1. YAZARLAR

  2. Neşe Yaşın

  3. KENDİNE AİT ODASI OLAMAYAN BİR ŞAİR KADIN: NİCE DENİZOĞLU
Neşe Yaşın

Neşe Yaşın

KENDİNE AİT ODASI OLAMAYAN BİR ŞAİR KADIN: NİCE DENİZOĞLU

A+A-

Hafta boyunca kafamda dolanan düşünceleri, kalbimi kanatanı yazmadan duramayacağım. Bir başkasının hikayesini tam bilemeyiz. Bölük pörçük bilgi kırıntıları, başkalarından işittiklerimle kafamda kurduğum bir hikâye bu. Kimseye haksızlık yapmak kendi kurgularım üzerinden bir yargı oluşturmak istemem. Yazıyı daha çok da bir ölümün benim içimde yarattığı dalgalanmalar olarak okuyabilirsiniz. “Keriman hemşirenin ölümü büyük üzüntü yarattı” başlıklı bir haberdi önüme düşen. Aklıma derin bir acıyla hemen gelen isim ise Nice Denizoğlu. Kıbrıslıtürk şiirinden geçip giden bir gölge, bir rüya kişisi… Kadınların şiire, edebiyata dair hikayesinde bir kitabın bölüm başlığı.

Ben bildiğim kadarını aktarayım. Nice Denizoğlu Zeytin Dalı kitabıyla 1985 yılında Kıbrıslıtürk Edebiyatı’na bir giriş yapar. Kitaba yanlış bilmiyorsam ilk kez konan ve ilk sanat-edebiyat ödülü olan Türk Bankası Kültür Sanat ödülü verilir ve bunu reddeder. Bu ret hikayesinde geçmişten belleğimde kalmış bazı ayrıntılar var. Bu konudaki fikri kafasına başkalarının koyduğun, argümanın da kapitalist bir kurum tarafından verilmiş bir ödül olması olduğunu anımsıyorum. Zeytin Dalı’na baktığımız zaman ise sol kültürel iklim içinden 74 Kuşağı devamcısı bir atmosfere ait şiirler görüyoruz. Sonraları Nice Denizoğlu takma adını kullanan Keriman hemşire şiir çevrelerinden uzaklaşır. Evlenmiştir. Şiir yazmayı bırakır mı? Hiç sanmıyorum. Öyle olmadığını da biliyorum.

Bu hikâyede içimi acıtan özellikle o yıllarda Kıbrıs’ın kuzeyinde kadınların şair olabilme serüvenine dair ayrıntılar. Şair bir kadın olmak, hele de sol kültürel iklim içinden bunu yapmak… Bir evlilik içinde şair olmak… Şair olmak bir kamusal figür olmak demek öncelikle. Bu da bir kamusal figürün başına gelebilecek her türlü belaya açık olmak demek. Hele de o karanlık yıllarda sol içinden bir kamusal figür. Nice Denizoğlu bir takma isim. Neden?  Bunun nedeni hem o günlerde sol içinde bulunmak hem resmi tarih tezine itiraz eden biri, üstelik de kadın olmak. Bütün bunlara rağmen direnen kadınlar yok mu? Var elbet. Ama herkesin hikayesi farklı. Başkalarının neler yaşadığını içsel ve toplumsal serüvenlerini bilemeyiz. Bu eşikleri geçmiş, bazı cehennemleri yaşamış biri olarak çok içerden biliyorum. Bunu gerçekleştirebilmek bir mucizedir kimi zaman.

Dünya Edebiyatı’na, dünya edebiyat kanonu içinde yer alabilmiş şair kadınların hayat hikayelerine baktığımda şunları görmüştüm: Bir kısmı bir başka şair ve yazarla evli. Sylvia Plath gibi trajik hikayeler görüyoruz. Furuğ bir aşk şiirinden ötürü büyük bir linçle karşı karşıya kalmış. Emily Dickinson ölene kadar şair olarak bilinmemiş. Ölümünden sonra kız kardeşinin çekmecelerinde bulduğu binlerce şiir sayesinde Amerikan Edebiyat Kanonunun tepesine yükselmiş. Yayın dünyasının erkekler tarafından domine edildiği, editörler, eleştirmenler ve yayıncıların genelde erkekler olduğu bir ortamda bu erkeklerin kadınları pek ciddiye almadığını, kadınların ise bundan etkilenerek kendi kendilerini yeterince ciddiye almadıklarını ayrıca yazabilmek için fazlasıyla meşgul ve eğitim eksiklikleri içinde olduklarını görüyoruz.  Şair erkeği işaret eden bir sözcük olmuş hep. Kadına ise esin periliği düşmüş. Bir şair kadının hikayesinde evlilik ve şiirin yan yana yürüdüğünü görmek oldukça zor. Charlotte Mew kız kardeşiyle sessiz bir hayat sürmüş ve kız kardeşi ölünce de intihar etmiş, Marianne Moore  annesiyle, Steve Smith teyzesiyle yaşamış H.D adıyla şiirler yazan bir başka İngiliz şair kadın önceleri Ezra Pound ve D.H. Lawrence’ın da bulunduğu edebiyat çevresine girmiş ama bir boşanmanın ve öteki felaketlerin ardından başka bir kadın yazar Winifred Ellerman tarafından kurtarılmış ve onunla İsviçre’ye giderek sakin bir yaşama geçmiş. Bunlar sadece bazı örnekler. Bir biçimde var olmayı başaran kadınlar olmuş elbette ama Virgina Woolf’un Kendine Ait Bir Oda makalesinde bir kütüphanede raflara bakıp ne kadar az kadın yazar olduğunu görerek hayıflanması ve kadınlara kendine ait bir oda önermesi boşuna değil.

Yıllar önce Ankara’da Gülten Akın’la evinde yaptığımız bir sohbeti hatırlıyorum. Kapalı bir şiir yazmanın kendisini kurtardığından söz etmişti.

Nice Denizoğlu konusunda günlerdir içimde dalgalanan acının bir nedeni de kendimi suçlamam, bir vicdan muhasebesi içinde olmam belki de.

Onun ne yaşadığını tam olarak bilemiyorum. Sadece kendi evlilik ve şairlik hikayemden hareketle bazı kurgular yapıyorum. Kadınların bildik hikayelerinden kalkarak bazı sonuçlara ulaşıyorum. Ölümünün ardından başkalarının aktardığı anı kırıntıları içimi parçalıyor.

Çok geç biliyorum ama kendine ait odası olamayan bir şair kadını kucaklamak ve onun bıraktıklarını bir biçimde değerlendirmek boynumuzun borcu olabilmeli diye düşünüyorum.

 

Bu yazı toplam 887 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar