1. YAZARLAR

  2. Asım Akansoy

  3. İradenin İyimserliği ve Kıbrıs’ta Yeni Dönem
Asım Akansoy

Asım Akansoy

SİYASET MEYDANI

İradenin İyimserliği ve Kıbrıs’ta Yeni Dönem

A+A-

Kıbrıs sorununda uzun yıllardır ilk kez, yalnızca tarafların ne söylediğini değil, neyi artık söylemediğini de dikkatle okumamız gereken bir döneme girdik. Çünkü son yıllarda Kıbrıs Türk tarafında egemen olan siyasi yaklaşım ile bugün ortaya çıkan yaklaşım arasında belirgin bir fark bulunmaktadır.

Sayın Ersin Tatar döneminde temel tez şuydu: İki taraf arasında ortak zemin yoktur. Bu nedenle çözüm arayışı artık federasyon temelinde değil, “iki ayrı egemen devlet” temelinde yürütülmelidir. Eski dönemin konjonktürüne göre, “egemen eşitlik” ve “eşit uluslararası statü” talepleri yalnızca siyasi söylem olarak kalmamış, Ankara’nın resmi siyasetine dönüşmüştü. Bugün gelinen noktada ise farklı bir siyasal çerçeve ortaya çıkmıştır.

Kuzey Kıbrısta gerçekleşen seçim sürecinde, Sayın Erhürman tarafından dört temel nokta açık biçimde ortaya konuldu.

Birincisi, müzakerelerin sıfırdan başlamayacağını söylendi. Yani geçmişte varılan yakınlaşmaların, mutabakatların ve BM parametrelerinin korunacağı ifade edildi.

İkincisi, sürecin sonsuz müzakere döngüsüne hapsedilmemesi gerektiği vurgulandı. Bunun adına ister takvim, ister zaman düzenlemesi, ister aciliyet densin; önemli olan sonuç alıcı bir süreç kurulmasıdır. Üçüncüsü, siyasi eşitliğin pazarlık konusu yapılmayacağı net biçimde ifade edildi. Dönüşümlü başkanlık ve merkezi yapıda etkin katılımı sağlayacak özel oy mekanizmaların, federal çözümün sürdürülebilirliği açısından zorunlu olduğu belirtildi. Dördüncüsü ise, Kıbrıslı Rum tarafının yeniden masadan kalkması halinde bugünkü duruma geri dönülmesini kabul edilmeyeceği ifade edildi. Burada önemli olan nokta, bunların “ön koşul” olarak değil, BM parametrelerinin doğal sonucu olarak tanımlanmasıdır. Özellikle siyasi eşitlik, müzakere edilebilir bir taviz alanı değil; çözüm zemininin asli unsuru olarak görülmektedir.

Bu yaklaşım, Tatar döneminin “BM Güvenlik Konseyi dışında çözüm arayışı” çizgisine karşı açık bir yön değişikliğidir. Çünkü BM kararlarının işaret ettiği çerçeve nettir: İki bölgeli, iki toplumlu, siyasi eşitliğe dayalı federal çözüm.

Ayrı egemenlik arayışı ile federal çözüm aynı anda yürüyemez. Ayrı devlet hedefiyle federasyon kurulamaz. Ayrışma siyasetiyle ortak gelecek inşa edilemez.

Bu nedenle siyasi eşitlik konusu yaşamsal önemdedir.

İyi kurgulanmış bir siyasi eşitlik sistemi kurulacak yeni yapının sürdürülebilirliği açısından da temel bir konudur. Özellikle merkezi yapılarda toplumları ilgilendiren hayati konularda etkili katılım ve oy mekanizmalarının bulunması, federal sistemin işlemesi açısından kritik önemdedir, ki geçmişte bu başlıklarda önemli ilerlemeler sağlanmış yakınlaşma dosyasına girmiştir.

Bilindiği üzere, Talat-Hristofyas döneminde “Dönüşümlü Başkanlık”la birlikte “Çapraz Oy” modeli de gündeme gelmiş ve kabul edilmişti. Çünkü mesele yalnızca yönetimi paylaşmak değil; toplumların birbirini siyasal olarak dışlamayacağı kalıcı bir rejim kurabilmektir. Bugün yapılması gereken şey, geçmişte varılan yakınlaşmaları yeniden tartışmaya açmak değil, onları stratejik bir çerçevede birbirine bağlamak ve onaylamaktır.

Önümüzdeki Temmuz ayı itibarıyla BM Genel Sekreteri’nin yeni bir inisiyatif geliştirmesi beklenmektedir. Özellikle Avrupa Birliği dönem başkanlığı sürecinin tamamlanmasının ardından, Temmuz ayında 5+1 toplantısının gündeme gelmesi sürpriz olmayacaktır. Ancak bu kez konuşulan şey bir “plan” değil, bir “yol haritası”dır. Bu ayrım önemlidir. Çünkü taraflara dışarıdan dayatılan kapsamlı bir çözüm planından çok; statü, güvenlik ve toprak başlıklarındaki karşılıklı kaygıları yönetecek, aşamalı ve sonuç odaklı bir süreç arayışı bulunmaktadır. Bu konuyu önceki yazılarımda ele aldım.

Öte yandan bölgesel gelişmeleri de görmezden gelemeyiz.

Ortadoğu bugün ağır bir kriz içerisindedir. İsrail’in saldırgan politikaları, bölgesel savaş riski ve Doğu Akdeniz’de artan jeopolitik gerilimler Kıbrıs’ı doğrudan etkiliyor. Anastasiadis döneminden itibaren geliştirilen ve Türkiye karşıtı eksene dayanan bölgesel ittifak siyaseti de ciddi kırılmalar ve güvensizlikler üretmiştir.

Hristodulidis yönetiminin, Fransa ve İsrail ile geliştirdiği ilişkiler, e güven sorunu yaratmıştır. Bölgedeki güç dengeleri son derece kırılgandır. Bu nedenle maksimalist yaklaşımlar, çözüm üretmek yerine yeni çıkmazlar yaratmaktadır.

Burada özellikle Kıbrıslı Türk ve Kıbrıslı Rum çözüm güçlerine önemli görevler düşmektedir. Çözüm güçleri artık yalnızca açıklama yapan değil; diplomatik, toplumsal ve siyasal olarak inisiyatif alan bir eksene yönelmelidir. BM Genel Sekreteri’nin çabalarıyla paralel hareket edilmelidir. Çünkü aynı yöntemleri tekrar ederek farklı sonuçlar elde etmek mümkün değildir. Olmayacaktır. Yeni bir dinamik yaratmak için cesaret, yaratıcılık ve toplumsal kapsayıcılık gereklidir.

Son olarak şunu açık biçimde ifade etmek gerekir:

Bizim hedefimiz insanları yeni maceralara sürüklemek değildir. Amaç; güvenilir, istikrarlı ve sürdürülebilir yeni bir düzen kurmaktır. Kıbrıs’ta geçen uzun yıllar, statükonun kalıcı çözüm olmadığını göstermiştir. Ateşkes koşulları altında oluşan bu düzen, zamanla iki toplumda da bir alışkanlık ve konfor alanı yaratmıştır. Ancak bu durumun sürdürülebilir olmadığı, büyük riskler taşıdığı açıktır.

Bu nedenle gerçekliği, romantizme kapılmadan görmek zorundayız.

Antonio Gramsci’nin söylediği gibi: “Aklın kötümserliği, iradenin iyimserliği.”

Gerçekliği olduğundan iyi görmek politik saflıktır.

Gerçekliği görüp hareketsiz kalmak ise teslimiyettir.

Asıl mesele, gerçekliği doğru analiz ederek mücadele etmeye devam etmektir.

Bugün Kıbrıs’ta ihtiyaç duyulan şey tam da budur:

Bilinçli, örgütlü, stratejik ve kararlı bir umut.

 

Not: Yukarıdaki makale, 15 Nisan tarihinde Larnaka’da yapılan panelde yaptığım konuşmanın kısaltılmış halidir.

Bu yazı toplam 220 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar