gidip ziyaret edemeyeceğimiz o yerde, geçmişe ait bir zaman diliminde yaşanmış olanların bu kadar net olması, belki de araya yılların girmiş olmasından ötürü kalbimizde ve kafamızda bu kadar netleşmesinin sonucudur... Belki de artık ulaşamayacağımız o yerde, geçmiş olduğu gibi korunmuştur oysa gelecek belirsizdir, bugün ne olup ne olmayacağı belli değildir ve belki bu yüzden geçmişe dönüş bu nostaljik duygular, sığındığımız bir limandır, bizi rahatlatan, bildik, tanıdık bir yerdir çünkü...

Geçmişi net biçimde görebilmemi sağlayan, fotoğrafları bulup çıkaran sevgili yeğenlerim Tamer Zaim ile Şerife Muhtaroğlu Atun’a çok teşekkür ederim...

1960’lı ve 1970’li yıllarda Lefkoşa’daki bu evde klasik müzik vardı, yağlıboya tablolar yapan iki genç kadın vardı, mis gibi yemek tüten bu ev, herhalde benim çocukluğumun ideal yerlerinden biriydi... Oraya gittiğimizde mutlu olurdum...

Köşklüçiftlik’teki bu olağanüstü ev hala orada... Şimdi yeğenimiz Tamer Zaim’e ait, evi satın almış... Çünkü o da bu evde mutlu bir çocukluk dönemi geçirdi – evin her bir ayrıntısını çok iyi hatırlıyor ve o da, bu hatıraları koruyarak bu eve özenle bakıyor... Okuldan çıktığında, sahanlıktaki dolapta duran kurabiyelerden almasını söylermiş Şerif teyzem ona, mermerlerin içine yapım aşamasında serpiştirilmiş sedefleri ve düğmeleri gösterirmiş toruncuğuna... Burada teyzem oturur hamur açarmış ve Tamer de onu seyredermiş... Tamer, bu evde büyümüş, bu yüzden her bir taşın, her bir ağacın, her bir kapının, pencerenin, mermerin hikayesini çok iyi biliyor...  İyi ki Tamer yeğenimiz aldı bu evi çünkü o bu evin değerini çok iyi biliyor...

Sultan Barbaros arkadaşımızın bir sosyal medya paylaşımına yanıt veren Ülkü Özturna Bekler, şöyle yazmıştı geçen gün: “Evler kimsesiz yaşayamaz...”

Ne kadar doğru bir söz bu...

Evler kimsesiz yaşayamayınca yok olur gider – bu yüzden Köşklüçiftlik’teki ev, Tamer yeğenimizle birlikte yaşayacak, yok olmayacak... Ve ailemiz için hep bir hatıralar yumağının kaynağı olarak kalacak... Çünkü bu evde pek çok insan mutlu olmuştu...

 

hh-132.jpg

 

Bu yazı toplam 1993 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar