“Hrant Dink’in büyüsü: Bitimsiz yasın kuvveti…”
Gaye BORALIOĞLU/AGOS
(19 yıl önce AGOS gazetesi önünde gündüz vakti öldürülen gazeteci-yazar Hrant Dink’le ilgili olarak Gaye Boralıoğlu, “Kamusal ölümde unutmak değil, hatırlamak esastır. Ölüm kendisinden ibaret değildir” diyor. AGOS’tan Gaye Boralıoğlu’nun yazısını iktibas ediyoruz… S.U.)
Ne kadar iç yakıcı olursa olsun kişisel bir ölümde yas, zamanın aşındırıcı gücü karşısında ister istemez etkisini kaybeder. Elbette anne, baba, eş kaybı, hele de çocuk kaybı hiç kolay hazmedilebilecek, geçiştirilecek acılar değil. Ne var ki bu kişisel kayıplarda çoğu kez insan hatıralara sığınır, onlarla avunur ve en temelde acısını hafifletmek ister. Zaman, eş dost ilgisi, terapi seansları da bu konuda kaybı yaşayan kişiye el birliğiyle yardımcı olur. Günler geçtikçe hiç bitmeyecekmiş gibi gelen kalp çarpıntıları azalır, zihni kurcalayan pişmanlıklar, kırgınlıklar sahneyi yavaş yavaş terk eder, hatıralar flulaşır, usul usul onsuz yeni bir hayat şekillenir. Ortada kabullenilmesi gereken, değiştirilemez bir hakikat vardır.
Oysa kamusal ölümde unutmak değil hatırlamak esastır. Ölüm, kendisinden ibaret değildir. Bir katliamla, siyasi cinayetle gelen ölüme yalnızca bir yas süreci değil, adalet arayışı, otoriteye karşı isyan duygusu, dert anlatma/anlatamama gibi karmaşık ve her biri birbirinden ağır pek çok duygu da eşlik eder. Hakikati kabullenmek zordur, çünkü birileri daima onu yok sayar, inkâr eder, hatta değiştirmek ister. Bu yüzden de geride kalan olan biteni unutturmamak, bu çok acı olayı hafızada canlı tutmak, gerçeği göstermek için uğraşır. Esas olan hatıralardan ziyade geleceğe kalacak olan mücadele mirasıdır. Çünkü kalanın omuzunda bu ve benzeri olayların bir daha tekrarlanmamasını sağlamanın ağır sorumluluğu vardır.
İKİ YAS TÜRÜ…
Hrant Dink olayında tuhaf ve nadir bir biçimde bu iki yas türü de yaşanıyor. Hrant Dink haince bir cinayete kurban gitti; devletin muhtelif kurumlarının da dahil olduğu organize bir cinayete. Hepimizin bildiği gibi, cinayet göz göre göre işlendi. Vurulan yalnız onun bedeni değil, barıştan kardeşlikten umuttan yana olan sözüydü. Cinayetin ardından uzun mahkeme süreçleri yaşandı; eksik, yanlış kararlarla, maksatlı yönlendirmelerle, mahkeme kapılarında bekleyen binlerce kişinin tanıklığı ve itirazlarıyla süren mahkeme süreçleri. Acımızı soğutacak kararlar alınamadı, adalet yerini bulmadı, ancak birbirimize yaslandık, birbirimizden güç aldık. Evet, tüm bu yönleriyle Hrant Dink cinayeti bir kamusal yas sürecinin tüm aşamalarını içeriyor.
KALBİMİZDE GÜVERCİNLER…
Ama bir de Hrant var; çocuksu gülümsemesi, doğduğu toprağı kucaklayan kocaman elleri, büyük bir cemaatin dertleriyle, dünyanın meseleleriyle hemhal olmuş kara gözleri, kalbindeki kıpırtılarla ona bir an için bile olsa kulak vermiş herkesin yanında yöresinde yaşayan Hrant Ahparig! Onun hatıraları yalnızca konuşmalarından yazılarından ibaret değil bizler için, ödülünü unutup da muzırca onu yeniden almak üzere sahneye çıkarken biz de o salondayız. Hakkındaki suçlamalar karşısında ruhundaki tedirginliği paylaşırken bizim kalbimizde de güvercinler kanat çırpıyor. Sevgilisi, eşi, çutağı Rakel’e sarılırkenki fotoğrafı sanki biz çekmişiz. Çoğu kere onu hiç tanımayanlarımız bile kolayca ve rahatça ona adıyla hitap ediveriyoruz. Hrant deyiveriyoruz. Çünkü o arkadaşımız, yoldaşımız, biricik dostumuz, hiç tanımamış olsak bile.
HİÇ TANIMAMIŞ OLSAK BİLE…
Hiç tanımamış olsak bile Hrant’ın tanığıyız.
Bu yıl on dokuzuncu kez onu anmak için bir araya geliyoruz. Hemen her yıldönümünde yanımda yöremde bulunan insanlar 19 Ocak 2007 gününe dair anılarını anlatırken kamuya mal olmuş bir aydından değil şahsen tanıdıkları bir yakınlarından söz ediyormuş gibi anlatırlar acılarını. Ve o anı gözleri dolarak, kalpleri titreyerek tekrar yaşarlar. Sanki aradan koca bir on dokuz yıl geçmemiş gibi, sanki zamanın hiçbir iyileştirici, sağaltıcı gücü yokmuş gibi, uzun zamandır görmedikleri bir yakınlarını çok özlüyormuş gibi. “Kulaklarım uğuldamaya başladı duyunca, inanamadım.” “Aklım yerimden oynadı sandım, doğru olamaz diye bağırmışım.” “Telefona sarıldım, karımı aradım, dedim kalk Agos’a gidiyoruz, Hrant’ı vurmuşlar.” Böyle cümleler düştü o kaldırıma, çoğu onu şahsen hiç tanımayan insanların ağzından.
Hrant’ı kamusal olmaktan çıkaran, kalbimizin taa derinlerine kadar genişleten bu hissiyatın açıklanabilir bir yanı var mı, emin değilim. Hangi toplumbilimci gerçekçi bir yorum getirebilir, hangi psikolog makul bir açıklama sunabilir, bilemiyorum. Belki de açıklanamaz bir şey bu; Hrant’ın büyüsü.
BİTİMSİZ BİR YASIN KUVVETİ…
Bildiğim bir şey var, Hrant’a özgü olan o güç ne ise, on dokuz yıldır binlerce insanı bir araya getiriyor, o gün onun katledilişine tanıklık edenler hatıralarını sessiz sedasız kardeşlerine, çocuklarına anlatıyor. Bitimsiz yasın büyük kuvveti, memleketin semalarında bir umut ihtimali yaratıyor; Hrant’ın sözünün yerde kalmayacağına, barışın ve adaletin bir gün gerçekleşeceğine, suyun illâki çatlağını bulacağına dair bir umut!
Dostumuz, arkadaşımız, yoldaşımız, vicdanımız, kalbimiz. Bir kez daha sana sesleniyoruz şimdi: Buradayız Ahparig!
(AGOS – Gaye BORALIOĞLU – 16.1.2026)

“Okuduğum kitaplar arasında Türkiye’nin roman yazarları…”
Ulus IRKAD
Cumhuriyet Gazetesinin makale yazarlarından Feridun Ankaç, 16 Ocak 2026 tarihli aynı gazetede aşağıdakileri aynen yazıyordu:
“Bunca öngörülü diyorsun, tarihi baktığı yerden okumaya çalışan biri diyorsun madem, peki Kemal Tahir aydın mıdır?”
Kestirmeden şöyle bir yanıt verebilirdim: “Roman yazdığına göre aydındır!” İhtimal, ardından hemen şunu soracaktı:
“Her roman yazan aydın mıdır?”
Bu ikinci sorulabilecek soruya yanıtım kesindir: “Hayır, değildir!”
Ama Kemal Tahir’in aydın olup olmadığını tartışmam bile. Dostuma da şunu anlatmaya çalıştım:
Eğer bir yazar; Esir Şehrin İnsanları, Esir Şehrin Mahpusu, Devlet Ana, Yorgun Savaşçı, Kurt Kanunu, Büyük Mal gibi romanları yazmışsa onun aydın olmanın ötesinde bir duruşu, bir bakışı vardır demektir. Zira, yapıtlarından taş(ın)an düşünceler ne genel geçerdir ne de anın rüzgârına göre söylenmiş şeylerdir. Üstelik o kişi, hâlâ bunları okutabiliyor, üzerine düşünüp tartışmalara, yeni düşüncelere yol açabiliyorsa gerçek bir aydındır. Bu bağlamda Kemal Tahir’in romanlarının, okurunu yalnızca bir hikâyenin içine değil, kendi çağının vicdani sorgusunun tam ortasına yerleştirmesi de bunun en sarih göstergesidir.”
BAF’TAN BAŞLAYAN KİTAP OKUMALAR
Baf’ta 1974 öncesi gerek Gazi Baf Kütüphanesi’nden, gerek babamın kütüphanesinden, gerekse kitapçılardan aldığım kitaplar listesinde bu kitaplar vardı. Olmadı bu kitaplara babamızın Lefkoşa’ya yaptığı ve Saray Kitabevi ve Özker Yaşın’ın kitap dükkanlarından da erişmiştim. Kemal Tahir’in “Devlet Ana” adlı (öyle hatırlıyorum) iki ciltlik kalın kitaplarından Anadolu’da Selçukluların ve Osmanlıların nasıl mücadele ettiklerini, Asya Tipi Üretim Biçimi’nin nasıl Derebeylik ve Feodal sisteme benzemeyip aslında serflik değil ama toprak sistemi olarak daha komünal bir toprak dağıtımı sağladığını öğrenmiştim. Bu konularda daha sonra Doğan Avcıoğlu durmuş ve o da bizlere “Asya Tipi üretim Biçimi”ni tanıtmıştı. Aslında Osmanlıların bu sistemde daha adil olduğunu Osmanlılarda Vakıf Sistemini tarif ederken Dr. Hikmet Kıvılcımlı da durmaktaydı. Kıvılcımlı’ya göre bu sistem Osmanlılarda Duraklama ve Gerileme Dönemlerinde çökmüştü. 1968 Gençlik Hareketi’nden gelen Demir Küçükaydın ise “Asya Tipi Üretim Biçimini asalak-parazit bir bürokrasi sistemine yol açan bir sistemdir” diye eleştirmektedir. Rusya’da da aynı bürokrasinin Çar’dan sonra Sosyalist sistem üzerine çöktüğünü yazmaktadır.
KEMAL TAHİR’İN KİTAPLARI…
Evet, Kemal Tahir demiştim. Kemal Tahir’in Devlet Ana’dan sonra 1980’lerde Yol Ayrımı, Kurt Kanunu, Esir Şehrin İnsanları, Esir Şehrin Mahpusu gibi kitaplarını okurken İttihad ve Terakki yapılanması ile İttihad ve Terakki’nin içinde salt Türkçü yapılanmaların olmadığını bunun yanında Sol yapılanmalar da olduğunu ve Türkiye’de politik varlık olarak çok nadir bulunsa da bu sorunların veya konuların İttihad ve Terakki içerisinde de tartışıldığını öğreniyoruz bu saydığım kitaplarda. Karadeniz’de hala daha 15’ler Olayı olarak bilinen ve de hala daha Türk aydınlarınca tartışılan Mustafa Suphi’nin de önceleri Rusya’ya gitmeden önce bir İttihad ve Terakkici olduğunu bilmemiz gerekmektedir. Hele hele daha sonraları Cumhuriyet kurulduktan sonra bu grupların nasıl birbirleriyle ters düştükleri ve Atatürk’e karşı yapılan İzmir Suikastında önemli rol oynadıklarında da, Atatürk’ün bu üyelerden bazılarını daha sonra idamla cezalandırdığını da öğrenmekteyiz (Bu suikast girişiminin, bazı yazar ve araştırmacılar tarafından “komplo olduğu” da iddia edilmektedir, u.ı) ama “Bozkurt” adlı yabancı bir kitapta, Mustafa Kemal Atatürk’ün bir zamanlar arkadaşları olan bu insanların idamları gerçekleşirken idam gecesi Atatürk’ün Çankaya’da bayağı üzgün olduğunu da öğreniyoruz. Kemal Tahir’in “Yorgun Savaşçı” adlı romanı bizi Kurtuluş Savaşı hakkında bilgilendirmektedir. Bu kitabı 1979 yılında okumuştum.
ATTİLA İLHAN…
Atilla İlhan’ın Selanikten başlayan ve “Dersaadet’te Sabah ezanları” dizisininin içinde de İttihad ve Terakki ile gene Kemal Tahir’in romanlarında adı geçen Osman Nevres adlı kahraman’ın da İttihad ve Terakki üyelerinden bir “Narodnik Sosyalist-Anarşist” olduğunu, bu şahsın da İzmir’de Yunan Ordusu’na 1919 yılında ilk kurşunu atan Hasan Tahsin olduğunu da öğreniyoruz. Hasan Tahsin’in Osmanlı Balkanları’nda İttihad ve Terakki’nin gözüpek silahşörlerinden biri olduğunu okuyoruz.
DOĞAN AVCIOĞLU’NUN KİTAPLARI…
Doğan Avcıoğlu bizlere aynı konuları detaylarıyla dile getirir. Milli “Kurtuluş Tarihi” (4 cilt), "Türkiye’nin Düzeni" (2 cilt) ve sekiz ciltlik “Türklerin Tarihi” adlı kitapları okunmaya değerdir. Yalçın Küçük’ün “Aydın Üzerine Tezler” (6 cilt) ve “Türkiye Üzerine Tezleri” (6 cilt) de aslında bu bilgileri pekiştirmek için önemlidir. Doğan Avcıoğlu’ndan önce Şevket Süreyya Aydemir’in “Tek Adam”, “İkinci Adam”, “Enver Paşa”, “Menderes’in Dramı” kitapları da bu saydığımız ve içinde Atatürk’ten tutun, Milli Kurtuluş Savaşı dahil, konulara eğilerek gene İttihad ve Terakki Düşünceleri’yle Sovyetler sırasında Marksist ekolden de etkilenen Şevket Süreyya’nın, Atatürk zamanında bu etkiyi “Kemalist Kadro Hareketi”ne de adapte ettiğini, bu görüşlerin “Milli Demokratik Devrim” düşüncesiyle 12 Mart 1971 öncesi başka bir darbeye öncülük etmeye çalıştığını ama ön bir darbe ile başarısız kalındığını ve Madanoğlu gibi 27 Mayısçılar’ın nasıl safdışı edildiklerini de sentezlememiz gerekir. Bu arada Hasan İzettin Dinamo’nun; Kutsal Savaş (4 cilt) ve Kutsal Barış (4 cilt) adlı kitap serileri de muhakkak okunmalı. Bendeniz şu anda Kutsal Barış’ın ikinci cildini bitirip yakında 3. Cildi’ne de başlayacağım.
FAKİR BAYKURT VE DİĞER ROMANCILAR…
Türkiye Öğretmenler Sendikası kurucularından ve başkanlarından olan rahmetlik Fakir Baykurt’un "Kaplumbağalar" ve “Amerikan Sargısı” okunmalı, Yaşar Kemal’in “İnce Mehmet”i okunmazsa, Orhan Kemal’in “Bereketli Topraklar Üzerinde”, Necati Cumalı’nın “Yılanların Öcü” adlı romanları okunmazsa, Anadolu’yu ve oradaki insan manzaralarını anlayamayız. Nazım Hikmet’in “Memleketimden İnsan Manzaraları” adlı şiir kitabı da okunmalı çünkü Türkiye’deki aydınlarla halkın Kurtuluş Savaşı içindeki ve sonrasındaki öykülerini daha iyi öğrenemeyiz. Bunlara ek olarak Server Tanilli’nin Dünya ve Avrupa tarihlerini ele alan “Uygarlık Tarihi” kitabıyla, gene 1999 yılında basılan “Yüzyılların Gerçeği ve Mirası” adlı 6 ciltlik kitap dizisini de buradan okunması için öneriyorum.
Türkiye’yi anlamak ve edebiyatta ne eserler verildiğini bilerek, eski Türk tarihi ve de şimdiki tarihi hakkında söz sahibi olmak için muhakkak yukarıdaki kitaplar okunup bitirilmeli.
Ve ne isterse olsun bir aydının roman yazması, güçlü eserler vermesi onun aydın olmasının en büyük delilidir diyebilmeliyiz…








