1. YAZARLAR

  2. Sevgül Uludağ

  3. “Bu adada yaşananları karşılıklı olarak kabul etmezsek, barışı inşa edemeyiz…”
Sevgül Uludağ

Sevgül Uludağ

0090 542853 8436/00357 99 966518

“Kıbrıs toplumu için bir sınav: İşkence edilip öldürülen 14 çocuğun durumu...”

A+A-

Zaman zaman ilginç analizlerine ve yazılarına bu sayfalarda yer verdiğimiz Kıbrıslımaronit arkadaşımız Josef Kassabis, 1974’te EOKA-B’ci bazı Kıbrıslırumlar’ın öldürerek toplu mezarlara gömdüğü, 2015 yılında Kayıplar Komitesi’nin Muratağa’daki toplu mezarda kazı yaparak kalıntılarını bulduğu ve DNA testleriyle kimliklendirildikten sonra geçtiğimiz günlerde Muratağa’da defnedilen 14 çocukla ilgili yeni bir yazı kaleme aldı ve biz de bu yazıyı okurlarımız için Türkçeleştirdik. Josef Kassabis, “Kıbrıs toplumu için bir sınav: İşkence edilip öldürülen 14 çocuğun durumu” başlıklı yazısında, özetle şöyle dedi:

“Bu kadar aşağılık olmamızı kabul etmeyi reddediyorum. Bunu kabul edemem. Böyle olamayız. Hiçbir halk böyle olamaz. Bu kadar aşağılık yani...

Öyleyse biz neyiz? Kıbrıslırum toplumu olarak yani? Ne diyoruz bu konuda?

14 çocuğun ve yüzden fazla anne ve ninenin neredeyse 50 yıl önce öldüren, bilinen katilleriyle ilgili ne yapacağız yani? Hiçbir şey mi? Hiçbir zaman mı? Ciddi miyiz? Gerçekten bu konuda ciddi miyiz?

Acaba bunun bizim hakkımızda ne tür bir izlenim bıraktığı hakkında hiç düşündük mü?

Tarih, bizimle ilgili ne yazacaktır?

Bizden sonra gelecek olanların hakkımızda ne düşüneceğini düşündük mü acaba?

Hiçbir şey yapmamak gerçekten bir seçenek midir?

Ve buna gerekçemiz ne olacaktır?

Ne?

Tam olarak ne?

ZİBİL olmamız dışında ne tür bir gerekçe olabilir?

ZİBİL bir halk...

Zibil bir kuşak, en azından... (Ancak bu bile çok az, çok yumuşak, çok fazla övücü bir nitelemedir çünkü bu bir jenerasyonu aşan birşeydir, iki veya üç kuşağı kapsar...)

Bundan başka halkın yarısının bu suçlara yatkın, öteki yarısının da kendilerini tehlikeye atacak herhangi bir risk alamayacak kadar korkak olduklarını yansıtacak bu...

Veya daha temsili biçimde söyleyecek olursak, ahalinin üçte birinin bu tür suçlara elverişli, üçte birinin kayıtsız ve üçte birinin de korkak olduğunu söyleyebiliriz.

Ancak günün sonunda geride kalan KORKAKLIKTIR... (Tüm diğer izahatlar, daha da kötü bir şey yansıtır...)

Bu kitlsel katliamlardan bu yana her tür eğilimdeki hükümetlere sahip olduk, solcu ve orta çizgideki hükümetler de buna dahildi  ancak hiç kimsecikler cesaret edemedi, somut bir şey yapmak üzere...

Daha çok sosyal medyada gerçekleşen son günlerdeki kamuoyunun tartışmaları beni cesaretlendirdi çünkü çok sayıda Kıbrıslı bu vahşeti açıkça, en kınayıcı biçimde lanetlediler... Aralarına karıştığım “normal” insan çevrelerinde en azından buna karşı çıkan seslerin görünürdeki yokluğu da beni cesaretlendirdi.

Ancak bunun ötesinde, cesaretimin kıran, hatta dehşete düşüren şey de, bu kınayıcı seslerin ölümcül biçimde boyun eğici tonuydu. Bir genelleme ve soyutlandırmaydı sözkonusu olan... SOLCU ya da SOLCULARIN DESTEKLEMİŞ OLDUĞU HÜKÜMETLERİN NEDEN HİÇBİR ŞEY YAPMAMIŞ OLDUĞU KONUSUNDA analizlerin belirsizliği ve kesin olmayışı ve kaçamak oluşu dikkat çekiciydi. Bunun da ötesinde neden HİÇBİRŞEY YAPILAMAYACAĞI belirtilmekteydi...

Hiçkimseciklerin de önerebileceği spesifik bir şey yoktu...

Saf bir KORKAKLIK’la açıklamanın ötesindeki terimlerle...

Elbette NEDENLER vardır, herşeyde olduğu gibi... Ancak tüm bunlar, açıkça görülebileceği gibi KORKAKLIK’tan başka birşeyle açıklanabilir mi?

Korkunç bir militanlıkla karşı çıkan çok fazla aşağılık insan... Ve geri kalanlar ise onlara karşı bir bedel ödemeyi göze alamayacak kadar korkak...

Bu geç dönemde dahi, bir adalet unsurunu dahil ederek bir tür katartik süreç talep eden tüm farklı güçler neden bir araya gelerek bu yönde kollektif bir çaba ORGANİZE etmiyorlar?

Eğer AKEL gerçekten de yeterince ilgiliyse, Parlamento’da neden bir süreç başlatmıyor?

Bu konuya kuvvetli biçimde inandıklarını ortaya koyan once çok sayıda AKEL destekçisi, partilerine böyle yapması için neden baskı yapmıyorlar?

Parlamentoda böylesi bir araştırma çağrısına kim karşı çıkabilir?

Ne diyebilirler?

Ne?

Eğer AKEL böylesi bir hareket başlatacak olursa, AKEL’in ötesindeki tüm Kıbrıslı yurtsever güçlerin böylesi bir hareketi tüm yürekleriyle desteklemesi, makul bir beklenti olur. Bu da, böylesi bir girişime karşı çıkılmasını daha zor kılar...

Eğer bu girişim başarısız olsa dahi, sonuçta kazanılacak olan şey çoktur: Her bir organize siyasi hareketin, forumun, çevrenin, her bir siyasi partinin ve her bir kişiliğin tam olarak nerede durduğu hakkında öğrenilecek olan şey çoktur böylesi bir girişimin sonucunda...

Örneğin ben kendi adıma, bu konuyu bu toplumun çözme yeteneği olmadığı konusunu kabul etmiyorum. Toplumun HİÇBİR ŞEY YAPMAKSIZIN bu duruma razı olacağına, bununla yaşayacağına ve tarihin bunu böyle yazmasına izin vereceğine katılmıyorum...

Bunun tek bir açıklaması olabilir: KORKAKTIRLAR! Bunu yapacak kadar VAHŞİ, başka tarafa başını çevirecek kadar KORKAK ve hiçbir şey olmamız gibi yapan İKİYÜZLÜLER...”

(Josef Kassabis’in yazısını Türkçeleştiren: Sevgül Uludağ/YENİDÜZEN – 7.1.2020)

sayfa-13-resim-rene-magritte.jpg
Resim: Rene Magritte...

 


Yüreklerimizde derin yaralardan başka hiçbir şey kalmadı geriye...

 

Tüm bunlara gerek var mıydı?

Gökyüzünü griye boyayan bulutların arasında görmeye çalıştığım güneş, yenidünyanın altında başını yapraklar arasından azıcık uzatan kaplumbağam Don Piedro, her sabah ceviz ağacında öten yaşlı saksağan, soğuklara sevinip duran neşeli kara cikla, söyleyin bana, gerek var mıydı tüm bunlara?

Tüm bunlara gerek var mıydı?

Bunca acımasızlığa? Bunca kan ve gözyaşına?

Bir avuç toprak, bir kerpiç ev için birbirimizi kırmamıza?

Bir karış toprak için didişmeye?

Bir çocuk kırmızı bir bisiklet bırakmıştı Kaymaklı'da ve onu kilitlemişti ve anahtarını 52 yaşında hala saklıyordu... Düşleriydi sakladığı, kaybettiği masumiyet, kana bulanmış bu topraklarda boğazına takılıp kaldığı, yutkunmakta zorlandığı o acı tat...

Savaş denen o acı tattı kalan geriye, savaşın yok ettiği çocukluk, gençlik düşleri... Üç tekerlekli bir bisiklet, bir sevimli ayıcık, içi yasemin örnekleriyle işlenmiş bembeyaz çarşafların doldurulduğu ninelerden kalma bir kara sandık... Leymosun'da bir evin anahtarı -ki kilitlenmişti kapısı... Larnaka'dan deniz kokusu, bir parça bulutçuk, Maraş'ta amcamın deniz kabukları -ki yere gömmüştü ömür boyu biriktirdiklerini çünkü gerçek bir dalgıçtı o, ahtapot avcısıydı...

Maraş'ın deniz kokularına karışan zambak kokuları... Maraş, teyzemin yaptığı bademli kurabiyelerdi, üstüne toz şeker serperdi, ağzımda dağılır ve erirdi, badem tadı kalırdı damaklarımda... Hoş bir rayiha...

Tüm bunlara gerek var mıydı?

İnsan olabilseydik anlayabilseydik birbirimizi, damarlarımızda “ne tür kan aktığına” bakmasaydık gecenin bir yarısında köy basıp kent basıp yakmasaydık yıkmasaydık, ateşe vermeseydik dükkanları sahibi Türktür ya da Rumdur diye...

Vurup öldürmeseydik... Türktür ya da Rumdur diye çekmeseydik tetiği... Solcudur, komünisttir diye pusuya düşürmeseydik... Karılarına toplu tecavüz uygulamasaydık... Şimdi bu memleket farklı olmaz mıydı?

Korku dolu çocuk gözleri, bölünmüş uykular, göçmenlik, çadırlar, sığınılacak bir akraba yanı, bir evden ancak "en değerli" eşyayı yani "fotoğrafları" yani "anıları" toparlayıp bilinmeyene, köklerini söküp zorla, silah zoruyla, savaş zoruyla bilinmedik bir yere yolculuktu savaş...

Savaş hiçbir şeydi ve herşeydi: Susuz kalmış erik ağacı, yeni ekilmiş ve terkedilmiş, büyüyüp büyümediği merak edilen o zeytin fidancığı... Savaş geride kalan komşular, dostlar, akrabalar çünkü her biri bir başka coğrafyaya dağılıverdi ve hiçbir şey asla eskisi gibi olmadı...

Ne Glafkos bulabildi Yılan Adası'ndaki orfolarını, ne Filiz kaldırıp atabildi Leymosun'daki evinin anahtarını... Hiçbir orfo Yılan Adası'ndaki kadar güzel olamazdı, asla, Girne kıyılarındaki gibi seyahat edemezdi motorsuz bir yelkenli ve Glafkos bana anılarını anlatırken hep oradaydı, asla göç edememişti çünkü, zorla sökülüp atılmış olsa da...

Kuzenim Naciye'ye ki Karakumlarda buldu kendini bulup sormalıyım Leymosun'dan kalanları... Çiftliklerde doğan güneşin pırıltısını, komşusu Angelika'yla sabah kahvelerini, bahçedeki inatçı keçilerini, kırmızı karanfillerini... Amcamın evinde geçirirdim tatilimi, Naciye bize krem karamel yapardı, Duriye ninenin bahçesinde havuza bakmaya giderdik, Süleyman abimizdi, inekleri sağardı, onu izlerdik... Çiftliklerde cümbeze tırmanır, o kocaman ağacın dev gölgesinde ninesinin adı verilmiş Duriye'yle oynardık...

Tüm bunlara ne gerek vardı? Ne gerek vardı birbirimizi kırmamıza, üzmemize? Paylaşamadığımız neydi?

Kim ne kazandı?

Şimdi bu bölünmüş başkentte, sonunda barikat olan bu çıkmaz sokakta oturup ağlıyorum: 12 Aralık, olmadı 28 Şubat, bugün yeni bir tarih ortaya atılıyor 16 Nisan... Tarihlerden usandım, deadline'lardan, insanımızın umutla umutsuzluk arasında dalgalanıp durmasından, edilen telefonlardan, "kesin bir güvence" bekleyenlerden...

Tüm bunlardan usandım, sıkıldım... Havadaki şiddet yüklü enerjiden usandım...

44 yaşındayım, huzur istiyorum artık... Oğlumu kucakladığımda onun da yaşadıklarımızın fotokopisini yaşamayacağından emin olmak istiyorum... Artık Kıbrıs sorununun dışında başka şeylere de zaman ayırmak istiyorum: Paslanan Fransızcama çalışmak, Nilgün'ün stüdyosuna girip elimi karakalemde denemek, onun dans grubuna katılıp biraz Tango öğrenmek...

Bitsin artık diyorum... Yoruldum çünkü... 44 yıllık yaşamımın bu çatışma içinde geçmesinden, tehditlerden, huzursuzluktan, belirsizlikten yoruldum...

Tüm bunlara değer miydi diye soruyorum... Kim ne kazandı ki? Hepimiz kaybettik bu savaşı, her şey kocaman bir aldatmacadan başka bir şey değildi...

Yüreklerimizde derin yaralardan başka hiçbir şey kalmadı geriye...

(Bu yazıyı 25 Aralık 2002’de kaleme almıştım – aradan tam 19 sene geçti ve ne yazık ki değişen çok fazla bir şey olmadı – yine aynı belirsizlik, yine aynı gerginlikler, yine aynı barış özlemi... Bu yazımı okurlarım için tekrar yayınlıyorum... Yazıyı kaleme aldığımda 44 yaşındaydım, şimdi 62 yaşındayım... Ömrümüzü barış için mücadele içerisinde geçiriyoruz... Barışa bir türlü ulaşamıyoruz ne yazık ki...Vazgeçmiyoruz ama, kalbimiz kırık olsa da, yine de barış için yolumuza devam ediyoruz...)


Türkiye Adalet Atlası’nda yeni bölüm: “Kimsesizler mezarlığı ve toplu mezarlar...”

Türkiye Adalet Atlası podcast serisinin 13. bölümü "Devletin ölüm peyzajı: Kimsesizler Mezarlığı'nda kimler yatıyor?" yayınlandı.

Bu bölümde, antropolog Aslı Zengin, adli tıp uzmanı Ümit Biçer ve psikanalist Bella Habip ile adalet ve ölüm arasındaki ilişkiyi ölüm sonrasında yaşanan adaletsizliklere yoğunlaşarak konuşuluyor.

Kimsesizler mezarlıkları ve toplu mezarları çıkış noktası olarak alınan bölümde, konuklarla birlikte ölüm, yas süreçleri ve devlet politikaları arasındaki bağları irdeleniyor.

Yanıtı aranan sorular şöyle:

Devletler ölüm üzerinde nasıl bir egemenliğe sahip? Kimsesizleştirme devlet stratejilerinde nasıl bir rol oynuyor? Dini ritüeller hangi mezarlıklarda uygulanmıyor, hangi kimliklere hasar verilmeye çalışıyor? Kimsesizler mezarlıklarına kimler gömülüyor? Toplu mezarlarda devletlerin hangi pratikleri ve stratejileri ortaklaşıyor? Adli tıp bu mezarlıklarda hakikati nasıl görünür kılıyor? Hakikat duygusu sağlıklı yas süreçlerinde ne rol oynuyor? Ölüme devlet müdahalesi olduğunda yas süreçleri nasıl farklılaşıyor? Tutulamayan yaslar toplumu nasıl etkiliyor?

 

Adalet Atlası nedir?

Güncel hak ihlallerinden yola çıkan ama adaleti hukukla sınırlamayan bu seri 15 bölümden oluşuyor. Bölümlerde, müzikten adli tıbba, yapay zekadan sinemaya pek çok alanın adaletle kesişim noktaları konuşuluyor. Her bir bölümde akademiden sanata farklı disiplinden iki veya üç konuk, Hazal Özvarış moderatörlüğünde soruları yanıtlarken sohbet ediyor.

Bu sohbetlerde, adaletsizlik çıkmazları üzerine kurulu tragedyaların günümüzdeki anlamına, adil olanın ne olduğuna nasıl karar verdiğimize, Orta Çağ'da yargılanan çekirgelere, Ahmet Hamdi Tanpınar gibi gözde yazarların yazmadıklarıyla adalet anlayışımızı nasıl şekillendirdiğine ve daha pek çok konuya değiniliyor. Bugüne, geçmiş ve gelecek ile birlikte bakmaya çalışan bölümlerde adaletsizliklerle biçimlenen bugünden yarına nasıl bir adalet bıraktığımız da sorgulanıyor.

 

Neden podcast, neden bu bölümler?

Anadolu Kültür, üniversitelerin kapatıldığı, ifade özgürlüğünün çeşitli yollarla sınırlandırıldığı günümüzde adaleti en baştan düşünmeye ihtiyaç duyanlara ulaşabilmek için araç olarak podcasti seçti.

Pandemi dönemine denk gelişiyle, çoğu çevrimiçi yapılan sohbetlerde hangi konuların ele alınacağını Danışma Kurulu belirledi.

Kurulda, psikososyal çalışmalar ve film sosyolojisi alanlarında çalışan akademisyen Umut Tümay Arslan, hukuk sosyolojisi, insan hakları ve devlet kuramı çalışan hukukçu Kasım Akbaş, Altyazı Fasikül: Özgür Sinema projesinin yürütücüsü sinema yazarı Senem Aytaç, geçmişle yüzleşmenin yanı sıra nörobilim ile adalet ilişkisini araştıran hukukçu Ozan Erözden yer alıyor.

sayfa-12-bianet-haberi-icin-resim-001.jpg

(BİANET.ORG – 7.1.2021)


“İnsancıl Hukuk ve Savaş... Savaş suçlarının tanımı...”

Fikret İLKİZ

Savaş, “Devletlerarasındaki ve belirli bir yoğunluktaki silahlı çatışmalar veya silahlı güç kullanılması vasıtasıyla diğerlerine karşı üstünlük sağlanması” olarak tanımlanabilir.

Savaşın hukuku olur mu? Bu sorunun yanıtı aslında milyonlarca insanın öldürülmesi, ölümü, kitlesel imhası üzerine kurulu kapitalist sistemin koruyucusu olan hukukla verebilirsiniz. Savaş hukuku, savaşan devletlerin kendi aralarındaki ve diğer devletlerle aralarındaki hukuksal etkilerini ele alan silahlı çatışma kurallarının bütünüdür. (Geniş bilgi için Tezcan, Erdem, Önok. Uluslararası Ceza Hukuku. Seçkin. 2009. sf 565 ve diğerleri)

Savaş yerine, “silahlı çatışma” terimi kullanılmaya başlanmıştır. Uluslararası Kızıl Haç Örgütü’nün tartışmalı tanımına göre; silahlı çatışma iki devlet arasında gerçekleşip, silahlı kuvvetler mensuplarının müdahalesine yol açan bir görüş ayrılığıdır. 

Savaş hukuku ile insanı koruyabilir misiniz? Soruyu daha acımasızca soralım, işi öldürmek olan askerleri savaşırken ve savaşmayan bireyleri, savaşta koruyan bir hukuk var mıdır?

Vardır ve insancıl hukuk olarak anılmaktadır. 1949 Cenevre Sözleşmelerinin kabulünden sonra “silahlı çatışmalara” ilişkin uluslararası kuralları yanında bireylerin korunması için uluslararası insancıl hukuk (international humanitarian law) ortaya çıkmıştır.

Savaş hukuku ile ortaya çıkan “insancıl hukuk” savaşa karışmayan ya da savaşı bırakan insanları korumaya dönük kuralların hukukudur. Ne kadar tuhaftır ki, savaş çıkmadan veya savaş hukuku uygulanmadan insanları korumaya dönük bir mekanizma için barış hakkını savunmak ve barışı istemekten başka çare yok. Eğer savaş çıkarsa; insancıl hukuk uygulanabilir. Yani, insancıl hukukun uygulanabilmesi silahlı çatışmanın varlığına bağlıdır.

İnsancıl hukuk, kuvvet kullanımı ve çatışmalar başladığı zaman, bunun ne şekilde yürütülmesi gerektiğine ilişkin kuralları düzenler. Günümüzdeki kavram karışıklığı içinde “savaş hukuku” (law of war), “silahlı çatışma hukuku” (law of armed conflict) ve “insancıl hukuk” (humanitarian law) terimleri aynı anlama gelecek biçimde kullanılıyor.   

İnsancıl hukuk; “savaş veya silahlı çatışma durumlarının etkilerini sınırlandırmak amacıyla insanlara (çarpışan ve siviller) yapılması gerekli olan asgari davranış ve yardıma dair kurallar bütününü içeren” hukuk dalıdır. (Age, sy559 Dip notu. Tütüncü, Ayşe Nur, İnsancıl hukuka Giriş, İst, 2006,s1.)

Kızıl Haç Komitesi’nin tanımına göre, uluslararası veya uluslararası olmayan silahlı çatışmalardan kaynaklanan insancıl sorunların çözümüne yönelik anlaşma ya da örf, adet ile öngörülmüş kuralların bütünü insancıl hukuktur.

İnsancıl hukuk, silahlı kuvvet kullanımının haklı ya da meşru olup olmadığı ile ilgilenmez.

Kuvvet kullanımının meşru olup olmadığına kim karar verecektir?

Uluslararası hukukta kuvvete başvurma hakkı için Birleşmiş Milletler Şartı ve ilkelerine ihtiyaç vardır. Hangi devlet tarafından kuvvete başvurulursa, ihlal edilmemesi gereken “insancıl hukuk” kurallarıdır. Bu hukukun uygulanma alanı silahlı çatışma çıkarma hakkı veya kuvvete başvurma hakkına sahip olunmasından bağımsızdır. Silahlı çatışmanın var olduğu her savaşta “insancıl hukuk” uygulanacaktır.

Bir bakıma silahlı çatışmanın “meşruiyetini” sorgulamayan ve savaşan devletler hangileri olursa olsun, ölümleri, insan hakkı ihlallerini, insanların kitlesel imhasını, kan ve gözyaşlarını, çekilen eziyetleri biraz olsun azaltabilmek için ve özellikle de “sivillerin korunmasına” yönelik hukuktur.

Askeri çatışmalarda savaş hukuku kurallarını, insancıl hukuk kuralların ihlal eden “fail” ister asker, ister sivil olsun, uluslararası hukuk kurallarının ağır ihlalini gerçekleştirdiği için “savaş suçu” işlemiş olur ve savaş suçlusu olarak cezalandırılır.  

Savaşlarda işlenen “suçlar” için yeni tanımlara ihtiyaç duyulmuştur. Soykırım (jenoside), insanlığa karşı suçlar, savaş suçları, saldırı (saldırgan savaş) suçu ya da barışa karşı suç, uluslararası suç tipleridir. 

Uluslararası Ceza Divanı (UCM) en ağır olan bu suç tiplerinin faillerini yargılamakla görevli uluslararası bir yargı organı olarak kabul edilmiştir. Kuruluş statüsü, 1998 yılında Roma’da yapılan uluslararası bir konferans sonunda kabul edilmiş ve 1 Temmuz 2002’de yürürlüğe girmiştir.

15 Kasım 2008 tarihi itibariyle 108 devlet Roma Statüsüne taraftır. Türkiye, Roma Statüsü’ne taraf değildir ve konferansta çekimser oy kullanmıştır. Buna rağmen Türkiye UCD’ye taraf olacağını sürekli ifade etmektedir. Hatta 7.5.2004 kabul tarihli 5170 sayılı kanunla değişik Anayasanın 38 inci maddesinin son fıkrasında “Uluslararası Ceza Divanına taraf olmanın gerektirdiği yükümlülükler hariç olmak üzere vatandaş, suç sebebiyle yabancı ülkeye verilemez” düzenlemesi bile yer almıştır.

1949 yılında kabul edilen Cenevre Sözleşmelerinden başlayarak kabul edilen uluslararası sözleşmelerle önce savaşa karşı olmak, sonra savaş içinde hukuk yoluyla insanların imhasını ve ölümlerini bir nebze olsun durdurmak için çok çaba sarf edilmiştir.

Türkiye devlet olarak devletlerarasındaki dostane ilişkileri olumsuz etkileyecek uyuşmazlıklardan kaçınmalı, BM Şartı amaç ve ilkelerine uygun şekilde ve iyi niyetle hareket etmelidir. Savaş istememelidir, savaş isteyen devletlerden hiçbiri ile “ittifak” arayışına girmemelidir. Uluslararası barış ve güvenliğin korunması ve sürdürülmesine katkıda bulunmalıdır. Devletler barış ve iyi komşuluk ilişkileri içinde birlikte yaşayacaklardır.

Kısacası Türkiye Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 15.11.1982 tarihli 37/10 sayılı kararıyla kabul ettiği “Uluslararası Uyuşmazlıkların Barışçıl Çözümü Manila Bildirisi” kurallarına uygun davranmalıdır.

Uluslararası barışı, adaleti ve güvenliği hiçbir devlet ve Türkiye tehlikeye atmamalıdır. Bir gün tarafı olduğunuz savaş yüzünden; eğer insanlığa karşı suç, savaş suçu, saldırı (saldırgan savaş) suçu ya da barışa karşı suç işleyen devletlerden biri olursanız, yargılanabilirsiniz. 

Savaş hukukunda, insancıl hukuku her devlet akılda tutmalıdır. Savaş istenmez, karşı olunur. 

Yok, eğer Türkiye; “silahlı çatışma” yoluyla uluslararası bir sorunu çözmekten yana ise; atacağı ilk adım savaştan önce Roma Statüsü’ne taraf olmaktan geçer. Böylece Uluslararası Ceza Divanı’nın (UCD) yargılama yetkisini tanımış olursunuz.

Yıllardır söz verdiğiniz Roma Statüsü’ne taraf olduktan sonra, uluslararası sorumluluklarınız üstlenmiş bir devlet olarak “silahlı saldırganlık müdahalesinin” hukuken meşruluğunu müttefiklerinizle ararsınız ya da belki bir gün uluslararası bir suçun faili olarak yargılanırsınız bile…

(BİANET.ORG – Fikret İLKİZ – 9.9.2013)

PAZARTESİ DEVAM EDECEK

Bu yazı toplam 1175 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar