Kendi Kirlerini Saklama Telaşı
Bir medya yöneticisi olarak uzun yıllar hep övünçle söz ettim; bizim gazetemiz masumiyet karinesine saygılıydı.
Yani biz, yargılanmak üzere mahkemeye çıkan insanları suçlu gibi göstermiyor, açık isimlerini ya da fotoğraflarını yayımlamıyorduk.
Bu etik tavır, çoğu zaman okuyucunun merak dehlizlerinde karşılıksız kalıyordu. Teşekkür beklerken azar işitiyor, "bulmaca gibi gazete mi olur?" eleştirilerine göğüs geriyorduk.
Ama bir ilkeye hep inandık: Kişi hakkında yargı kararı olmadığı sürece masumdur.
Ne zaman ki yargıç kararını veriyor, yargılanan kişi suçlu ilan ediliyor; işte o zaman hem fotoğraf servis ediyor hem de isimleri açık açık yayımlıyorduk.
Tabii bu durumun istisnaları da yok değildi; kamuoyunun ortak vicdanını sarsan infialler ya da doğrudan toplumu ilgilendiren kamusal kişilikler söz konusu olduğunda, bilgi edinme hakkı mahremiyetin önüne geçerdi. Katilin itirafı ortadayken, ismini gizlemek adalete değil, yalnızca karanlığa hizmet ederdi.
***
Yeniden altını çizmek isterim...
"Masumiyet” ilkesi yalnızca gazetecilik pratiğinin değil, evrensel hukukun da temel taşlarından biridir.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi de aynı ilkeyi açık biçimde ortaya koyar: Herkes, suçluluğu yasal olarak kanıtlanıncaya kadar masum sayılır.
Ancak…
Kamusal figürler ve olaylar söz konusu olduğunda… Hele de kamusal yetki kullanan ve toplum adına karar veren aktörler… O durumda bu ilke farklı bir bağlamda değerlendirilir.
Sıradan yurttaşın korunması esastır; kamusal bir sorumluluk üstlenen kişinin ise denetlenmesi…
O nedenle zaten son yasayla mesele bambaşka bir yere gidiyor. Masumiyet karinesi, korunması gerekenleri değil; kirli ilişkilerini örtbas etmek isteyenleri gizleyen bir zırha dönüşüyor.
***
Medyamızın bütünüyle evrensel değerlere çok da saygılı olduğu iddiasında değilim…
Mahkemelere düşen sıradan insanların da tiraj ya da tıklanma unsuru olarak istismar edildiği çok örnek vardır. Ama bunun çözümü tüm gazetecilere hapis tehdidi olmamalıydı… Mesele etik bir felsefeyle çözülür; bilinçle, iyi gazetecilikle…
Kıbrıs Türk Barolar Birliği tarafından önerilen bu düzenleme, iyi niyetli bir yaklaşımla "tanınmamış kişileri" koruma motivasyonu taşıyor olabilir; diğerleri nasılsa duyulacak, “en azından sıradan insanları kurtaralım” düşüncesiyle…
Barolar Birliği, bu hassasiyeti daha şeffaf bir iletişimle, medyadaki doğru ve yanlış örnekleri ayrıştırarak pekâlâ dile getirebilirdi.
Asıl sorun, kamusal figürler ve siyasi sorumluluk taşıyan isimler ile sıradan yurttaşın aynı kefeye konulmasıdır.
Bugün sorulması gereken soru şudur: Bu düzenleme kimi koruyor?
Eğer cevap, savunmasız insanlar değil de iktidarın kendisiyse; niyet ortadadır.






