Hürmüz Boğazı: Çıkış stratejisi mi, tırmanma dinamiği mi?
ABD-Israil ile İran arasında yaşanan savaşın içinde bulunduğumuz dördüncü haftasında yaşanan gelişmeler, halihazırda kırılgan olan bölgesel dengelerin çok daha tehlikeli bir safhaya evrilebileceğine işaret etmeye başlamış bulunuyor. Bu bağlamda 27 Mart Cuma günü İran Devrim Muhafızları’nın Hürmüz Boğazı’nın resmen deniz trafiğine kapatıldığını duyurmasının ve öncesinde İngiltere’nin Fairford ve Diego Garcia üslerini ABD’ye açmasının Hürmüz’e yönelik olası bir harekatın habercisi olup olmadığı yönündeki tartışmalar iyice alevlenmiş durumda.
Aslında Washington’un İran’ın Hürmüz Boğazı çevresindeki askeri kapasitesini hedef alma ve hatta Hark (Kharg) Adası’na yönelik bir operasyon planı üzerinde çalıştığı yönündeki iddialar son dönemde açık kaynaklar üzerinden de dillendiriliyordu. Hafta boyunca bölgeye yönelik özel kuvvet hareketliliğinin arttığı yönündeki bilgiler ve özellikle 82’nci Hava İndirme Tümeni’nin de sürece dahil edilmesi bu şüpheleri daha da güçlendirmiş oldu. Son intikallerin halihazırda bölgede bulunan ABD’li asker sayısını yaklaşık 50 bine çıkaracağı ifade ediliyor [1].
Benzer bir şekilde sahada yürütülen askeri operasyonların da dikkat çekici şekilde derinleştiğini ve genişlediğini söylemek lazım. ABD-İsrail hattının sadece Tahran’la sınırlı kalmayıp Şiraz, Larak ve İsfahan gibi farklı noktalara yayılan bir kampanya yürüttüğünün özellikle altını çizmek önemli.
Ancak Hürmüz’e yönelik olası bir operasyon bağlamında asıl kritik nokta şu: Körfez’deki mevcut ABD üslerinin, son dönemde artan saldırılar nedeniyle kapasite kaybına uğradığı biliniyor. Aynı zamanda askeri kaynaklar ABD’nin Hürmüz’e yönelik bir operasyon için ciddi anlamda hava desteğine ihtiyacı olacağını söylüyor. Peki böylesi bir durumda iki İngiliz üssünün devreye girmesi, ihtiyaç duyulan operasyonel kapasite eksikliğini gidermeye yeterli olacak mı?
Trump’ın bu doğrultuda NATO içindeki müttefiklerini Hürmüz’e yönelik bir operasyona dahil etmeye yönelik çabalarının sonuçsuz kalması ile yeni arayışlara girdiği biliniyor. Nitekim Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) kısa süre önce, Hürmüz Boğazı’nın açık tutulması ve geçişlerin güvence altına alınması amacıyla oluşturulacak bir koalisyona katılmaya hazır olduğunu açıklamasını bu yöndeki çabaların bir sonucu olarak okumak mümkün [2]. BAE’nin bu çerçevede operasyonel katkı sunmaya da hazır olduğunu bildirmesi bu önemli körfez ülkesinin olası Hürmüz operasyonuna ABD’nin yanında fiilen katılacağının önemli bir işareti olma niteliği taşıyor.
Öte yandan böylesi bir operasyonun savaşı açık bir tırmanma sürecine sokacağını net bir şekilde ifade etmek gerekiyor. Tahran’ın halihazırda Körfez genelinde hedef genişlettiği ve saldırılarını sürdürdüğü bir ortamda bu bölgedeki ülkelere yönelik misillemelerin çok daha yaygın hale gelme ve enerji altyapılarını hedef alacak biçimde çok katmanlı bir şekle bürünme riski oldukça yüksek.
Bu noktada gözden kaçırılmaması gereken önemli bir diğer dinamik ise İsrail’in pozisyonu. Washington’un daha temkinli bir çizgiye geçerek kara harekatından kaçınması durumunda dahi, İsrail’in İran’ın enerji altyapısına yönelik yeni saldırılar düzenlemesi veya Lübnan’daki operasyonlarını Suriye’yi de kapsayacak şekilde genişletmesi, süreci yeniden tırmandırabilecek bir “spoiler” etkisi yaratma riski taşıyor. Yani krizin kontrol altına alınması sadece ABD-İran hattındaki gelişmelere bağlı değil.
Peki bu tabloda nasıl bir okuma yapmak gerekiyor?
Her şeyden önce, önümüzdeki günlerde hem Washington’dan hem de Tahran’dan gelecek açıklamaların, büyük ölçüde stratejik belirsizlik yaratmaya yönelik olacağını öngörmek zor değil.
Bu durumun en somut yansımalarından biri ise deniz ticaretinde ortaya çıkıyor. Hürmüz Boğazı’nın fiilen kapanmasıyla birlikte gemi trafiğinde ciddi bir birikme yaşanıyor; Windward verilerine göre 600’den fazla gemi bölgede beklerken, bunların yaklaşık 400’ü Umman Körfezi’nde konumlanmış durumda [3]. Ancak dikkat çekici olan ise, şirketlerin ilk etapta rotayı tamamen değiştirmek yerine beklemeyi tercih etmesi. Bu da piyasanın olası bir ateşkes yönünde temkinli bir beklenti içinde olduğunu gösteriyor. Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın taraflar arasındaki müzakerelerin başladığını doğrulaması da bu beklentileri güçlendiriyor [4].
Ancak burada kritik bir eşik daha var: Taraflar arasında görüşmeler başlasa dahi bunun hızlı bir sonuç üretmesini beklemek pek gerçekçi olmayabilir; en az 2–3 haftalık bir müzakere süreci öngörmekte fayda var. Zira bu tür krizlerde mesele sadece ateşkes değil; bunun nasıl pazarlanacağı da eşit derecede önemli. Bu noktada hem Washington’un hem de Tahran’ın sadece birer çıkış stratejisine değil, aynı zamanda iç kamuoyuna sunabilecekleri birer “başarı hikayesine” ihtiyacı olacak.
Bu da beraberinde şu soruyu getiriyor: bu başarı hikayeleri askeri kazanımlar üzerinden mi yoksa ekonomik rahatlama (örneğin enerji piyasalarının istikrara kavuşması) üzerinden mi kurgulanacak? Savaşın ne kadar süreceği ve nasıl sonlanacağı tarafların bu soruya vereceği yanıtlar üzerinden şekillenecek.
Kaynaklar:
[1] “US expected to send thousands more soldiers to Middle East, sources say”. Reuters. 24 Mart. https://www.reuters.com/world/middle-east/us-expected-send-thousands-soldiers-middle-east-sources-say-2026-03-24/
[2] “UAE willing to join international force to reopen Strait of Hormuz”. Reuters. 27 Mart. https://www.reuters.com/world/middle-east/uae-willing-join-international-force-reopen-strait-hormuz-ft-reports-2026-03-27/
[3] “March 26, 2026: Iran War Maritime Intelligence Daily”. Windward. 26 Mart. https://windward.ai/blog/march-26-maritime-intelligence-daily/
[4] “Hakan Fidan: ABD ve İran arasında müzakereler başladı”. BBC Türkçe. 26 Mart. https://www.bbc.com/turkce/articles/cpd5xx6pvzyo






