1. YAZARLAR

  2. Dilek Karaaziz Şener

  3. Kaplumbağa Terbiyecisi!..
Dilek Karaaziz Şener

Dilek Karaaziz Şener

Kaplumbağa Terbiyecisi!..

A+A-

Yıllardan 1906.
Günlerden 1 Mayıs ve Paris Grand Palais’de açılan, Fransız Sanatçılar Derneği’nin  (Société des Artistes Français) düzenlediği Salon sergisindeyiz. Sergide, Fransızca adı “L’homme aux Tortues” (Kaplumbağalı Adam) olan bir tablonun karşısında kendinizi hayal edebilirsiniz.

Hayal sınırlarınızı gerçeğe çevirmek isterseniz, yolunuz İstanbul’a düştüğünde Pera Müzesi’ne uğramanızı ve Oryantalist Resim Koleksiyonu adlı koleksiyonda yer alan Osman Hamdi Bey’in bugün yaygın adı Kaplumbağa Terbiyecisi olan tablosuyla tanışmanızı tavsiye ederim.

Osman Hamdi Bey Tanzimat Dönemi’nin yetiştirdiği önemli bir Osmanlı aydınıdır. Çağının pek çok entelektüel idealini temsil eder. Sadece çağıyla sınırlı kalmıyor onun bu ideallik olgusundaki somut çabaları… Dünden bugüne Osman Hamdi Bey’i anlamak hep var olan hoşgörüsüzlüğün anlamının içinde yüzdüğü sığ sulardan okyanusları keşfe çıkmaktır, benim için.

Son zamanlarda üst üste yığılan gündem başlıkları içine gömüldükçe yaşadığı topraklara aydınlanma düşüncesinin tohumlarını ekmeye çalışan Osman Hamdi ve onun meşhur tablosu aklıma düşüyor: Kaplumbağa Terbiyecisi. Grand Palais’teki serginin kataloglarından birinde tablonun adı kısaca “Tortoises (Kaplumbağalar)” olarak geçmektedir. 1907 yılında Osman Hamdi, Kaplumbağa Terbiyecisi adlı tablonun yeni bir versiyonunu daha yapar. Özellikle ayrıntılarda bazı farklılıklar içerir. Bu ikinci resim daha küçük boyutlu olup, dünürü Salih Münir Paşa’ya ithaf ettiğini gösteren bir yazıyı da içermektedir. Bugüne kadar ulaşan bilgiler, Osmanlı Ressamlar Cemiyeti tarafından çıkartılan gazetenin on yedinci sayısında olduğu gibi, tablonun bir diğer isminin de Kaplumbağalar ve Adam olarak geçtiğini bildirmektedir. Sonrasında nasıl Kaplumbağa Terbiyecisi adını aldığını ve bu isimle anıldığını açıkçası ben bilemiyorum.

Resimle ilgili merak edilen bir konu ise Osman Hamdi’ye bu tabloyu yaptıran esin kaynağının ne olduğudur. Merakımızı gidermek için yine yardımımıza tarih belgeleri koşuyor. Resmin yapılışından 37 yıl önce Osman Hamdi’nin Bağdat’ta olduğunu öğreniyoruz. Bu sıralarda babasına yazdığı bir mektupta, Tour de Monde (1869) dergisinin eline geçtiğini ve keyifle okuduğunu yazmaktadır. Derginin 37. sayısını inceleyen uzmanlar ilginç bir makaleyle karşılaşır. Söz konusu makale Aimé Humbert adındaki İsviçreli bir diplomata aittir.

Humbert Japonya’daki izlenimlerini, tanıklık ettiklerini yazısına taşımıştır.  İlginçtir ki diplomatın yazısında Koreli kaplumbağa terbiyecilerinden söz edilmektedir.  Terbiyeciler küçük bir davulla çaldıkları ritim eşliğinde kaplumbağaları terbiye etmeye çalışırlarmış. Böylece kaplumbağalar sıra halinde yürümeyi, alçak bir masanın üzerine çıkarak,  üst üste sıralanmayı öğretirlermiş. Makaleyi ayrıca bir gravürün de desteklediğini öğrenmekteyiz. (Biraz araştırdığınızda web sitelerinden söz konusu makale de yer alan gravürün görseline ulaşmanız mümkün olmaktadır.) L. Crépon tarafından bir Japon gravüründen esinle çizilmiş olan bu resim, dergide Charmeur de tortues (Kaplumbağa Terbiyecisi) adıyla basılmıştır. Söz konusu gravür ve makale Osman Hamdi Bey’e esin vermiş midir?
Düşünülebilir!
Kaplumbağa Terbiyeci resmiyle bir şekilde hayatında temas eden, tanışan veya görmüşlüğü olan herkesin üç aşağı beş yukarı bildiği bir öyküdür yukarıda anlatmaya çalıştıklarım… Benim sorunum resmin tarihsel öyküsü değil! Ama bir kere kaptırınca kendinizi Kaplumbağa Terbiyecisi ismine ister istemez dalıyorsunuz yaşamöyküsüne!

***

Son zamanlarda fakültede verdiğim bir dersin çok fazla etkisinde kalıyorum. Aklımın içinde cirit atan düşünceler, geçen aylarda ve bugünlerde yaşamakta olduğumuz her değişimin rüzgârlarıyla savruluyor. Düşünce akıl labirentlerine takılmaya görsün bilgi bilgiyi açarak gökkuşağı misali altından geçmesi ve sonuca ulaşılması imkânsız bir döngüye kaptırıyor bedeni… Durum böyleyken de biraz sanat okumak içinden çıkılamayan soru yağmuru sağanağına ara anlamına geliyor. Okurken yağmurlar duruluyor ve sonrasında daha büyük bir gök gürültüsüyle yeni baştan inşa ediyorsunuz düşünceleri… Şu güncel yaşam gerçekleri gittikçe ağırlaşan bir acı bulutuna dönüşüyor. Bunca imaj bombardımanı içinde seyreden bedenime en çok acı veren ise düşüncenin yargılanması! Onca mücadele içinde galip gelen kim veya ne olacaktır? Sonuçta sorular sorula doğru açılır her zaman… Bu nedenle aklımın içinde iki sözcüklü bir cümle çınlayıp duruyor:
-Düşünceler tutuklanamaz!

İşte bu noktada yüz yılı aşkın bir geri dönüşe izin veriyorum zihnimim bulanıklığını biraz olsun durultmak için… Gelip tosladığım noktada Osman Hamdi gülümsüyor. Kaplumbağa Terbiyecisi resminde yerdeki yeşillikleri yemekte olan kaplumbağaları düşünceli tavırla izleyen ve aklından geçenleri resme her bakışımda tahmin etmeye çalıştığım figür. Yaşadığımız yüzyılda birçoğumuz üzerine düşeni geleceğe bırakılacak her şey adına yaptığını söyleyebilirim.  Kendi adıma, yapamadığıma inandığım zamanlarda aklımı zorluyor Doğulu giysileri içinde bir kaplumbağa terbiyecisi… Elindeki ney, sırtındaki nakkare veya kudüm cinsinden vurmalı çalgısıyla geçen yüzyılın ilk yıllarından bir figür çıkageliyor bir akşam vakti güneşi uğurlarken. Yazıya konan sözcüklerde biçimlenen figürün seçtiği mekan, daha doğrusu Osman Hamdi’nin seçimi, Bursa Yeşil Cami’nin üst odasıdır. Figürün önünde durduğu pencerenin üstünde yer alan sivri kemerli alınlıkta, “Şifa’al-kulûp lika’al Mahbub” yani “Kalplerin şifası, Sevgiliyle (Hz. Muhammed) buluşmaktır” yazılıdır. Bugüne kadar resim için yapılan yorumlar arasında Osman Hamdi’nin kendini model aldığı figürün bir derviş olabileceğidir. Elinde ve sırtında yer alan çalgılar bu yorumun gerçekliğini güçlendiriri. Zaten kaplumbağaları terbiye etme gibi bir görevi üstlenirseniz sanırım derviş sabrına nail olmak gerekliliğinin de farkındasınız demektir.

Benim için Kaplumbağa Terbiyecisi ise geri kalmış bir toplumu çağdaşlaştırmaya çalışan düşünce ile aynı anlamı taşımaktadır. “Bunun terbiye ile ne ilgisi var?” diye sorma hakkına sahiptir okuyucu. Farklı bir biçimde düşünerek yeniden soruyu soralım: Dünyada yürüyen tüm ölümlüleri, terbiyeli olan veya olmayan gibi bir sınıflandırmaya tabi tutmak gibi mizahi bir eyleme girişmek gerekir mi? Veya gerekmez mi?

***

Resimdeki figür gibi hepimiz yorgun görünüyoruz.
Akla ve düşünce özgürlüğüne sahip çıkmanın sorumluluğuyla yorulmuşuz.
Savaşa, şiddete, işkenceye, ölüme karşı durmaktan yorulmuşuz.
Bağnazlığa, yobazlığa, gericiliğin karşısına dikilmekten yorulmuşuz.
Hoşgörüsüzlüğün sınırlarını zorlayan, sadece yiyeceğine odaklanan her figürün önünde durmaktan ve müziğin ritmiyle esas yolu aydınlatmaya çalışmaktan yorulmuşuz.
Peki, tüm bu olumsuz “yorgunluk” betimlemesi içinde kim yıldığını veya vazgeçtiğini düşünmektedir?
Boş ve aptalca olan ne varsa hayatta ağız dolu gülmek gerekiyor, belki de!
Karanlığa karşı aydınlığı bulabilmek bir “terbiye”yi gerektiriyorsa eğer, yorulmayı göze almalı insan!
Yorulmanın karşılığında ağız dolusu gülmek sabır ve akılla gelecektir!

***

Yıllardan 2013.
Özgür düşünceyi, insan haklarını savunmaya ve barışa inanmaya devam!

 

Bu yazı toplam 7004 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar